Yumurtadan Kuş Çıkması; Oluşum mu, Yaratılış mı?

Bilimsellik ve Ürünü olan Bilim’e; “Allah” dedirtmek, Neden Mümkün Değil? (2)

Önceki yazımızda verdiğimiz “su” örneğinde olduğu gibi; “bütün’ün, parçaları’na indirgenememesi ve parçalarıyla nedensellenememesi”; aslında hemen hemen, her “bileşik” için geçerli. Ateist ve materyalist Bilim/sellik’in, Deterministik Gözlük ve bakış açısını bir yere çıkartıp; yeni doğmuş bir çocuğun gözüyle çevremize, tekrar bakarsak; aslında evrenin fizik – kimya ve mantık kurallarına bağlı ve bağımlı olmadığını; daha doğrusu; “nedenler”in, “sonuçlar”ına, “neden” olamayacaklarını, (hattâ, tam tersi şeylere ‘neden’ olmalarının, mantıken daha mümkün ve muhtemel olduğunu) biz de görebiliriz.

Bizim, “Doğa – Fizik Kanunu” dediğimiz şeylere; devamlı ve istikrarlı olmasından kaynaklı ve istisnalarını farkedememekten kaynaklı; zihnî bir sıçramayla, “zorunluluk” atfettiğimizi anlayabiliriz. “Determinizm ve zorunluluk”un; madde ve işleyişinin, “zâtî” bir özelliği değil; varlığa, bizim yüklediğimiz bir sıfat olduğunu farkedebiliriz.

Meselâ: Cansız ve şuursuz (cansız, akılsız, bilgisiz, gözsüz, kulaksız, iradesiz vs.)atomlar”ın biraraya gelmesinden; “hayat ve bilinç, akıl ve irade, görme ve işitme” gibi “özellik ve sıfat”ta organların ortaya çıkması, böyledir. Yani: “Hayat ve şuur, irade ve istek” gibi “soyut” varlık ve özelliklerin; o canlının “somut” yapıtaşı ve “maddî” parçalarına indirgenememesinden kaynaklı, nedensellenememesi böyledir. Yani: “Bütün”ün, onun yapıtaşı olan “parçaları”yla nedensellenememesi ve “cüzleri”ne indirgenememesi; “bileşikler” için geçerli olduğu gibi; canlı “organizmalar” için de geçerlidir…

Önceki yazımızda: “Ateist ve materyalist, determinist ve natüralist Bilim”in; aslında olayların “açıklama”sını vermediğinden ve “neden” diye gösterdiği şeylerin de, “neden” olmaktan çok uzak olduğundan bahsediyorduk. Yani: “Bilimsellik Felsefesi”nin ürün ve sonucu olan “Bilimsel Bilgi”; evren ve evrendeki olayların; “neden – nasıl – niçin”ini çözmüyor. Yapabildiği ancak; o da yanlışlarla mâlûl, eksik ve nâkıs bir “tasvir”dir! Yani “Bilimsel Açıklama” denilen şey: Olayların tasviri olup; bu tasvir de, temelde; “nedenselleme”, yani: Neyin, neyden önce – sonra geldiğinin, tespit ve ifadesinden ibarettir…

Meselâ, Bilim/sellik’in: “Gezegen ve yıldızlar, ‘kütleçekimi’ sebebiyle; uzay boşluğunda durur ve döner” ifadesini kitaplardan okur ve: “Ne güzel, Bilim bunu da çözmüş. Olayın, neden – nasılını, bilimsel olarak açıklamış…” deriz. Fakat, bu Bilimsel tasvir ve ifadedeki; subliminâl mesaj ve yönlendirme, zihinsel manipülâsyon ve illüzyon; dil ve mantıksal eksik ve yanlışlarıhiç farketmeyiz!

Eksik ve yanlış” derken; yani “kütleçekimi” dediğimiz kuvvet; adı üstünde, sadece “çeker!” Bilim/sellik’in anlattığı gibi öyle; gezegen ve yıldızların, dengeli bir tarzda dönmelerini ve uygun bir hatta (yörüngede) hareketlerini ve ölçülü olan sürâtli hareketlerini sağlayamaz! Bütün bunlara, “neden ve sebep” olamaz! Çünkü: “Kütleçekimi” sadece “çeker”, o da çektiği yere kadar!

