Yeni bir Bilim Anlayisinin Insasinda, Islâmî bir Epistemoloji Onerisi (4)

Bilimsel Bilim, Allahu Teâlâ’yı niçin “sebep” ve “fail” ve “açıklama” olarak kabul etmez, hatta reddeder!? (2)

kelebek

Bedî’üzzaman Said–i Nursî Hazretleri’nin (R.Â.) “Medresetüz Zehra” Projesinin Ders Müfredatı kapsamında; “Bilimsel Bilim’in Eksik – Yanlış – Zararları ve İslâmî Bilim’e niçin Geçmeliyiz? / Metabilgi – Metabilim (Sihrin Yapısı)” isimli kitap çalışmamızın ön hazırlığı niteliğindeki Yazı Dizimize kaldığımız yerden devam ediyoruz.

Geçen haftaki yazımızın sonuçlarından biri: Rabbimiz’in “kûl” emriyle yazdığı Kur’ân-ı Kerîm Kitabı ile “kün” emriyle yazdığı Kâinat Kitabı’nın anlaşılması; Bilim’in ateist ve materyalist, natüralist ve determinist Bilimsellik Kriterlerinin terkedilip; İslâmî Bilim’e geçmekle mümkün.

“İslâmî Bilim” derken, burada yeni bir “kutsal” inşa etmekten bahsetmiyoruz. Bu yeni Bilim Anlayışıyla elde edeceğimiz veri ve gözlemlerin, “vahiy” gibi hata ve yanlıştan münezzeh ve ma’sum olacağını da iddia etmiyoruz. İslâmî Bilim çalışmaları sonuçta insan ve müslüman cehd ve çalışmasının bir ürünü olacağından; kusur ve yanlıştan uzak, hattâ günahtan korunmuş ve mukaddes olması zaten mümkün değildir.

Bu bilime “İslâmî” sıfatını eklememiz; maksadımızı ifade edecek daha iyi bir kelime bulamamamızdan kaynaklanıyor! Başındaki “İslâm” sıfatı; bu yeni Bilim’in, gözlem ve ifadelerinde ve bunun teknolojiye uyarlanmasında İslâmî hassasiyetlerle hareket edeceğini, etmeye çalışacağını söylemektedir. Kendi B/İlim Kriterlerini de, Bilimsel Bilim’den almadığını; çünkü bu metodların (hatta kâmilen çok daha iyisinin); 1800’lü yıllarda doğan Bilimsel Bilim’den (science) çok daha önceki yüzyıllarda zaten varolup, uygulandığını; bizim de geçmişin bu silinmiş izlerini takip edeceğimizi imâ etmektedir.

Ayrıca İslâmiyet’i; diğer din ve inançlarla “İbrahimî Dinler, İlâhî Dinler veya Tek Tanrılı Dinler” gibi (güya) ortak paydalar altında eşitlemeye çalışmadığımızı, yani dinimizi “dinlerden bir din” gibi göstermeye çalışmadığımızı; dolayısıyle bu olmayan geçitlerden geçerek, diğer din / inançlarla bir diyalog kurmamızın mümkün olmadığını ihsas etmektedir! Zaten diğer dinlerin müntesipleriyle diyaloğa girmek için, inandıkları din üzerinden ortak bir zemin inşasının şart olmadığını da bilenlerdeniz! Yani birbirimizle iletişim kurmak için zaten bir sürü siyasî, ekonomik, kültürel, tarihî nedenlerimiz ve bunun için ortak iletişim kanallarımız var ama “inançlarda ortak noktalar kurmak, yoksa da inşa etmek” bunlardan biri değil! Çünkü bizim dinimiz hak, onlarınki batıl!

O hâlde dinimizle, diğer dinler arasında ortak nokta arayış ve te’sisi yerine; içimizde güya “diyalog” adı altında, “benim dinime gel” gibi ikinci bir niyet saklamadan; yani içimiz dışımız bir, “emin bir müslüman” olarak; tüm samimîyet ve içtenliğimizle dinimizin hak din olduğunun yaşayış ve sözlerimizle ilân ve ispatı, birinci ve sonuncu önceliğimizdir! Elhasıl mevcut Ateist Bilim ve diğer modern anlayışlardan 180 derece farklı ve ayrı bir amaç ve metodun ürünü olacağını anlatmak sadedinde, bu bilime “İslâmî Bilim” dedik.

