Sadece Pozitivist–Fizikalist–İdeolojik Bilim (Scientism) değil; ‘normâl’ Bilim de, Tanrı’ya inanmaz!

Bilim, Tanrı’ya neden inanmaz?! (2)

Fakat yanlış anlaşılma olmasın: Burada, Tanrı’ya inanmadığını söylediğimiz ve “ateist – deist ve materyalist, natüralist ve determinist” olduğu tespitini yaptığımız “Bilim/sellik;” herkesin bildiği ve kabul ettiği ve müslim – gayr-i müslim farketmeksizin, herkesin üzerinde uzlaştığı “Bilim ve Bilimsellik!”

Yani: Bilim’in yanlışa alet edilip – edilmemesi ve bazı insanların, “Bilim”i, ateist yorumlamaları; pozitivist bilimcilikleri (bilimperestlikleri) değil konumuz. Çünkü: “Bilim – Bilimsellik”in kendisi ateist ve inançsız! “Bilim/sellik;” karakteri icabı (yani Bilim’in; tanım ve yöntemi, amaç ve konusu icabı), “ateist – deist ve materyalist, natüralist ve determinist.” Bunlar, Bilim/sellik’in; “Bilimsellik Kriterleri” diye, kendi koyduğu kurallar! Yani: Bilim/sellik’in, “ateist – deist” olmasının sebebi; bazı inançsız bilimadamlarının, Bilim’i su-i istimâl etmeleri ve yanlış yorumlamaları değil; Bilim’in kendisi böyle zaten!

Yani yazımızda: “Bilim’i yanlış anlayıp – yorumlayan, bazı ateist bilimadamı ve filozoflar var. Bunlar, Bilim’i inançsızlıklarına alet ediyor” demiyoruz! Dediğimiz şu: “Bilim; onunla ilgilenen kişiden bağımsız olarak, Tanrı’yı kabul etmiyor; yani Bilim’in kendisi, dinsiz ve inançsız!” Yani “Bilim/sellik”in, inançsızlığa alet edilmesi durumu yok ortada; çünkü “Bilim/sellik”in yapısı, kendisi zaten inançsız! Çünkü: “Bilim/sellik”in, kendi kitaplarındaki tanım ve ta’rifi bu. Bilimsel Yöntem (Bilim’in izlediği yöntem), zaten bu!

Bilimsel Yöntem derken, yani: Evren gözlem – ölçümlerini; “Tanrı yok(muş); varsa ve olsa bile, karışmıyor(muş)” şeklinde, bir “ateist – deist” şablonda anlatmak! Ve güya bunu, Bilim’in, inanç ve inançsızlıklara “tarafsız ve objektif” olduğu ve güya inanç – inançsızlıktan “bağımsız ve ayrı” olduğu ve güya, evren hakkında “olgusal ve nötr” bilgi verdiği iddiasıyla yapmak! Bu iddiasına inandırmak için de; Bilim’in, “seküler ve lâik” olduğu gibi, “soft ateistik” maske ve kavramların arkasına sığınmak!…

Sadece Pozitivist–Fizikalist–İdeolojik Bilim (Scientism) değil; ‘normâl’ Bilim de, Tanrı’ya inanmaz! yazısına devam et

Bilim, Tanrı’ya neden inanmaz?! (1)

Bilimsellik Felsefesi” (scientific, scientificness, scientificness philosophy, philosophy of scientificism) ve bu felsefenin ürün ve sonucu olan “Bilim”; iddia edildiği gibi, “tarafsız ve objektif, nesnel ve nötr, seküler ve lâik” değildir ve zaten böyle bir objektivite ve tarafsızlık; hem epistemolojik ve ontolojik açıdan ve hem de mantıksal açıdan mümkün değildir.

Açıklarsak: Dil’in mantığı ve Mantık’ın dili; “inanıp – inanmama ortası” veya “dış eşit uzak noktası” gibi; “nötr ve yüksüz, objektif ve tarafsız” bir alana, izin vermez. Yani: “Var – Yok”un dışına çıkabileceğimiz veya bu iki şık arasında, orta ve eşit mesafede durabileceğimiz; objektif ve tarafsız bir gözlem ve koordinat noktası yok ve olması da, Dil ve Mantık açısından mümkün değil. Böyle nötr ve yüksüz, epistemolojik bir alan inşa edemeyiz! Yani: “Tanrı var – Yok” dışında, gidebileceğimiz üçüncü bir ihtimâli veya bu iki şıkka eşit mesafeden bakabileceğimiz, üçüncü bir düzlemi; teorik olarak bile inşa edemeyiz.