Yumurtadan Kuş Çıkması; Oluşum mu, Yaratılış mı? yazısına devam et

Bilimsellik ve Ürünü olan Bilim’e; “Allah” dedirtmek, Neden Mümkün Değil? (1)

Başlıktaki soruyu, şöyle de dizayn edebiliriz: “Bilimsellik Felsefesi” ve sonucu olan “Bilim” ve ürünü olan “Bilimsel Bilgi” ve “Bilimsel Yöntem”; madde ve evrenin tüm sırlarını çözse bile; gene de, neden “Allah”ı bulamaz? Madde ve evrenin, en dibine de ulaşsa; yolu, niçin “Rabbimiz”e çıkmaz?!

Sorumuzun, kamera ve kadrajını biraz değiştirelim: Bilimsel bir makale veya kitapta; “Rabbimiz” ve “melek, ahiret, kader, sevk-i İlâhî, ilham, rızık, ni’met, Allah’ın kanunu” gibi kavramlar neden geçmez ve “Bilimsel” kabul edilmez?

Bunun yerine, neden: “Sebepler yapıyor; neden-sonuç mekanizmasıyla, otomatik olarak ve faile gerek kalmadan, kendi kendine oluyor… İlâhî değil, tabiî… Sevk-i ilâhî ve ilham değil, sevk-i tabiî ve içgüdü… Yaratma değil, oluşum… İlkel zamanlarda, sebep ve mekanizması bilinmediği için; Tanrı’nın fiili ve eseri ve ni’meti olduğuna inanılan ‘yağmur’; burada görüldüğü gibi; doğal mekanizmaların, mümkün ve olağan bir sonucu olup…” gibi “ateist ve deistik” kelime ve ifadeler, “Bilimsel” kabul edilir?

Bilim/sellik”in; Rabbimiz’i, evrendeki herşeyin “fail ve müessiri” olduğunu kabul etmemesini geçtik; “kabul etmemesi” neyse de, bir de, kendine çizdiği yöntem ve sınırları aşarak, “reddetmesi”ni de geçtik; peki, Rabbimiz’i niye “nedenlerden bir neden” olarak bile kabul etmez?

Kitabın ortasından konuşursak: “Bilimsellik Felsefesi” ve ürünü olan “Bilim” ve “Bilimsel Bilgi”nin, ana aksiyom ve temel paradigmaları; neden “Ateist ve Deist”tir? Son üçyüzyıla damgasını vuran Modern Bilim; neden, bu “felsefî inançlar”ın tarafında olup; savunuculuğunu yapmaktadır? Kısaca: “Bilim ve Bilimsellik”; neden “Ateist/Deist ve Materyalist, Determinist ve Natüralist”tir!? Diğer tabirle: Kâfir / Müşrik ve Maddeci, Esbabperest ve Tabiatperesttir!

Meselâ: Neden “Bilim/sellik”; herhangi bir gözlem – ölçüm ve deney sonucunda elde ettiği bilgiyi: “Allah, şöyle yapıyor / yapar… Şöyle inşa ve icad eder… Bütün bu işleyiş; Rabbimiz’in fiili ve eseri ve ni’metidir… Rabbimiz, iradesiyle; Güneş’in dünyaya uzaklığını, şu kadar milyon km. ayarlamış olup; bundan amacı / (gaye nedeni) de şudur… Diğer maddelerin aksine, suyun donunca genleşme ve kütlesinin seyrelerek, hafifleşmesinde; Rabbimiz, şu amaçları irade etmiştir…” şeklinde tasvir ve ifade etmez!

Sonuçta, ortada; canlı – cansız herşeyin, sanki kendi aralarında anlaşmışlar gibi; birbirlerine faydalı olacak şekilde hareket ettiği ve konumlandığı; hikmetli ve ölçülü bir durum var! Bu, birleşik ve senkronize, uyumlu ve hikmetli işlerin; cansız ve bilinçsiz  “madde” veya “atomları”ndan kaynaklandığına ihtimâl vermek, herhâlde mantıksızlık olur!

