“Varlık” ve “hareket” dediğimiz şey, ‘Ânlık Var – Yok edilişlerdir’ (1/2)

Kâinatın, yapı ve mekânı olarak; “uzay – zaman” ve bu iskelet ve resim tuvali üzerinde yaratılan “varlık”; “bölünemeyen”, ontolojik olarak, “bölünmesi mümkün olmayan”; tanım-ta’rif icabı “nokta” gibi, daha alt parçası olmayan “piksel”lerden oluşmuşsa; ki mantıken de, “uzay-zaman-varlık”ın, sonsuza kadar bölünmesi, bölünebilmesi mümkün değil; bu, muhâl ve mümteni’. O hâlde; “uzay – zaman çerçevesi” ve bu “mahâl / çerçeve / tuvâl / film – fotoğraf karesi” üzerinde yaratılan “varlık”; “sürekli ve kesintisiz” değil; yani “süreksiz ve kesintili.” Yani: “Ânlık fotoğraf kareleri” arasında, boşluk / yokluklar var.

Diğer ifadeyle: Varlık ve madde’yi; böle böle, bölünemeyen en küçük parçasına ulaşmamız gerekiyor. Aynı durum: Varlığın yaratıldığı ve bağlı olduğu; “Uzay – Zaman” örgü ve ağı, “ân – mekân” kafes ve boyutu için de geçerli. Yani: Üzerimizden geçen zaman ve süre ve yaşadığımız zemin ve mekânı; böle böle, bölünemeyen en küçük parça / mesafe / süre / mekân / ân / noktaya ulaşmamız gerekiyor. Yani: Madde ve varlık, uzay ve zamanın, dibi var ve olmalı.

Çünkü: Zaman ve mekân, süre ve mesafenin, sonsuza kadar bölünebilmesi mümkün değil. Aksi hâlde, yani bunun mümkün olduğunu kabul edersek; biz varlığın, “sonlu – sınırlı” zamanda, “sonsuz süre, zaman ve mesafeleri” katedip, adım atmasının; hattâ hareket etmesinin, muhâl ve mümteni olması gerekirdi. Ama nefs-ül emirde, realitede, vak’âda durum, bunun tam tersi. Demek ki: Bölünemeyen en küçük zaman süresi ve mekân uzunluğu var ve biz, bu bölünemeyen ân – mekânlarda; “var – yok” şeklinde; “bir ân var, diğer ân yok” ediliyoruz. Yani: Varlık ve vücud ve hareketimiz; bu ânlık var – yokedilişler ve tekrar tekrar yaratılışlarla mümkün ve vâki oluyor. (Zenon’un, fikri, hocası Parmenides’ten alıp, ürettiği paradoksun çözümü de, burada gizli.)

Eğer yeni bir keşif, gözlem veya teoriyle değişmezse; şu ânki Quantum Fiziğinde, “enerji”, kesintili / kesik / süreksiz enerji paketçikleri; yani “ayrık tanecikler” olarak kabul ediliyor. İşte “enerji” için kabul edilen ve hattâ, etkileriyle indirekt gözlenen bu durum; uzay ve zaman ve madde için de geçerli olabilir ve olması için de, zaten mantıken bir mâni ve aklî çelişki yok. Hattâ olması gereken, zorunlu bir sonuç bence bu. Çünkü: Cüzde olan birşey; toplamı olan küllde, hayli hayli oluyor demektir!

Eğer durum buysa; tanım olarak, “çizgi veya doğru”nun; boyutsuz ve bölünemeyen, en küçük “nokta”ların, ardarda bağlanmasından, meydana gelmesi gibi; “zaman” da; bölünemeyen, yani “süre geçmeyen”, en küçük “ân noktaları”nın; Şimdiki Zaman Perde / Ekranında, ardarda yaratılması / gelmesinden, zuhur etmekte. Aynı bunun gibi; “Uzay / Mekân” da; bölünemeyen, en küçük “nokta / pikseller”in birleşmesi ve ân ve ân var – yok edilmesiyle, vücuda gelmekte. Bunun diğer bir sonucu olarak: “Hareket” de; “Kâinat Ân Beyaz Perde / Ekranı”ndaki bir film şeridinin hızlıca oynatılmasında olduğu gibi; ânlık var – yok, geliş – gidişlerle zuhur etmekte.