Bilimsel Bilim, Allahu Teâlâ’yı niçin “sebep” ve “fail” ve “açıklama” olarak kabul etmez, hatta reddeder!? (2) yazısına devam et

Bilimsel Bilim, Allahu Teâlâ’yı niçin “sebep” ve “fail” ve “açıklama” olarak kabul etmez, hatta reddeder!? (1)

dolunay2

Bedî’üzzaman Said–i Nursî Hazretleri’nin (R.Â.) “Medresetüz Zehra” Projesinin Ders Müfredatı kapsamında; “Bilimsel Bilim’in Eksik – Yanlış – Zararları ve İslâmî Bilim’e niçin Geçmeliyiz? / Metabilgi – Metabilim (Sihrin Yapısı)” isimli kitap çalışmamızın ön hazırlığı niteliğindeki Yazı Dizimize kaldığımız yerden devam ediyoruz.

Bilimsel Bilim, Allahu Teâlâ’yı niçin kabul etmez? Rabbimiz’i “fail” ve “sebep” ve “açıklama” olarak neden kabul etmez, hatta reddeder!? Bilimsel Yayınlarda niye Allahu Teâlâ’nın ismi geçmez? Daha açık ifadeyle: “Kim” sorusu “evrendeki fiil / faaliyetlerin faili; eserlerin müessiri kim?” sorusu niçin “bilimsel” değildir ve bilimin kapsamına girmez? Bu ve bunun gibi soruların kısa cevabı: Bilimsel Bilim, tarafsız ve objektif olmadığı için! Bilimsel Yöntem, olgusal ve nesnel olmadığı için! Yani felsefe ve karakterleri; ateist ve materyalist, natüralist ve determinist olduğu için!

Gerçi “tarafsız” olmak aslında bir değer ve meziyet değil, yani insan her zaman iyi – doğrudan taraf olmalı; hakikâti desteklemeli. Zaten tarafsızlık denilen şey mümkün değil; çünkü tarafsızlık denilen şey hakikâtte haksız tarafa (zulmüne engel olmadığı için) “indirekt destek” ve haklı tarafa da (hem zulme engel olmadığı ve hem de mazlûma savunma ve hakkını alma desteği sağlamadığı için) “direkt köstek” anlamı da taşır! Yani tarafsızlık mümkün değil, mümkün olduğu durumlar da bile doğru bir davranış değil.

Fakat burada Bilim veya Bilimsel Yöntemin yanlışı; ateist – materyalist tarafta yer alıp, onların avukatlığını yapmasında! Bu yetmezmiş gibi bir de objektif ve tarafsız, inanç ve değerden ayrı ve bağımsız olduğu yalanı söylemesinde!

Bilimsel Bilim, Allahu Teâlâ’yı niçin “sebep” ve “fail” ve “açıklama” olarak kabul etmez, hatta reddeder!? (1) yazısına devam et

“Var(lık)” ve “hareket”i dediğimiz şey; “ânlık var – yok”edilişlerdir sadece! (3)

gece2

Bedî’üzzaman Said–i Nursî Hazretleri’nin (R.Â.) “Medresetüz Zehra” Projesinin Ders Müfredatı kapsamında; “Bilimsel Bilim’in Eksik – Yanlış – Zararları Ve İslâmî Bilim’e Niçin Geçmeliyiz? / Metabilgi – Metabilim” isimli kitap çalışmamızın ön hazırlığı niteliğindeki Yazı Dizimize kaldığımız yerden devam edeceğiz; fakat son iki yazımızın konusu olan “Hareket, ân(lık) var – yokedilişlerle gerçekleşiyor” yazımızın sonuç yazısını maddeler hâlinde aşağıya yazıp, bu konuyu kapatmış olalım.

1) Zaman ve mekânla kayıtlı maddî (fiziksel) vücudumuzun aynı ân’da farklı 2 mekânda olamaması veya aynı mekânda farklı 2 ân’da olamaması normâl. Çünkü ân ve mekân ve içinde olan biz; ân be ân tekrar yaratılıp yokedilmesiyle, tek kopye olarak gerçekleşiyor. Bu sebepten, diğer geçmiş veya gelecek ân / zaman / mekânlara gidebilmemiz; bağlı bulunduğumuz zaman / ân / mekândan kopmak (Mi’rac gibi), çıkmak veya yok edilip, silinmekle (İsra gibi) mümkün olabilir.