Gözlediğimiz bir olaya, “agnostik” bakıp, “bil(e)miyorum” bile desek; incelememizi gene de: “Eğer varsa, şöyle olmalı / olmamalı” ve “Eğer yoksa, şöyle olmalı / olmamalı” şeklinde yaparız. Yani: İllâ “var ve / veya yok” tarafından bakarak; birini, baştan doğru varsayarak; sonra gözlem yapar ve delil – ispat aramaya başlarız. Bunun sonucu olarak ulaştığımız neticenin kesinlilik ve sağlamasını da; gene bu iki şıktan birini, doğru kabul ederek yaparız.

Bilim, Tanrı’ya neden inanmaz?! (1) yazısına devam et

Hepimiz tehlike altındayız! Üstelik, hayatımız da pamuk ipliğine bağlı!

Doğru bildiğimiz Yanlışlar ve Eksik bildiğimiz Doğrular (4)

Önceki “İman etmek ayrı, İnkâr etmemek ayrıdır” yazımızı şöyle bitirmiştik:

İman edip, müslüman olmayı; Kanarya Sevenler Derneğine üye olmak gibi, birşey zannediyoruz herhâlde! Sadece İman ve İslâm’ı kabul ederek ama yapmayı taahhüd ettiğimiz, görev ve sorumluluklarımızı yerine getirmeden; sadece üye olmakla, ötede kurtulacağımızı zannediyoruz.

Bence hepimiz, dışarıdan gözümüzü, kulağımızı çekip; içimize yönelmeli, içimizi dinlemeliyiz. Ama “iman etmek” ayrı, “inkâr etmemek” ayrı şeyler olduğunu bilerek, yapmalıyız bunu! Yoksa, Kur’ân-ı Kerim’de geçtiği üzere; puta tapan kâfir ve müşrikler de, “Allah”ı ret ve inkâr etmiyorlardı!

Yaşarken bir ateist – deist gibi yaşa! Hattâ; namaz, oruç, zekât gibi ibadetleri yapmamanı geçtik; bir ateist kadar bile, “ahlâk” anlayışın olmasın; sonra da “inandık=kurtulduk” de!

“Yarına çıkmaya garantimiz yok” de; sonra da, bunun aksine; yarın ve sonraki günler de yaşayacakmışsın gibi; hareket et! Geleceği “meçhul”, gelecek günler için endişe et, para biriktir; ama geleceği “kesin” ve hem de “sonsuz” ahiret için, hiçbir endişen ve yatırımın olmasın!

“Allah’ın, her ânımı gördüğüne inanıyorum” de; sonra da, bu dediğine sen de “inanmıyormuşsun” gibi veya “sanki görmüyor” gibi veya “gördüğüne ehemmiyet vermiyormuşsun” gibi davran! Neden?: Çünkü, Kanarya Sevenler Derneğine üyesin!

Halbuki, “İman ve İslâm”; sadece kimliğimizde yazan bir etiket ve isim değil; bir bakış açısı ve davranışlarımıza sinmesi ve yön vermesi gereken; bir yaşam tarzı, bir kimlik olmalı ki; “din”in, en temel anlam ve fonksiyonu da zaten bu!

Yani: “Din”, zaten bu dünya için gönderildi; dünyevî amellerimizi ve dünyadaki fiillerimizi düzenlemek için gönderildi. Ötede, bu anlamda bir din ve mükellefiyet, zaten olmayacak! Yani: Vicdan ve cami gibi mekânlarla ve namaz, oruç gibi ibadetlerle sınırlı ve kısıtlı, “part time” bir müslümanlık; dinin mantığı ve vahyin geliş amacına da aykırı!

Böyle bitirmiştik. Buradan devam edelim:

Hepimiz tehlike altındayız! Üstelik, hayatımız da pamuk ipliğine bağlı! yazısına devam et

İman etmek ayrı, İnkâr etmemek ayrıdır

Doğru bildiğimiz Yanlışlar ve Eksik bildiğimiz Doğrular (3)

Önceki yazılarımızda; “iman”ın, başta anne – babayı taklid ve çevreden tevarüs edilerek, kabul edilen bir “önkabül ve taklid” aşamasının olduğundan bahsetmiş; fakat sonradan yapılan / yapılacak bir “tahkik ve araştırma”yla; hazır bulup, içine doğduğumuz ve peşinen doğru kabul ettiğimiz bu “iman”ın; te’kid ve te’yid, doğrulama ve sağlamasının yapılabileceğini söylemiştik. Zaten dinimizin bize, bir ideal ve hedef olarak gösterdiği “iman” da; böyle, süreçlere “akıl, göz, kulak” gibi duyuların da dahil edildiği bir “iman”dır.

