![]()
Ne Bildiğimiz değil, bildiğimizden Ne Anladığımız önemli.
TV, medya, internetin ürettiği ve bizi de, bunlarla meşgul ettiği sahte ve geçici gündemler (Gazze hariç) dışında kalmaya çalışarak, kendi gündemimi belirlemeye çalışıyorum. Bugünlerde içime doğan veya içimde olup da, şimdi netleşmeye başlayan, bazı düşüncelerimi aşağıya yazdım. Sizin de hoşunuza gideceğinden emin olduğum için, sizle de paylaşayım dedim. Bence, bu aşağıdakilerden 3 – 5 yazı konusu çıkar ama bu uzun sürer; hem, eksiksiz olsun diye beklettiğim, bitmemiş o kadar çok yazı var ki! Seneler geçmiş yeni farkettim!.. Bu sebepten; artık “deneme, makale, metin” şartlarını düşünmeden, “giriş – gelişme – sonuç” demeden; konulara, kitabın ortasından gireceğim. Çünkü: Yeni yeni farkediyorum ki, “mükemmel, iyinin düşmanı” gerçekten. Ve daha önemlisi: Ömür kısa; yani hiçbirşey bekletmeye, ertelemeye gelmemeli bence. İşte başlıyoruz:
1) Bazı tasavvuf kitaplarında mâna ve mefhum olarak geçen şu iki cümle:
“İnsan benim sırrımdır, ben de insanın sırrıyım.”
“İnsanın sırrı benim sırrımdır, benim sırrım da onun sırrıdır.”
Nedir bu sır? “Ene”, yani “ben(lik)” mi acaba? Ya da enenin kullanımıyla açığa çıkan birşey mi, bu sır?…
Peki “Ene / Ben(lik)” dediğimiz şey, bir yanılsama olabilir mi? Yani: Bir nevi halüsinasyon ve illüzyon ve serap gibi…
Veya: Bir ipin ucunda hızlıca döndürdüğümüz bir lâmbanın oluşturduğu; sahte bir ışık çemberi mi? Sadece bir algı – imaj ve zihnimizde oluşan, bir “görünüş” mü ben(lik)?
Veya: Eşya’nın sağı-solu gibi; itibarî ve izafî bir varlığı var ama haricî ve somut bir vücud ve mevcudiyeti yok mu?
Yoksa “ben(lik)”, şuurun ta kendisi veya kendini görmesi mi!?…
“Ene / Ben(lik)”; o her neyse, tecrübeden doğmayan ama tecrübeyi mümkün kılan birşey… Daire veya Sıfır veya O harfi gibi, kendine katlanan/dönen/bağlanan bir farkındalık hâli… Sayfanın ortasında bir iğneyle açtığımız ufacık bir “delik” gibi; yani vücudu olmayan, ademe yakın birşey. Veya: Beyaz bir sayfada, siyah mürekkeple yazılmış bir “nokta”; “siyah nokta”, yani ışığın yansımadığı, çünkü üzerine gelen tüm ışığı yutan. Zaten ışığın yansımadığı, ışığın yutulduğu, siyah, “ademî” harfleri okuyoruz, kitaplarda… Mutlak Zât’ı, Mutlak Yok’a yakın birşey ‘anlayabilir’ bence de. “Yok”, zaten; isimsiz – sıfatsız, hattâ varlıksız olmalı ki; Mutlak Zât’a, tam ayna olunabilsin; vücud nurlarıyla tanışabilsin… O’nu tanımak için, başlangıçta “ikilik” ve bunun doğurduğu “ayniyet ve zıttıyet” şart galiba…
Ne diyorduk?: İşte “ene” yani “ben(lik)”; algı ve tecrübeden doğmayan, eşyanın “sağı – solu” gibi itibarî ve nisbî bir vücud/mevcudiyete sahip birşeyken; insanda tecrübenin çoğalmasıyla, haricî ve somut bir vücud ve mevcudiyeti olduğu, zan ve vehmine kapıldığımız birşey. Tıpkı; ipin ucuna bağlı bir lâmbanın, hızlıca döndürülmesiyle, hariçte, somut bir “ışık çemberi” olduğu, “görüntü / görünüş” zan ve vehmine kapılmamız ve bu vehmi, hariçte de görmemiz gibi…
“Ben(lik)”; şuurun ilk hâlinde mi, yoksa kendisine katlanışında mı zuhur ediyor; yani “nokta” veya “sıfır” veya “daire” gibi, kendi içine dönen, kendisine kıvrılan ve bağlanan birşey mi? Yoksa “gözbebeği” gibi; herşeyi göstermek için, kendisini göstermemesi gereken, ancak o zaman işe yarayan, “delikimsî bir menfez” mi? Biz belki bu boyutumuzda ene’yi; “delik” veya “nokta” olarak görüyoruz ama belki alt veya üst boyutta; O’nunla bağlantı ve alışverişi sağlayan, incecik bir tünel, bir tel, bir sicim o! Tıpkı, anne karnındaki bir bebeğin, göbek kordonuyla beslenmesi gibi; belki biz de manevî feyz ve rızkımızı, o iplikimsi, incecik “ene tel / tünel / boru”yla alıyoruz… (İleride belki bunun, Sur Borusu’yla bağlantısı varsa, araştırayım.)