İşte bu, daha küçüğü olmadığı ve değişik parça ve bileşenlerden oluşmadığı için; daha fazla parçalanma ve ufalanması; yani nicelenip, “Quantize olması” mümkün olmayan; bu “bölünemeyen ve üzerinden süre geçmeyen, bu en küçük uzay – zaman –madde – varlık nokta / piksel”leri; Quantum Fiziğinde anlatılan “Planck Birim / Uzay-Zamanı” olabilir. (Yani: Yaklaşık 10-35 metreden daha küçük uzay / boyut / mesafesi ve yaklaşık 10-43 saniyeden daha küçük zaman / boyut / süresi.)

Eğer buraya kadar yaptığımız akıl yürütme ve çıkarımımız doğruysa; bu, bilim ve felsefede çok önemli ve nisbeten yeni kapı ve pencereler açabilir. Ve daha önemlisi: 1700’lerden beri çağımıza hâkim olan Bilim/sellik Epistemolojisinin (ve ontoloji, varlık anlayış ve nazariyesinin) bağlı ve bağımlı olduğu; Modern – Seküler – Lâik Paradigmanın, en başat inanç / aksiyom / önkabüllerinden olan; “Din ve Bilim” ile “Dünya ve Ahiret” arasında olduğuna inanılan, zihnî ve sun’î ayrımı da geçersiz kılar. Nedir bu yeni kapı ve pencereler? Meselâ:

“Varlık” ve “hareket” dediğimiz şey, ‘Ânlık Var – Yok edilişlerdir’ (1/2) yazısına devam et

Çoğumuz, Kimlik Müslümanıyız!

Çoğumuz; müslüman bir anne-babadan doğduğumuz; müslüman bir çevre – kültürde yaşadığımız için, müslümanız! Din’le ilişki ve bağımız da; haftada bir Cum’â namazına gitmek, bazen oruç tutmak… Ve cenaze, bayram namazına gitmek… gibi; arasıra yaptığımız, bazı “form, ritüel ve şekiller” üzerinden yürüyor. Hattâ bazımızda bu da yok. Yani: “Câmi” gibi, bazı mekân ve zamanlarda yaşadığımız; sınırlı, “part-time” bir müslümanlık bizimkisi!

Bunun olağan bir sonucu olarak; kırmızı ışıkta geçmemiz veya yolun kenarında durmak mümkünken; “yolun ortasında durup, yolcu indirmemizin, arkada bekleyen insanların zamanlarından çaldığımız ve bunun kul hakkına girdiği ve günah olduğu / olabileceği” gibi, soru ve düşünceler; “elhamdûlilâh müslümanım” diyen bizler, için; çok ütopik ve anlamsız gelmekte! Dahası: Bütün bu sorular, akla bile gelmemekte! Yani: Bunların din’le, (daha doğrusu Rabbimiz’le) bağını görmüyoruz bile!

Verdiğimiz bu örnekleri çoğaltabiliriz: Sınavda kopye çekmeyi normâl gören ve hattâ bunu bir maharet gibi, açık açık ve ballandıra ballandıra anlatan, bir öğrenci…, İçtiği içki, gittiği yer, çıktığı kişileri, övünerek anlatan kişi…, İşçinin maaşını geç vermeyi veya alacaklısına, borç ve ödemesini ne kadar geciktirirse; bunu kâr gören bir esnaf / işinsanı…, Akşam mesai bitiminde, çalıştığı bilgisayarı kapatmayan veya çeşme-lâmba-klimaları kapatmayan ve kontrol bile etmeyen bir memur…