Yani: Bu durum; “neden – sonuç” ilişkileriyle de, rasyonalize edilemez ve açıklanamaz. Çünkü: “Neden” olarak isimlendirdiğimiz “madde, atom, tabiât, içgüdü, tesadüf, zorunluluk, adaptasyon, mutasyon, fizik kanunu” gibi şeyler de; cansız ve bilinçsiz! Üstelik, bunların bazıları “şey” bile değil! Yani: Bazılarının, zihin dışında, haricî bir karşılıkları bile yok! Parmakla gösterebileceğimiz; dışsal bir somutluk ve gerçeklikleri bile yok!

Yani: “Bilimsellik Felsefesi”nin, gözleyip – ölçtüğü herşeyi, “failsiz / faili yok (ateist)” veya “varsa bile karışmıyor (deist)” gibi ve “Yatay Neden – Sonuç İlişkileriyle” şablonize etmesi, evrende olan hiçbirşeyi çözmüyor ve açıklamıyor! Bilâkis; “ateist ve deist inanç ve inançsızlığına”, evrenden elde ettiği “bilgi”yi alet ediyor. Ve, sanki bu “felsefî inanç/sızlıklar” doğruymuş ve gözlem – ölçümlerle de kanıtlanmış gibi; bu altmesaj ve fon eşliğinde dizayn ettiği “Bilimsel Bilgi” ve tasvirlerle; zihnimize, sahte ve hayalî bir evren tasavvuru inşa ediyor!

Halbuki, en basit bir resmin bile; fail olan “ressam”ı olmadan; “fırçanın hareketleri, boyaların rengi, tuvalin şekli, fırçayı harekete geçiren kuvvetler” gibi gözlem – ölçüm verileriyle; “neden – nasıl”ını çözemeyiz! O resmi, böyle nedenselleyemez; nasıl olduğunu, rasyonalize edemeyiz!

Bilimsellik ve Ürünü olan Bilim’e; “Allah” dedirtmek, Neden Mümkün Değil? (1) yazısına devam et

Kader ve Özgür İrade İlişkisi

Önceden bildiği için, Yapmıyoruz; Yapacağımız için, Biliyor

İlm-i İlâhî’nin bir nevi olan “Kader” konusunda; Rabbimiz’in, bizim gelecekte yapacağımız bir davranışı, önceden (bizden önce) bilmesinin; bizde, o davranışı yapma zorunluluğu doğurduğu şeklinde; yanlış bir düşünce, yanlış bir inanç var.

Bu inanç, şu yanlış akıl yürütmeden kaynaklanıyor: “Allah’ın bilmesi, bizim bilmemiz gibi değildir ve olamaz. Çünkü: O, bilgisinde yanılamaz ve yanlış bilemez. O hâlde; biz, O’nun bilgisine zıt hareket edemeyiz. Demek ki: O’nun, bizim yapacaklarımızı önceden bilmesi; bizde, o eylemi yapma zorunluluğu doğuruyor. Bu da, irademizin özgür olmadığı anlamına gelir. O hâlde; cüz’i irade ve bu irademizin özgür olduğu, sadece bir illüzyon ve bir yanılsama!”

Evvelâ: “Zamansız ve mekânsız, ezelî ve ebedî” olan Rabbimiz’in, bizim bağlı olduğumuz “uzay – zaman” şeridine ve o şeritteki “şimdiki zaman / ân / mekân” kare / pozlarına bağlı ve bağımlı olmadığı için; “olmuş – olan – olacak herşeyi bilmesi” ve “bilmek”ten öte; “işitip – görmesi”, gayet ma’kûl ve mantıklı. Çünkü: Biz, zaman ve mekâna bağ(ım)lı olduğumuz için; “geçmiş – şimdi – gelecek” ayrımları, bizim için var. Zamansız ve mekânsız, ayrıca ezelî ve ebedî olan Rabbimiz için, böyle bir ayrım ve görecelik yok.