Ene’yi tanımak için, etrafında gezdirdiğimiz kameranın kadraj ve açısını biraz değiştirelim şimdi. İnsanda “ben”; yani “ben(lik) his ve şuuru”nun var oluş veya kuvvetlenme ve pekişmesinin nedeni nedir? Nedeni: O insanın, kendinde gerçekleşen fiil ve davranışları, sahiplenmesi; yani kendinden bilmesi. Yani: “Fiil”ini sahiplenmesi ve bunun olağan sonucu olarak, o fiilin sonucunda ortaya çıkan “eserler”i de sahiplenmesi. Halbuki, fiillerimizin sahibi ve yaratıcısı, yönetici ve hâkimi biz değiliz; dahası, o fiilleri yaparken bile nasıl olduğunu bilmiyoruz; olurken, nelerin – nasıl olduğunun fark ve şuur ve bilgisinde değiliz yani, görmüyoruz.
Meselâ: Elimizi kaldırırken veya yürürken, bu fiili nasıl yaptığımızı bilmememiz (beyinde, hangi kısımdaki nöronlar, biyoelektrikkimyevî reaksiyonlarla aktive edilecek; burada oluşan sinyaller, hangi sinir ağıyla, hangi kaslara, kaç amper/milivoltla iletilecek vs…) ama “yürümeyi istememiz” ile bu istek ve duanın “ânında kabulü”yle, yaratılma ve inşası arasında geçen sürenin çok ânlık ve ardarda olması, bizde “bu yürüme fiilini ben yapıyorum” zan ve inancının doğmasına sebep olmakta. Bu, her insanda olan “istemek” ile, yani “bilinçsiz dua” ile Allahû Teâlâ’nın o duayı ânında kabulüyle; yani o fiili “yaratması” arasındaki sürenin kısalığı ve ardardalığı ve her fiilimizde bunun tekrarıyla; bizde “fiillerimi ben yapıyorum” fikrinin, doğma ve kuvvetlenme ve pekişmesine sebep olmakta. Halbuki mantıken; bir fiilin nasıl olduğunu, nasıl yapıldığını bilmiyorsak; “bu fiili ben yapıyorum” demek doğru değil. En fazla; “bu fiili, ben yapmak istedim” diyebiliriz. Ki bu “arzu, istek, istemek”te de (bilinçsiz dua), muğlak bir taraf var.
Yani: Hadi fiil ve düşünce, iradî diyelim. Yani ne düşüneceğimiz ve yapacağımıza biz karar veriyoruz diyelim. Peki, bu fiil ve düşünceye neden olan, gayr-i iradî içimize doğan “meyil, istek ve arzular”ı, nasıl sahipleniyor insan?… Evet; ne yapacağımız, hattâ ne düşüneceğimiz, nisbeten irade ve kararımız dahilinde ama ne hissedeceğimize, hattâ ne isteyeceğimize (arzu ve dışsal sevk ve içsel şevk anlamında) biz karar vermiyoruz gibi. Yani: Mutlu olacağım diyerek, mutlu olamıyoruz veya şimdi şu adama kızacağım veya kıskanacağım veya kin duyacağım deyip, ruh durumu ve hislerimizi tercih ve değiştiremiyoruz… Galiba hayat imtihanında, başımıza gelen soruları biz seçmiyoruz ama ne cevap vereceğimiz bize bağlı…
2) “Nur”un, manevî olan Nur’un bir temsil ve misali olan maddî “ışık”la; nesneleri görüp, onlara çarpmadan yürümemiz ve elimizle tutup, onları kullanmamız gibi; nur’un aydınlattığı basiret göz/nuru da; kâlp ve zihinde, eşyayı, “olduğu gibi” (yani bozmadan-bulandırmadan, tıpkı saydam ve şeffaf bir cam veya renksiz bir ayna gibi) gösterir. Yani: “Maddî Işık”, eşyanın mülk boyutunu/zahirini; “Manevî Nur” da, melekût ve bâtınını gösterir eşya ve hâdiselerin…