Fakat orada şunu da eklemiştik: Her insandan; bir kelâmcı ve filozof gibi, tahkik ve araştırma yapmasını beklemek; inandığı her birşey için, delil ve ispat prosedürü beklemek doğru değil. Çünkü: Her insanın, kapasite ve fıtratı farklı.

Fakat şu da önemli: İstisnasız, her müslümanın kendi yanında; İslâm hakkında, kendini ikna ve ilzam eden, kendine yeterli (enfüsî ve / veya afakî) bir delil – ispatı vardır. O müslümanın yanındaki “delil”, sana göre belki geçersiz olabilir. Ve hattâ; “görülen bir rü’ya veya kabul edilen bir dua, yaşanan bir hâl veya mu’cizevî bir olay” gibi; başkaları için hiçbir rasyonel bağlayıcılığı olmayan, hattâ saçma bile görülebilen bir delil de olabilir bu!

Fakat eğer konu; kişinin, inandığı dini ve inançlarını, delil – ispat prosedüründen geçirmesiyse; velev hatalı bile olsa; bu kişinin, böyle bir  tahkik – ispat süreç / serüveninden geçtiğini söyleyebiliriz. Bu kısmı hatırımızdan çıkarmamak kaydıyla, bu haftaki yazımıza başlayalım.

Evet iş, “inandım ve iman ettim” demekle bitmiyor, bitmez; bu aşamadan sonra, “iman”ın, hayat yolculuğu bitene dek; muhafazası gerekiyor. Bu iman ve itikadın; zihin ve kâlpte sabitlenmesi ve kuvvetlenmesi için; en azından bulunduğu seviyeden geriye düşmemesi ve muhafazası için; hergün, her vakit, tahkim ve takviye edilmesi gerekiyor. Yani: Mevcut imanın; zayıf düşüp, hastalanmaması için; tıpkı bedenimiz gibi, her gün doyurulması gerekiyor. Bu; iman merkezli, bazı manevî ince damar ve letaiflerimize, her vakit taze kan ve oksijen pompalanması için de şart.

İman etmek ayrı, İnkâr etmemek ayrıdır yazısına devam et

Her tahkik, ‘iyi’ ve her taklid de, ‘kötü’ değildir

Doğru bildiğimiz Yanlışlar ve Eksik bildiğimiz Doğrular (2)

Önceki yazımızda şöyle demiştik: “Çoğu zihinde dolaşan, doğru bilinen yanlışlardan birisi de şudur ki: Bilim/sellik’in; ‘araştırma ve bilgi’ işi; İslâm’ın ise bir ‘önkabül ve inanç ve teslimiyet’ işi olduğu söylenir. Klişe bir söz olarak: ‘Bilim’de, araştırma ve sorgulamanın esas olduğu; fakat ‘din’de, sorgulama ve soru sormanın; küfür ve dinden çıkma ve inancını kaybetme olduğu, iddia edilir.” Buradan devam ediyoruz.

Bizim “iman” dediğimiz şey zaten; ciddi araştırma ve sorgulamalardan sonra, vardığımız bir sonuç. Fakat, burada; anne – babadan tevarüs ve takliden veya konunun uzman ve otoritesi bildikleri kişilere duydukları güven ve emniyetle; müslüman olanlar (ve müslüman kalanlar), konumuz dışı.

Onlar; girdikleri sınavda, kopye çekerek doğru şıkkı işaretleyip; fakat problemin çözümünü bilmeyen ve ‘neden bu şık doğru’ diye araştırmamış, bunu çalışmamış ama sınıf geçme ihtimâli olan, ‘tembel’ veya ‘konuya ilgisiz’ öğrencilere benzetilebilir.

Fakat burada, konuyu çalışmamanın tek nedeni; ‘tembellik’ veya konuya ‘önem vermemek’ olmayabilir. Çünkü: Her insanın yaratılışı ve buna bağlı olarak, kabiliyet ve kapasitesi ve buna bağlı olarak, eğilimi ve değer / önem verdiği şeyler ve buna bağlı olarak, kendisine cazip ve kolay / zor gelen konular farklıdır. Buna bir de; kişinin, içine doğduğu “aile, kültür, coğrafya” gibi imkân/sızlıkları da eklersek; bu davranışın, bir – iki nedenle açıklanamayacağı görülür.