2) Evrenimizde herkesin paylaştığı ortak ve evrensel bir “şimdiki ân / zaman” beyaz perde (veya monitörü) yok; çünkü aynı uzay / mekânda 2 maddî varlık olamayacağı için (en fazla yanyana veya içiçe durabilirler); aynı şimdiki ân’ı da paylaşamazlar. Paylaşamayacakları için, kendileriyle diğeriyle iletişim ve haberleşme; ses, ışık, koku vs. kanallarla, yani aralarında bilgi ve enformasyon belli bir süre / mekân katederek ulaşabilir. 2 nesne arasında bir uzaklık ve mesafe olması, yani uzayda ayrı hacim / mekânları kaplamaları; farklı şimdiki zaman / ân’da olmalarını doğurmakta. Aralarındaki zaman mesafesini azaltmak için, aralarındaki mekân uzaklık / mesafesini küçültmeleri (yani birbirlerine yaklaşmaları) gerekmekte; fakat yanyana gelseler bile aynı ân / zamanı paylaşamazlar; gene ufak bir zaman ve mekân aralık / uzaklığı kalır; çünkü 2 nesne aynı ân ve mekânda bulunamaz; yani uzay – zamanda farklı konum ve zamanda bulunurlar.

Bu “şimdiki ân / zaman”ın göreceli ve izafî olması, geçmiş – gelecek ayrımının da değişken olmasına sebep olmakta. Örneğin: Güneş’in ışığı dünyamıza ortalama 7 – 8 dakikada ulaştığı bilgisini unutmadan; güneşin yanında yakınında olan birisi güneşin söndüğünü görse, biz bunu o şahıstan 7 – 8 dakika sonra güneşin ışığı gelmediğinde görebileceğiz. Güneşin yanındaki şahıs, kendi şimdi / şu ân / şuradasında (mes’elâ saat 03:00’te) güneşin söndüğünü gördüğü zamanda; biz dünyadakiler aynı saat 03:00 şimdi / şu ân / şuradamızda güneşin sönmeyip, halâ ışıdığını göreceğiz. Veya göğe baktığımızda, biz yıldızların bilmem kaç bin – milyon yıl önceki geçmişlerini seyrediyoruz; halbuki o gördüğümüz yıldızın yeri çoktan değişmiştir veya sönmüş bile olabilir. Bunun sebebi; o yıldızdan yola çıkan ışık / görüntünün, daha dünyamıza şimdi ulaşmasından kaynaklanmakta. Yani biz aslında göğe baktığımızda, göğün geçmişini seyrediyoruz!

“Var(lık)” ve “hareket”i dediğimiz şey; “ânlık var – yok”edilişlerdir sadece! (3) yazısına devam et

“Var(lık)” ve “hareket”i dediğimiz şey; “ânlık var – yok”edilişlerdir sadece! (2)

dunya1

Bedî’üzzaman Said–i Nursî Hazretleri’nin (R.Â.) “Medresetüz Zehra” Projesinin Ders Müfredatı kapsamında; “Bilimsel Bilim’in Eksik – Yanlış – Zararları Ve İslâmî Bilim’e Niçin Geçmeliyiz? / Metabilgi – Metabilim” isimli kitap çalışmamızın ön hazırlığı niteliğindeki Yazı Dizimize kaldığımız yerden devam edeceğiz, fakat önceki yazımızdan bazı noktaları hatırlamamız gerekiyor. Orada özetle demiştik ki:

Fizikî, maddî varlık ve hareketlerimiz “ân’lık var – yokoluşlar”ımızın sonucu olduğu, delil – ispata ihtiyaç göstermeyen aşikâr bir gerçek. Çünkü “1 ân” geçmiş ve “1 ân” geleceğe gidemiyoruz ki, bunun anlamı: Fizikî vücud ve mevcudiyetimiz sadece o “şimdiki 1 ân”da demektir! Yani sadece “şimdiki zaman”da varız; önceki “şimdiki ân”ımız silinip, yok edilerek “geçmiş ân” olmuş! “Gelecek ân” ise henüz gelmemiş!

Çekilen ânlık bir fotoğraf karesinde olduğu gibi; gerçek evrende de ân’da “hareket” yok! Hareket; “şimdiki an beyaz perdesi”nde yaratılma ve yok edilmelerle sağlanıyor! “Var(lık)” ve “hareket”i dediğimiz şey; “ânlık var – yok”edilişlerdir sadece! (2) yazısına devam et

“Var(lık)” ve “hareket”i dediğimiz şey; “ânlık var – yok”edilişlerdir sadece! (1)

deniz2

Bedî’üzzaman Said–i Nursî Hazretleri’nin (R.Â.) “Medresetüz Zehra” Projesinin Ders Müfredatı kapsamında; “Bilimsel Bilim’in Eksik – Yanlış – Zararları ve İslâmî Bilim’e Niçin Geçmeliyiz? / Metabilgi – Metabilim” isimli kitap çalışmamızın ön hazırlığı niteliğindeki Yazı Dizimize kaldığımız yerden devam ediyoruz.