Burada dikkat çekmek istediğim diğer nokta şu: Nasıl biz, maddî ışığın bizi aldatmadığı, yani eşyayı, olduğu gibi gösterdiğini (yani eşyanın; büyüklük, şekil, renk ve yönünü, olduğu gibi; yani doğru gösterdiğini) görüyor ve inanıyoruz; ki eşyaya çarpmadan yürüyebilmemiz de, bunun bir kanıtı. Aynı şekilde; eşyanın manevî boyutlarını aydınlatan ve kâlp gözümüzle görmemizi sağlayan “manevî nur”un da; eşyanın, manevî boyut ve yönlerini, olduğu gibi; yani doğru gösterdiğini bilir ve bundan emin oluruz. Yani bunun bir nevi halüsinasyon ve illüzyon ve zihnî aldanma ve algı yanılması olmadığını biliriz…
Buradan geleceğim nokta şu: Gazalî Hazretleri (R.Â.) de, aklî istidlâl ve husulî bilgiyle ulaşmamıştır hakikâte. O; içine doğan, huzurî ve hadsî bir bilgi çeşidi olan, sezgiyle ulaşmıştır, hakikâte. Yani: Ayrı ve uzaktan olan, kavram ve ilim vasıtası sonucu olan “bilmek”le değil; arada kavram ve ayrılığın olmadığı “tanışmak”la. Yani: “Bilgi ve ilim”le değil; içine doğan bir “nur”un aydınlatıp – gösterdiği bir aydınlığın sonucu olan, bir “uyanış” ve “irfan”la ulaşmış ve görmüş ve yaşamıştır hakikâti… Yani: Gazalî hazretleri; içine doğan ve onu hastalık derecesinde girdabına alan şüpheyi, bilgi ve akıl yürütmenin sonucu olan bir delil-ispatla gidermemiştir. Ya nasıl gidermiştir?:
Şüphe’yi doğurup-kaynaklık eden; bataklık ve nedeni kurutarak, gidermiştir. Tıpkı: Bir sivrisineği öldürmek yerine, o sivrisineklerin kaynağı olan bataklığı kurutmak gibi. Tıpkı: Ellerinin üzerinde “yürüyen filler” gören bir halüsinasyon hastasına; “ellerinin üzerinde fillerin yürüyemeyeceği; çünkü fillerin, ellerinden çok büyük ve ağır olduğunun” anlatarak, o adama, gördüğü şeyin doğru olmadığını ispat etmek yerine; o adama, verilen bir ilâçla, o halüsinasyonu doğuran, hastalığını gidermek gibi.
Çünkü: Gözündeki bir zayıflık veya körlük nedeniyle; renkleri göremeyip, ispat isteyen birisine, binlerce mantıkî bürhan ve aklî delil getirmek yerine; gözündeki zayıflık veya körlüğünü, hastalığını gidermek; yani o insanı; normâl, sağlıklı hale getirmek; yani fıtrat ve fabrika ayarlarına döndürmek; çok daha kısa ve doğru ve güzeldir. Çünkü; burada, soru ve şüpheleri doğuran ana kaynak ve sebebe inilmiş olur. Çünkü, bu ana soru – şüphe giderilmeden; soru – şüphelerin ardı arkası kesilmez. Yani: Her cevap, başka bir itiraz ve soruyu doğuracaktır. Bu sebepten, soruya cevaptan önce; muhatabın, o itiraz ve şüphesini tetikleyen, “bakış açı ve niyeti”ni düzeltmek; daha kökten bir çözümdür bence.
3) Rü’yada, şuurumuzun şuurunda olmuyoruz; yani şuurumuz; U harfinin şekli gibi, kendisine katlanmamış; bu sebepten kendisini görmüyor; bu sebepten, şuurumuz kendisinin farkında değil. İşte rü’yalarımızda, şuurumuzun şuurunda olmadığımız için; yani rü’yadaki şuurumuzun farkında olmadığımız için; bu sebepten, rü’yada olduğumuzun farkında olmayız. İşte bu sebepten; rü’yada yaşadığımız / gördüğümüz, olağanüstü veya saçma ve gayri mantıkî olaylar, bize anormâl gelmez…
Eğer rü’yadaki şuurumuza şuurumuz olsa, yani şuurlu olduğumuzun fark ve ayırdına varsak; zaten uykuda ve rü’yada olduğumuzun farkına varıp, uyanıyoruz. Veya: Bir kısım insanların başardığı, “Lucid Rü’yalar” nevinden; uykudan uyanmayı tercih etmeyip, o ân gördüğümüz rü’yayı yönetmeye başlıyoruz.