Bize göre ise; henüz “gelecek”te olduğu için, “yaratılmamış” birşeyin; yaratılmadan önce “bilinmesi”, hele “görülmesi” mümkün ve mantıklı değil. Mantıklı gelmemesinin nedeni ise; “sonsuzluk ve zamansızlık” ve “zaman – mekâna bağ(ım)lı olmama”nın, nasıl birşey olduğunu bil(e)mememiz; hattâ bunu tahayyül ve tasavvur bile edemememiz. Bu acziyetimizden dolayı; “an’lık fizikî vücud ve mevcudiyetimiz”in bulunduğu “şimdiki zaman / ân / mekân”ı, “asıl ve mevcud”; bu “şimdiki ân”ımızın dışında kalan, “geçmiş ve gelecek zaman / ân / mekânları”, “gayri mevcud ve yok”; yani “yaratılmamış” kabul ediyoruz.

Kader ve Özgür İrade İlişkisi yazısına devam et

Rabbimiz’in Mutlak İradesi ve Determinizm; başka bir Özgür İrade’yle Neden Çelişmez?

Bu yazı, Felsefe ve Kelâm tarihini meşgul etmiş ve halâ da etmeye devam eden “özgür irade” problemine, bir çözüm önerisi olarak hazırlanmıştır. Geçmiş mirasa baktığımızda; insan iradesinin özgür olup – olmadığı ve mümkünse, bunun nasıllığı; mümkün değilse, nedeni hakkında, epey soru ve cevaplar üretilmiş.

Günümüze kadar verilmiş cevaplardan ayrı olarak; aklen mümkün ve muhtemel bir çözüm de, (Allahu Â’lem bis-savab) şu aşağıda vereceğimiz cevap olabilir. Ama önce, problemi özetlememiz gerekiyor. Bu da, şu gelecek iki soruya indirgenebilir:

1) Rabbimiz’in, “Mutlak ve Sonsuz ve Sınırsız Özgür İradesi” olduğu hâlde; mantıksal bir “çelişki” ve “şirk”e düşmeden, ontolojik olarak ikinci bir “Özgür İrade”nin olması mümkün mü?, Mümkünse, nasıl? Yani: İrademizin özgür olduğunu kabul etmekle; Rabbimiz’in Sonsuz İradesi’ne set çekmiş ve böylelikle “şirk”e girmiş olmaz mıyız?

2) Ayrıca: Eğer evrenin her yerinde, istisnasız “Mutlak Determinizm ve Kozalite” geçerli ve hâkimse; insan iradesinin özgürlüğü, nasıl mümkün olacak? Yani: Nedenlerin hâkim olduğu ve bu nedenleri bizim seçmeyip, sadece maruz kaldığımız bir evrende; irademizi etkileyen / etkileyebilecek nedenlerin, bu etki ve zorlama ve yönlendirmesinden, irademizin bağımsızlığı, nasıl te’min edilecek?

Rabbimiz’in Mutlak İradesi ve Determinizm; başka bir Özgür İrade’yle Neden Çelişmez? yazısına devam et

Tevhid; hem Aklî bir İlke ve hem de Gözlemsel bir Bilgidir (2/3)

Fizikî Varlık ve Hareketlerimiz, Ânlık Var – Yok edilişlerle Gerçekleşiyor

Tevhid; hem Aklî bir İlke ve hem de Gözlemsel bir Bilgidir (2/3)Tevhid; hem Aklî bir İlke ve hem de Gözlemsel bir Bilgidir (2/3)

Önceki Yazımızı şöyle bitirmiştik:

Mahlûkun; Rabbinden, geçici veya kalıcı bağımsız kalabileceği, “kendinden kaynaklı” veya “kendi fıtrat ve mahiyetine ödünç verilmiş”, herhangi bir “kuvvet ve sıfatı, tabiât ve özelliği” yoktur ve olamaz. Mahlûkun “kuvvet ve sıfatlarını” geçtik; o mahlûkun “fizikî varlık / vücud / mevcudiyetinin” bile, Rabbi’nden bir ân bağlantısı kesilmez; aksi hâlde o mahlûk “adem”e düşer, yok olur! Bu, elektriğin kesilmesiyle, lâmbanın sönmesine benzer.