Önceki haftalardaki yazılarımızda İslâmî Bilim’in kavram ve anlam haritalarını kurmakla ilgili olarak; mes’elâ “Yanlış sorunun, doğru cevabı olmaz” isimli Yazımızda “… Bu tür soruların yanlışını gidermeden, doğru cevabı verilemez” demiş, sonra “… Bilimsel Bilim’in; ışığın hem ‘dalga’ hem de ‘parça’ gibi davrandığı düalite sorunları ve bunu aşmak için mevcut teorilere eklemlenen yeni teori ve bilinmeyenler; yani teoriyi teoriyle yamama gibi ek çözüm yolları ve diğer bulmaca çözücüler; yani sisteme yeni lego ve matematik fonksiyonlar eklemek, İslâmî Bilim’de hiç gerekmeyebilir. Belki bunun için sadece varlıktaki ‘hareket’in ne olduğu ve nasıl gerçekleştiğini kavramakla işe başlanabilir. Yani evrende ‘hareket (yer değiştirme)’ ismi verdiğimiz süreç belki; fiziksel olarak sadece ‘bir ân / mekân’a sıkışmış somut vücudu bulunan, yani geçmiş ve gelecek diğer ân / mekânlarda mevcut ol(a)mayan eşyanın, (şimdiki ân / mekâna benzeyen sinema perdesindeki hareketli görüntüler veya ekrandaki piksellerin yanıp sönmesiyle, hareket eder algıladığımız görüntüler gibi) ‘ân be ân yaratılış – yokedilişleridir’ ki, biz bunu ‘hareket’ olarak algılıyoruz!… Ân’lık yaratılış – yokoluşların sür’âtli hızını algılayamayışımız veya biz de o ân kâinatla senkronize yokluk aşamasına geçtiğimiz için eşyanın yok’luğuna şahit olamayışımız; bizde varlık ve hareketinde kesintisiz bir süreklilik, mesafeler arasında noktasal bir sonsuzluk varmış algı ve inancı doğurmakta! Hatta evrendeki eşya eşzamanlı var – yoklar yaşamıyorsa, belki bazılarının yokluğuna şahit oluyor ve bunu ‘dalga’ olarak isimlendiriyor olabiliriz!” demiştik. Buradan devam edelim.

“Hareket – hız – zaman ve uzay (mekân)”; bu kavramlar birbirine göre tanımlanıp, ta’rif ediliyor. Peki bunları birbirine bağlamadan tanımlamak mümkün mü? Mes’elâ bu kavram ve ayrımları cümle içinde kullanmadan “zaman”ı ta’rif etmek mümkün mü? Örneğin “hareket”ten bağımsız ve ayrı olarak, yani tek başına “zaman”ı izah edebilir miyiz? “Var(lık)” ve “hareket”i dediğimiz şey; “ânlık var – yok”edilişlerdir sadece! (1) yazısına devam et

Sır

Ağaçlar sallanıyor rüzgârda

Yıldızlar parıldıyor göklerde

Ay dolunay hâlinde

Her yer sessiz ve sakin

İnsanlar, kuşlar dönmüş yuvalarına

Hızlı bir rüzgâr esiyor bu karanlık gecede

Rüzgârın uğultusu

Sonra?

Her yerden sessizlik duyuyorum

Annem, kardeşlerim, insanlar, canlılar yok

İçimde cazip, esrarlı bir ürperti

Yer ve gökteyim ya da yer ve gök “ben”de

Ama “ben” nerdeyim!?

Nerde benim zannettiğim bu “ben!?

Kendimi duymuyor, hissetmiyorum

Yani “ben” bile yokum bu esrarlı gecede

Birşeyler hissediyorum ya da o “his” miyim?

Yoksa “hissedilen” mi?

Artık hiçbir şey bilmiyorum

Ama bir “bilen” var

İşte o “bilen”leyim

Şimdi beni hiçbir şeye ortak etmeyin ama hiçbir şeye

Bırakın kalayım bu hâlimle

Çünkü ben böyle huzurluyum

Ya da o “huzur” ben olan

Sonra?

Beni böyle bırakın

Bu hâlimle