Peki gerçek dünyada da, “şuurlu olduğumuzun şuurunda olduğumuzun şuurunda olsak”; yani şuurumuzun, Z harfi gibi, ikinci bir kendine katlanışı gerçekleşse; fizik kurallarını ihlâl ederek, bu Maddî Gerçekliği de kontrol edebilir miydik, yönetebilir miydik? Çünkü: Rü’yada, şuurumuzun farkına varıp, şuurlu olduğumuzu farkettiğimiz zaman; rü’yada olduğumuzu da farkediyoruz. Rü’yada, şuurun bu kendisine ilk katlanışında; rü’yada olduğumuzu farketmemiz; uyanmayı tercih etmediğimiz zaman, bize rü’yayı yönetme gücü veriyor (Lucid Rü’yalar). Aynı durum; bu dünya için, şuurun kendine ikinci katlanışında mümkün olabilir mi acaba? Gerçekliği çökertip – bükebilir miyiz yani? (Matrix’teki, Neo gibi.)…
Dünyada, hayvanlarda da “şuur” var ama şuurlarının kendisine katlanışı yok; yani hayvanlar, “şuurlarının, fark ve şuurunda” değiller. İşte bu sebepten; hayvanlar, içerisinde yaşadıkları bu dünyayı, bizim, “rü’ya”yı yaşama / algılamamız gibi, algılıyorlar. Gene bu sebepten; onlarda, yaşadıkları bu dünya için “mantıklı-mantıksız, normâl-anormâl” ayrımı yok. Ve gene bu sebepten; hayvanlarda olan “akıl” bilkuvve kalıyor; bilfiile dönüşemiyor; bu sebepten onlarda, “mantık ve akıl yürütme (fikir)” süreçleri de doğmuyor / tetiklenmiyor. Bu sebepten; hayvanlar, bizim “uyanıklık âlemi” dediğimiz bu dünyayı, bir “rü’ya” gibi algılıyor ve yaşıyorlar. Bu sebepten; onlar için, yaşadıkları bu dünyada; mantıklı – mantıksız, gerçek olan – olmayan ayrımı yok. Bu sebepten ayrıca, öznellikleri de (ferdiyet ve benlik bilinçleri) yok.
Hayvanlar, nesneye yönelik şuurlarını, kendi şuurlarına da yönlendiremiyorlar demiştik. Eğer yönlendirir / yöneltebilirlerse; yani biz insanlarda olduğu gibi; şuurları, kendine katlanıp, böylece, şuurlu olduklarının fark ve şuuruna varsalar; içinde yaşadıkları bu Fizikî Dünya Rü’yasından, uyanmış olacaklar ama farkına vardıkları bu rü’yanın dışına gene de çıkamayacaklar. Sadece; bizim uykuda gördüğümüz bir “rü’ya” gibi algıladıkları / yaşadıkları bu dünyadan, gene bu dünyaya uyanmış olacaklar; sadece, bu dünyayı, fark ve algılamaları değişecek. Ve bunun sonucu olarak; bizim Lucid Rü’yalarımızda yaptığımız gibi, bireysel iradelerini daha etkin kullanabilecek ve bunun sonucu olarak, dünyadaki nesneleri daha bir kontrol edebilecekler. Tıpkı; bizim, rü’yada olduğumuzu farkettiğimiz “Lucid Rü’yalar” gibi; onlar da, uyandıkları “Dünya Rü’yaları”nı, (uyanık olan biz insanların şu ânda yaptığı) kontrol ve yönetmeye başlayacaklar yani…
Şuurumuzun kendine katlanışının sonuçlarından biri de: Biz insanlarda; “Mantık ve Metaaksiyom, İlk Bilgiler” ve onun doğurduğu “Akıl ve Akıl yürütme”nin doğma veya zuhur etmesidir. Şuurumuzun şurunda olduğumuzda; yani “var ve şuurlu” olduğumuzu farkettiğimiz ve “farklı ve ayrı” olduğumuzu anladığımız ve içimizde, “ene (ben/lik) ve ferdiyet” hissi de inkişaf etmeye başladığı bu aşamada; yani: Şuurumuzun, kendisini fark ve görmek için, kendisine yaptığı bu ilk eğilip – katlanma aşamasında gerçekleşir bu idrak. (Bu ilk katlanışı; hayâl ve zihninizde, tahayyül ve tasavvur edebilmeniz için; bunun için de, bu katlanışın tasvir ve resmini vermek için; size, U harfinin şekli gibi, kendisine eğilip, katlanıp – bükülen “tel” temsil / misâlini vermiştik. Bu katlanışa; Arap Alfabesinin ilk harfi olan “elif (ا)”in; kendisine eğilip – bakmasının sonucu olarak, aldığı yeni şekil olan “be (ب)” harfini örnek olarak vermek, belki daha zarif olurdu.)