Veya: “Allah’ın kelâmı” deyip; “vahyettiği âyet, iki boyutlu yazılı mushaflara”, abdest almadan dokunmayıp; okumak için elimizin bile uzanamayacağı çok yükseklere asan bizler; vahyedilmiş “kelâmî âyet” olan Kur’ân-ı Kerîm’e gösterdiğimiz, bu saygı ve hürmeti; “Allah’ın yarattığı mahlûk ve üç boyutlu”, “kevnî âyetler”i olan; bastığımız ot – çiçek ve gördüğümüz hayvan veya karşılaştığımız insanlara göstermiyoruz!

Çoğumuz, Kimlik Müslümanıyız! yazısına devam et

Seküler – Lâik Bilim ve Ders kitaplarındaki Gizli Tehlike

Seküler – Lâik Bilim/sellik’in, Felsefe ve Epistemolojisinin Eleştirisi ve Çözüm Önerisi

Fizik, kimya, biyoloji gibi bilim ve ders kitapları; Rabbimiz’in fiil ve eserlerini, konu olarak seçmişler ve O’nun icraat ve eserlerini anlatırlar. Dolayısıyle; müfredat ve okullarda, “seküler ve lâik eğitim – öğretim” diyerek; derslerin “Din dersi” ve “Fen – Sosyâl dersleri” şeklinde ayrılması; vak’âya mutabık, doğru ve gerçekçi bir ayrım değildir. Bu sahte ve sanal ayrımların bedeli; “camide müslüman – işyerinde kapitalist”, part-time müslümanlığın artmasıyla ödenmektedir. Çağımızda, “deizm”e yönelmelerde görülen artış da; bunun diğer bedelidir.

Allahû Teâlâ’nın, sadece Din Derslerinde anlatılıp; diğer derslerin “seküler ve lâik eğitim” etiketiyle; güya “tarafsız”, aslında “ateist ve natüralist” inançlara göre işlenmesinin, müslüman zihninde oluşturduğu bölünme ve travmanın bedeli ağır olmaktadır.

Hiç gereği yokken ve faydası da yokken, “Metodolojik Natüralist” olacağım diye; inancımızı askıya almanın; yani evreni, bir ateistin gözüyle tasvir etme ve açıklamaya çalışmanın zararı büyüktür! “Metodolojik Natüralizm”, sanki ‘bilimsel ve evrensel ve olgusal bir doğruymuş’ gibi, zihinlere, “ateizm”i telkin ve enjekte etmeninin zararı büyüktür!

Çünkü, bu açıklamaları okuyan zihinlerde: Evrendeki hâdiseler, ‘deterministik – natüralist neden – sonuç’ şablon ve paradigmalarıyla açıklanabiliyorsa; benim Tanrı’ya inanmam için, aklî veya gözlemsel gerekçe ve delilim ne olabilir!?… Eğer durum buysa; ineğe tapan bir hindunun inancıyla, benim inancımın arasındaki fark nedir!?… gibi soru ve şüphelere yol açar!

Diğer deyişle: Bilim/sellik Epistemoloji ve Felsefesi’nde yöntem olarak kullanılan bu Metodolojik Natüralist Paradigma; varlık ile Allah ve bilgi ile iman arasındaki mesafeyi derinleştirip – arttırmaya hizmet eder. Bu da zihinlerde, ateizm ve deizme giden yolları kolaylaştırır!