Tamam, insan, “rüzgârda savrulan yaprak” gibi; “iradesiz” bir varlık değil. Yani: İradesi dışında, başına gelen olay ve maruz kaldığı şeylerin “etki”sine; o insanın, iradesiyle verdiği “tepki” de önemli ve o kadar belirleyici. Ama çoğumuz; geçmişimizin bir noktasında, irademizle aldığımız bir karar neticesi; irademizi kullanmamayı ve konfor alanlarımızdan ayrılmamayı seçeriz. Aldığımız bu karar neticesi; bir davranışı otomatikleştirdiğimiz zaman; (Meselâ, yatağın hep aynı tarafından kalkmak gibi. Buna benzer şekilde; hergün, hep aynı rutin ve alışkanlıkları, devam ettirmek gibi.); her gün yaptığımız o davranışlar için, yapmaya başlamadan önce, her defasında tekrar tekrar kararlar almayız. Meselâ: “Hergün olduğu gibi, bugün de, yatağın gene aynı tarafından kalkayım” demeyiz. Bu konuda, geçmişte aldığımız bir kararı, gayri iradî devam ettiririz sadece. Yani: Geçmiş irademiz, gelecekteki irademizi yönlendirir.

Her tahkik, ‘iyi’ ve her taklid de, ‘kötü’ değildir yazısına devam et

Doğru bildiğimiz Yanlışlar ve Eksik bildiğimiz Doğrular (1)

Çoğu zihinde dolaşan, doğru bilinen yanlışlardan birisi de şudur ki: Bilim/sellik’in; “araştırma ve bilgi” işi; İslâm’ın ise bir “önkabül ve inanç, teslimiyet” işi olduğu söylenir. Klişe bir söz olarak: “Bilim”de, araştırma ve sorgulamanın esas olduğu; fakat “din”de, sorgulama ve soru sormanın; küfür ve dinden çıkma ve inancını kaybetme olduğu, iddia edilir.

Şimdi, Bilimsellik Felsefesi’nin ürün ve sonucu olan Bilim’in, başlangıçta yola çıkarken; aksiyomatik olarak hangi inanç ve önkabülleri esas aldığını; önceki yazılarımızda incelediğimiz için, tekrar o konulara girmeyeceğiz.

Bilim/sellik’in: “İnanç ve inançsızlıklardan bağımsız ve ayrıyız, evren hakkında tarafsız ve nötr bilgiler veririz” gibi iddialar ve “seküler – lâikiz” gibi “soft ateistik” kavramlarla bizi yanılttığını; yani gözlem – ölçüm verilerini, bir ateist – materyalistin gözüyle ifade ettiğini; yani Bilim’in, “inanç/sızlıktan bağımsız ve tarafsız” olmayıp; bilakis “ateist – deist ve materyalist” inanç/sızlıklardan taraf olduğunu görmek için, bu yazılarımıza bakılabilir.

Yukarıdakine benzer, zihin dünyamızda; “klişe sözler” ve “doğru bildiğimiz yanlışlar”, o kadar çok ki! Bunun üstüne, bir de “eksik bildiğimiz doğruları” ekleyin! İnsanların, bilgilerine vukufiyetleri ne derece olduğunu bilemem; fakat, genelde İslâmî konularda ve Bilim konularında, insanlarda gördüğüm bu.

Meselâ, bir Sosyâl Deney yapar gibi; yoldan çevirin birilerini, sorular sorun veya bir konuyu beş dakika anlatmalarını isteyin. Verdikleri cevap, anlattıkları şeylerde, dehşete kapılmamak mümkün değil! “Neresi doğru ki!” misali; yanlışlarını söylemek yerine, oradan uzaklaşmayı tercih edeceksiniz veya vaktiniz bolsa, doğrusunu anlatacaksınız: “Kurban edilecek olan, İbrahim değil İsmail (Â.S.); gökten getirilen, inek değil koç; getiren, Azrail değil Cebrail (Â.S.)!… Denizi yaran, İsa değil Musa (Â.S.)!…”

Fakat, bu dediklerinizi hemen kabul edeceklerini veya sizden sonra, ‘acaba anlattıkları doğru mu?’ diye araştıracaklarını da düşünmeyin! Bu sebepten, ikinci aşama olarak, söylediğiniz şeylerin, kaynaklarını vermeniz gerekir. Bunu da başarıyla geçtiyseniz; “Bahsettiğin kitapta yazılanın, doğru olduğunu nereden biliyorsun?” itirazıyla başlayan, üçüncü aşamaya geçilir!

Doğru bildiğimiz Yanlışlar ve Eksik bildiğimiz Doğrular (1) yazısına devam et