Biz, gördüğümüz “rü’yalar”da ve hayvanlar da, bu “dünya”da; şuurumuza şuurumuz olmadığı için, şuurlu olduğumuzu farketmiyoruz demiştik. İşte bu sebepten; hayvanlar, bu dünyayı, bizim rü’yada olduğumuz algı boyutunda; yani bizim rü’yaları algıladığımız gibi algılıyorlar ve hissediyorlar demiştik. Gelelim; şuurumuzun bu kendine ilk “U” katlanışından sonra, yapacağı ikinci bir katlanışa; yani “Z” katlanışına. Şuurumuzun bu ilk katlanışından sonra; kendisine yapacağı ikinci bir katlanışla; yani “şuurumuzun şuurunda olduğumuzun da şuurunda olmak” aşamasında; “soru ve şüphe” zail olur veya olabilir. Fakat şuurun; başlangıçta, kendisine yaptığı ilk katlanışta bilfiile dönüşmüş olan “akılve akıl yürütme / fikir ve fikretme” bâkî kalır, kaybolmaz. Ama bu ikinci katlanışta; şuur ve zihnimizin temellendiği “Mantık ve Metaaksiyom ve İlk Bilgiler”; bence genişleyip – derinleşiyor ve yükselip – zenginleşiyor. Yani: Zihnî kavram ve kategorilerin ulaşamadığı; ulaşamadığı için de, lisanda “isim ve kavram”ı ve hayâlde, “resim ve temsil”i ve zihinde, “tasvir ve tasavvur”u olmayan, alan ve noktalara ulaşıyordur.
Burada, şuurun kendisine yaptığı bu ikinci katlanışta, “şüphe”nin zail olmasının nedeni; şüpheye kaynaklık eden sorunun cevaplandırılmasıyla değildir (zaten aslında ‘şüphe’nin nedeni de, “soru” değildir; soru’nun nedeni, “güvensizlik ve emin olamama”dır); yani aklî istidlâl ve delil-ispatla değildir. Ya neyledir?:
Şüphe edilen şeyden, şüphe edilemeyecek kadar emniyet ve kesinliğe ulaşılması sebebiyledir. Yani: “Şüphe ve soru”ya, aklî-ilmî ve kavramla verilmiş bir cevap değil de; şüphenin doğma sebeplerinin ortadan kalktığı, hadsî bir kesinlik ve eminlik hissine ulaşılması sebebiyledir. Yukarıda; Gazalî Hazretlerinin, içine düştüğü şüpheden çıkışını hatırlayın ve verdiğimiz halüsinasyon örneğini. Buna, “halüsinasyon”dan başka; menfiyi çağrıştırmayan daha iyi bir örnek verilebilirdi belki ama şimdilik bu geldi aklıma. Bilmiyorum, müspet örnek bulamayışımızın sebebi, belki, “şüphe”nin; genelde, fabrika ayarları ve fıtratımızın veya psikolojik ve manevî sağlığımızın bozulmasından kaynaklanması olabilir.
Hayvanlarda, “ben” ve “benlik hissi” var mı? İnsanlardaki “ben” ve ferdiyet” hissi; şuurun ilk katlanışında mı zuhur ediyor, yoksa katlanmadan önce de mi var? Ve bunun tespiti nasıl mümkün olabilir?… Bunları düşünüyorum şimdi.
Bir de şu sorunun cevabını halâ bulmuş değiliz: Şuurlu olduğumuzun şuuruna vardığımız bu birinci, U katlanışına; Z’ye benzer ikinci bir katlanışla; yani “şuurlu olduğumuzun şuuruna vardığımızın da şuuruna varsak”; (bu ikinci katlanışla) bizde “Üçüncü bir Farkındalık ve Şuur” oluşturmak mümkün mü acaba?