Çünkü: Araştırma ve gözlem sonuçlarının, ‘bilimsel bilgi’ etiketiyle; fakat ateist ve materyalist, natüralist ve determinist” arka fon ve bağlamda dizayn edildiği ve herşeyin Yatay Deterministik kalıba yerleştirildiği “bilgi ve ifadeler”in; “bilimsel ve objektif” ambalajıyla sunulduğu zihinlerde; evrende, Tanrı’ya inanmak için, aklî ve gözlemsel gerekçe ve deliller azalıp, sıfırlanmaya başlar!…

Başta dediğimiz gibi: Okullarda, “seküler – lâik eğitim” ambalajıyla verilen Fen derslerinin; din ve “Allah’tan bağımsız ve ayrı,” yani “seküler ve lâik” olarak anlatılabilmesi, mümkün değildir. Çünkü: Bu dersler, Rabbimiz’in, kâinattaki, hikmet ve ölçülü “fiil / faâliyet” ve sanatlı “eserleri”ni inceleyip – anlattıkları için; illâki, Rabbimiz ve O’nun eser – fiilleri hakkında, direkt – indirekt birşey diyecekler ve zaten diyorlar! Yani: Bu bilim ve dersler, dinimizin alanına illâ girerler. Girmemeleri mümkün değil.

Bu da bizi; Allah ve dinden bağımsız ve ayrı; yani “seküler ve lâik” fen ve ders müfredatının; böyle bir ders anlatımının, böyle bir bilim anlayışının mümkün olmadığına getirir.

Seküler – Lâik Bilim ve Ders kitaplarındaki Gizli Tehlike yazısına devam et

Doğru bildiğimiz Yanlışlar ve Eksik bildiğimiz Doğrular (2)

Doğru bildiğimiz, yanlışlar ve eksik bildiğimiz, doğrular var. Ki bence bunun en büyük nedeni: İnsanların; ‘bildiklerini”, tekrar öğrenmeye ihtiyaç hissetmemesidir. Bunu gereksiz bulmaları; hattâ, bunu saçma ve gereksiz bir vakit kaybı olarak görmeleridir.

Öyle ya; insan, “doğru olduğuna inandığı bilgiler”i; (o bilgiler, sanki yanlışmış gibi; sanki yanlış biliyormuş gibi!); tekrar, sıfırdan öğrenmeye neden kalksın, neden kendini yorsunki!?

Acaba öyle mi? İşte bu yazının konusu; durumun, hiç de öyle olmadığına sizi ikna etmek; hiç değilse, bir “acaba” uyandırmak. Eğer amacımıza ulaşırsak; yazının sonuç cümlesi de şu olacak: İnsan; her gün türlü türlü kitaplar okuyup, türlü türlü şeyler öğrenip, bilgisini arttırmaya çalışmaktan önce; şu anâ kadar öğrendiği bilgilerin, doğru ve eksiksiz olup olmadığını araştırmalı. Yani: Tekrar, baştan başlamalı; yeniden öğrenmeli!

Çünkü: Kişinin, geçmişinde öğrenip, “doğru olduğuna inandığı” bu bilgiler, yanlış veya eksikse (yani tam bilmiyorsa);doğru bildiğine inandığı” bu malûmatların üzerine öğreneceği, dikeceği, yeni bilgilerin de; bu eksik – yanlışlardan menfî yönde etkilenme ihtimâli vardır ve bu ihtimâl çok kavidir.

Çünkü: Temel ve zemin sağlam değilse, üzerine eklenen bu yeni bilgilerin, bundan etkilenmemesi, pek mümkün görünmüyor. Çünkü: Zayıf zemin üzerine inşa edilen bu yeni bilgilerden, (hattâ bu yeni bilgiler, doğru ve eksiksiz olarak öğrenilmiş olsa bile!), elde edilecek anlam ve çıkarılacak sonuçlar da, eksik ve / veya yanlış olacaktır.

Bu da bizi, anakonumuz olan “İslâmî B/ilim” yazılarımızda, devamlı tekrar ettiğimiz şu söze getirir: “Ne bildiğimiz değil, bildiğimizden ne anladığımız önemlidir!” Ama bu konuya girmeyeceğiz.