Şuurumuzun şuurunda olduğumuzun şuurunda olsak; yani şuurumuzda, İkinci bir Katlanış (kendine dönme ve yöneliş/bakma) ve farkındalık daha olsa ne olur? Yani: Şuurumuzun farkında olduğumuzun da, farkında olsak; böylece, bizde oluşan bu “Üçüncü Şuur”la; bizde, yani algı ve zihnimizde, nasıl bir açılım ve aydınlanma olur? Olacak/olabilecek bu açılım/inkişaf ve uyanışın sonucunda, çevremizdeki nesneleri farklı mı algılar veya anlamlandırırız acaba? Meselâ: Eşyayı, 8K ve 5 boyut mu görürüz veya eşya, gözümüzde silikleşir; yani eşyayı HD yerine SD mi görmeye başlarız ve bunun yerine, sadece “ân’lık var-yok” olan, “ân zaman / mekân” piksel veya “parça – dalga” titreşim ve dalgalanma frekansları mı görürüz?…
Ve bu sorular kadar önemli diğer bir soru: Bu İkinci Katlanış sonucu bizde oluşacak bu Üçüncü Şuurla; çevremizdeki gerçekliğin, nesne ve olayların; fizikî mahiyet ve özelliklerini değiştirebilir veya çökertebilir miyiz; yani yaşadığımız bu Fizikî Madde Gerçekliğini, eğip – bükebilir miyiz? Ve diğer önemli soru: Gerçekliği ya varlığın yapı ve dokusunu, hiçbir enerji ve kuvvet harcamaya gerek kalmadan; yani bir “bilgisayar komut – program ve yazılımı” gibi, sadece bir “ilim ve irade ve emir”le, değiştirebilir miyiz? Çünkü: Rü’yalarımızda, rü’yada olduğumuzu fark ettiğimiz zaman; yani şuurumuzun kendisine yaptığı birinci katlanışta; kazandığımız bu yeni bilgi ve farkındalık, hiçbir enerji ve kuvvet harcamamıza gerek kalmadan ve zorluk yaşamadan, kolayca; rü’yadaki vücudumuzu yönetme kabiliyeti kazandırıyor bize. İşte bu uyanıklık âlemimizde de, şuurumuza, yapacağımız ikinci bir katlanma ve bükülmeyle, kazanacağımız bu yeni farkındalık ve his sonucu; bu Fizikî Gerçekliği de, hiçbir enerji ve kuvvete gerek kalmadan, sadece “isteme” veya “irade etmek”le değiştirebilir miyiz acaba?
Yani yukarıda dedik ya: Rü’yadayken, nasıl rü’yada olduğumuzu farkettiğimizde; bizde bir inkişaf ve uyanış gerçekleşiyor ve bunun sonucunda, rü’yadaki “gerçeklik” çöküyor ve uyanıyoruz veya literatürde “Lucid Rü’ya” dedikleri, yani rü’yamızda uyanmamayı tercih ederek; bunun yerine, rü’yamızdaki gerçekliği, sınırlı da olsa kontrol etmeye başlıyoruz. [“Belli sınır” derken; rü’yada, içinde bulunduğumuz sahne ve dekoru belki değiştiremeyiz ama kendi üzerimizde yapacağımız tasarrufla (meselâ uçarak) başka bir sahneye geçebiliriz.] Meselâ: Uçmak isteyip, uçar veya birisiyle görüşmek isteyip, görüşebilir veya istediğimiz bir yer – zamana, hemen gidebiliriz. Öyle de: Uyanıklık âleminde; şuurumuzun, şuurunda olduğumuzun şuuruna varmak için; şuurumuza ikinci bir katlanış yaparak, bizde “Üçüncü bir Şuur” meydana gelse; oluşan bu ikinci farkındalıkla, bu dünyadaki madde ve gerçekliği de; hiçbir kuvvet harcamadan ve zorlanmadan (tıpkı rü’yalarımızda olduğu gibi) çökertebilir veya kontrol edebilir miyiz?
Meselâ: Yerçekimine karşı bir herhangi bir enerji ve itme kuvveti uygulamaya gerek kalmadan, havalanabilir miyiz? Çünkü bu, şu ânki şuur ve bilgi seviyemizle bile mümkün:
Meselâ: Belki günün birinde; yerçekimi kuvvetini geçirmeyen bir zırh ve kalkan veya element ve alaşım yapabiliriz. Böylelikle, yerin çekiminden kurtulduğumuz için; hiçbir enerji ve itme kuvveti uygulamaya gerek kalmadan, otomatikman havalanırız.
Veya: “Yerçekimi (kütleçekimi)” ismi verdiğimiz ama nasıl çektiğini (kementle mi, yoksa ağzıyla, nefesini içe çeker gibi mi?…) bilmediğimiz ve hiçbir şekilde görmediğimiz ve neyden oluştuğunu da bilmediğimiz (graviton, bir varsayım) ama madde üzerindeki etkilerine bakarak, “kütleleri birbirine çeken ve bağlayan bir etki ve kuvvet olmalı” diyerek, varlığına inandığımız (aslında, mahiyet ve özellik olarak; “kuvvet”in görünmesi mümkün değildir; çünkü kuvvetler, sadece madde üzerindeki etki ve te’sirleriyle bilinir ve ölçülür); üstelik Relâtivite Teorisine göre, böyle bir “kuvvet (kütleçekimi)” olmayıp; kütlelerin birbirlerine yaklaşmasını nedeninin, birbirlerini “çekmeleri” değil de; uzay-zamanın eğilme – bükülmesiyle, gökteki seyyarelerin o yolu takip ettiği; yani uzay-zamanın geometri ve topografyasının bir sonucu olarak, seyyarelerin birbirine yaklaştığı (ve bizim bunu ‘seyyareler birbirini çekiyor’ zannetmemiz…)…
Elhasıl bütün ihtimâl ve teorilere, bir de; “kütleçekimi”nin ve diğer 3 temel kuvvetin; maddeleri birbirine bağlayıp; böylece, canlı bir insan bedeni gibi; aralarında bir tevhid ve vahdet oluşturan bir “emir ve kanun”; yani bir nevi “kod – komut – program”; yani bir nevi “kanun ve irade ve ruh” olabilme ihtimâlini de; yeni bir hipotez veya teori olarak ekleyip, bir de bu ihtimâl ve nazarla bakarsak; bize açılan yeni ufuk şu olur:
“Madde, şu ölçü ve kural ve kanuna göre hareket etsin” emir ve irade ve kanununun; bir bilgisayar kod ve yazılım ve programı gibi, madde üzerinde gerçekleşip, uygulanmasını; yani kâinatın “işletim sistemi”ni biz, “mikrodan – makroya tüm maddeler arasında, yatay bir kuvvet ve etkileşim var” zannıyla okuyor veya algılıyor olabiliriz. Ve bu algı ve paradigma ve önkabül üzerinden; “ateist-deist ve materyalist, natüralist ve determinist” bir evren tasavvur ve hikâyesi yazıyor olabiliriz! Yazdığımız bu senaryoya göre de; evrendeki madde ve kuvvet ve sebeplere, taşıyacaklarından çok daha fazla bir rol ve kuvvet vermiş olabiliriz! (Ki öyle.)
Bu teori veya hipotezde dikkat edilmesi gereken en önemli nokta şu: Biz bu örnek ve evren modeliyle; evren ve içerisindekileri, bir temsil ve simülâsyona benzetmiyoruz; yani evrenin, bir simülâsyon olduğunu imâ ve iddia etmiyoruz. Bu teori ve temsil – misâlle anlatmaya çalıştığımız şu: İlm-i İlâhî‘nin, kâinattaki yansımâ ve tecelli – tezahürlerini görüp, buna “bilgi – bilim” ismi vermişiz; İrade-i İlâhî‘nin yansımalarına da, “kanun – yasa” (fizik-kimya, tabiat kanunu) ismi vermişiz; gene Kudret-i İlâhî‘nin yansıma ve etkilerine de, “kuvvet – enerji” ismi vermişiz. Halbuki bu “ilim – irade – kudret“, üçü; tek bir vak’â ve tek bir hakikâtin, farklı senaryolara göre, farklı kamera açı ve kadrajlarından alınmış, ayrı ayrı bir fotoğraf ve görünüş ve görüntüsü. Ve zihnimizde yazdığımız, bir evren teori ve modeli; doğru olduğuna inandığımız, bir evren tasavvur ve senaryo ve hikâyesi ve bu temsil ve senaryoya göre, nesne ve faâliyetlerine verdiğimiz, bir rol ve isimlendirme!… Hattâ; Rabbimiz’in “ilim – irade – kudret”i diyerek, yaptığımız bu üçlü tasnif ve isimlendirme bile; baktığımız, yani şahid olup, müşahede ettiğimiz tek bir hakikâtin; farklı kamera-kadraj ve açı, farklı senaryo-hikâye ve temsili üzerinden çektiğimiz; farklı ve sınırlı görüntü ve görünüş, etiket ve isimlendirmeler! Zaten isimlendirme ve ta’rif – tanımlama dediğimiz şeyin esası da budur; yani had çekme ve sınır koyma…