Doğru bildiğimiz Yanlışlar ve Eksik bildiğimiz Doğrular (2) yazısına devam et

Bilim; Seküler ve Lâik ve Nötr olamaz, ancak Ateist ve Deist veya Teist olur

1600 – 1700’lü yıllarda “Rönesans – Reform – Aydınlanma” üçgeninde, yeniden şekillenen ve tanımlanan “Bilim/sellik Epistemolojisi”nin; güya “bilimsel bilgi, objektif gözlem bilgisi” diyerek, zihnimize inşa ettiği “Evren tasavvuru” ile “İtikadî bilgi”miz arasındaki, boşluk ve çelişkilerin, farkında değiliz!

Farkında değiliz; çünkü, doğru bilinen bir yanlış olarak: Çağımız, Bilim/sellik Epistemolojisi’nin ve ürünü olan “bilim” ve “bilimsel bilgi”nin; “inanıp – inanmamaktan bağımsız ve ayrı ve bu ikisine tarafsız ve objektif” olduğuna inanıyoruz! Bu epistemenin, evren hakkında bize verdiği “bilimsel bilgiler”in; yüksüz, “nötr bilgi” olduğuna inanmışız!

Bilim; Seküler ve Lâik ve Nötr olamaz, ancak Ateist ve Deist veya Teist olur yazısına devam et

Sihrin Yapısı: Bilimsellik Sihri (1)

Büyük Aldanış

Not: Bu yazı, sihirden uyanmanızı garanti etmez ama etkisi altında olduğunuzu farketmenizi sağlayabilir.

Hepimiz “Bilimsellik” sihriyle, hipnotize edilip, büyülenmişiz! Daha dünyaya gözümüzü açar açmaz; evde, okulda, anaokulunda, televizyon ve internette; milyarlarca kez tekrar ve telkin edilen “bilinçaltı” (subliminâl) mesajlarla; zihnimiz, çoktan formatlanıp, kodlanmış ve programlanmış!

Bilimsel Bilgi” truva atıyla, bilinçaltımıza şırınga edilmiş, bu virüslü, bilinçaltı mesajlar neticesinde; varlık ve eşyayı, algı ve anlayışımız, eksik ve yanlışlarla dolu! Bilim/sellik’in, zihnimize kurgulayıp – çizdiği, sahte ve sanal, hatalı bir illüzyonu; gerçeğin kendisi zannediyoruz! Bilim’in bize resmettiği, kurgusal bir evreni; reel evrenin, gerçek ve eksiksiz görüntüsü zannediyoruz!

Bilim/sellik” kamerasının bize gösterdiği bu hatalı “evren imajı”nı; dinden ödünç aldığımız kavramlarla tamamlamaya, boşlukları doldurmaya çalışıyoruz! Ama bu sentetik ve eklektik çözümlerin, yapaylığı ortada!

Tabiri caizse; aklımız, güya “nesnel ve objektif bilimsellik” diyerek; (inancımızı askıya alarak) “inanmayan bir ateist” gibi, görüyor evreni. Subjektif tarafta olan kalbimiz ise, İslâm’a çağırıyor bizi! Kâinata, bir müslümanın bakış açısıyla bakmamızı, tavsiye ediyor bize.

Bu tavsiyeye uyarak: Bilim’in “tabiî oluşum”undan, İslâm’ın “ilahî yaratılış”ına; bilimin “doğal nesne ve madde”sinden, “ilâhî ihsan ve ni’met”ine; “içgüdü ve sevk-i tabiî”sinden, “sevk-i ilâhî ve ilham”a; “fizik – doğa kanunları”ndan, “ilâhi ilim ve irade”ye… sıçramalar yapıyoruz!

Ne yazık ki; aralarında mantıksal boşluklar bulunan bu kavramlar arasında, “mantıksal köprü ve merdivenler” kurmadan; aralarındaki bu boşluğu kapatmadan; yaptığımız bu atlama – sıçramalarla; güya, böylece “bilimsel bilgi” ile “inancımız” arasındaki mesafeyi kapattığımızı düşünüyoruz!

Sihrin Yapısı: Bilimsellik Sihri (1) yazısına devam et