“Şuurumuzun şuurunda olduğumuzun da, şuurunda değil miyiz zaten?” Değiliz. Biz sadece, şuurumuzun fark ve şuurundayız. Şuurlu olduğumuzun şuurunda olarak, İkinci bir Şuur oluşuyor ve var bizde. Bizde oluşan/olan bu İkinci Şuurla, konuşuyor ve yazıyoruz bunları. Üçüncü bir şuur yok bizde yani…
Allahû Teâlâ, “el” yarattığı insana, o el’in tutma kabiliyet ve kapasitesini de verdiği gibi; “akıl” verdiği aynı insana; o aklın, dışarıdan duyu penceresiyle gelen “bilgi”yi koklayıp – farkedip, tutabilmesi ve kullanabilmesi için de; insana doğuştan verilen/gelen; “doğruluğu kendinden açık olduğu için, doğruluk – yanlışlığı ispat edilemeyen; yani temellendigi daha temel altparca, cüz ve öncülleri olmayan”; “metaaksiyom / aklî ilke ve mantık kuralları”nı ve bunun sonucu, “düşünme / fikretme”yi vermiştir. Bu “ilk bilgi / metaksiyomlar, “bilinçli düşünme”nin öncesinde var ve bu bilgi/metaaksiyomlar olmadan; “ben” bile diyemeyiz; bu metaaksiyomlar, “ben(lik) ve bilinç”ten de öncedir yani. Şuurumuzun kendisine katlanışı, yani kendisinin farkında olması, yani “şuurlu olduğumuzun şuurunda olmak”ı sağladığı / yarattığı için, biz insanlar “akledebiliyor” ve bunun sonucu “ben” diyebiliyoruz…
Burada; şuurumuzun şurunda olmak ve olmamanın sonuçlarından bahsederken; “hipnoz”dan bahsetmeden olmaz. Şöyle ki: Hipnoza sokulan kişilerin de şuurları var ama şuurlarına şuurları yok. Hayvanî Şuur mertebesindeler yani. Tıpkı rü’ya gördüğümüzde olduğu gibi, şuur hâlindeler yani. Burada; hipnozdaki şuurumuzu ve davranışlarımızı kontrol eden ve yöneten; yani bizim uyanıklık hâlinde aktif olan İkinci Şuur ve İrademizin yerine geçen şey, hipnotistin kendisi / kendi şuuru. Hipnotistin emir ve telkinleriyle, biz (yani Birinci Şuurumuz) yönlendiriliyor yani. Belki bu sebepten; hipnozdan uyandığımızda, hipnoz sırasında yaşadıklarımızı, söylediklerimizi ve yaptıklarımızı hatırlamıyoruz. (Hipnotistin, hatırlama telkini yapmış olması, konumuz dışı.) Hipnotistin; bize ne dediği, bize ne gibi telkin ve komutlar verdiğini de hatırlamıyoruz. Tıpkı, bazı rü’yalarımızı hatırlamadığımız gibi… Bu açıdan “hipnoz”; İkinci Şuurumuzun bloke (by pass) edilmesi anlamına geliyor. Yani: Şuurumuzun şuuruna varmasıyla ortaya çıkan İkinci Şuurumuzun, devreden çıkarılma araç-yöntem ve sonucuyla; hipnotize ediliyoruz, hipnoza giriyoruz, hipnoz oluyoruz…
4) Matrix filmindeki Neo’ya hap verilmeden, yaşadığı gerçekliğin bir “rü’ya ve simülâsyon” olduğunun söylenmesi ve onun, buna “ilmelyakîn” inanması – bilmesi; ona, simülâsyonu idrak ve değiştirme gücü vermeyecekti. Yani bu farkındalık ve derin anlayışın oluşması için; illâ simülâsyondan çıkması, yani uyanması gerekiyordu. Ki bu uyanışla ancak; “simülâsyon içi ve dışı” arasındaki farkı, içten duyumsayabilirdi ve bu “hakkâlyakîn” bilgi ve tecrübeden sonra ancak, simülâsyona karşı çıkma, şevk ve motivasyonu artıp; bunun yöntemini, sezgisel bir biçimde, içinde hissetmeye başlayabilirdi…
Çünkü: Rü’ya ve simülâsyondan çıkmadığımız müddetçe; ikisi arasındaki gerçeklik fark ve derecesini, başka bir şekilde öğrenemeyiz ve bilemeyiz. Tıpkı balıkların, doğduklarından beri “suya alıştıkları” (ülfet) ve “suyun dışı”nı bilmedikleri ve ayrıca suyun, kendilerine her yönden eşit basınç uyguladığından dolayı; suyu “farketmemeleri” gibi…
Tıpkı: Bizim hava basıncını ve yerçekimini hissetmememiz gibi veya giydiğimiz pantalon veya oturduğumuz sandalyenin, vücudumuza yaptığı basınç ve etki hissini, bir süre sonra beynimizin dikkate almaması gibi. Yani: Pantalon ve sandalyenin bizde yaptığı etkiye, şuurumuz olmaması gibi…