Çünkü: Varlığın, “vücud ve hareket ve eylemleri;” varlığın, içinde bulunup, yer kapladığı “zaman–mekânıyla” birlikte “ânlık var–yok”larla, mevcudiyet ve süreklilik ve devamlılık kazanır. Rabbimizin bu “her ân/mekân” gerçekleşen “ol – öl” emirleriyle; varlığın “var–yok”larında; “yaratma” için ayrı bir irade, “yoketme” için de ayrı bir irade gerekmektedir. [Not: Varlığın “var olması” için irade gerektiği gibi; varlığın “yok(luk) / yok olması” için de, ayrı bir “irade” taallûk eder; “iradesizlik” değil. Yani: Rabbimiz “dilerse yaratır, dilemezse yaratmaz” değil; doğrusu: “Dilerse yaratır, dilerse yaratmaz.”]

Buradan devam ediyoruz:

Diğer evren ve âlemler hakkında (Vahiy ve Hadis’in ve sahih ilham, rü’ya ve keşiflerin bildirdiği dışında) fazla bir bilgimiz yok ama bulunduğumuz boyuttaki, maddî mahlûkatın, “fizikî vücud ve hareketleri”, ân’lık var – yoklar”la gerçekleştiğini, hepimiz görüyor ve tecrübe ediyoruz, fakat farkında değiliz.

Farkında ol(a)mamazın sebebi: İçinde bizle birlikte, tüm varlık yok edildiğinden, bu “yok ediliş ve yokluğa” şahit olamıyoruz. Halbuki fizikî, somut varlığımızın, “ân’lık var – yoklar”la gerçekleştiğini farketmek, zor değil.

Şöyle ki: Bulunduğumuz “şimdiki ân/zaman”dan; “1 saniye”, hattâ “1 ân” önceki ve sonraki zamana gidemediğimiz; yani “ân”lık bile olsa, “geçmiş” ve “gelecek zamana” gidemediğimiz ma’lûm. Demek ki; bizim “fizikî vücud / somut mevcudiyetimiz”, sadece, o daracık “şimdiki ân/mekân”da; yani “ân’lık!”

Fizikî Varlık ve Hareketlerimiz, Ânlık Var – Yok edilişlerle Gerçekleşiyor yazısına devam et

Tevhid; hem Aklî bir İlke ve hem de Gözlemsel bir Bilgidir (1/3)

Tevhid; hem Aklî bir ilke ve hem de Gozlemsel bir Bilgidir

Bilim, her ne kadar Rabbimiz’i ve vahiyle bize bildirdiği “Tevhid Bilgisi”ni; “inanç ve felsefe, metafizik ve dinin” konusu görerek; “bilgi ve araştırma, akıl ve gözlemin” dışına çıkarsa da; yani “Bilim” ve evrenin dışına atsa da; halbuki “Tevhid;” hem mantıkî akıl yürütmeyle elde edilen bir “bilgi ve hüküm” ve hem de evren gözlemlerinden elde edilen, “ampirik bir bilgi ve keşiftir.”

Hem, zaman ve mekândan bağımsız Rabbimiz’in varlığının “Sonsuz ve Sınırsız” olması; yani herşeyden daha “aşikâr ve alenî ve somut” olması; yani “sonsuz zahir (Ez Zâhir)” olmasından kaynaklı (yani O’nu farkedip – görebileceğimiz gözlem ve ayırdedici kıyas noktası olabilecek “misli ve misâli, eşi ve benzeri” ve de “zıttı” olmaması nedeniyle ve gene “sonsuz–sınırsız” olması nedeniyle; “içi – dışı, sağı – solu gibi nisbetler” olmamasından kaynaklı,) bize “sonsuz bâtın ve gizli (El Bâtın)” olması nedeniyle; O, biz “sonlu – sınırlılar” açısından “metafizik” olsa da; O’nun “fiil ve eserleri” metafizik değil, inanan – inanmayan herkes görüyor!

Gördüğümüz “fiil” ve sonuçları olan “eserlerin”, göremediğimiz Rabbimiz’e “delil” olması; (tabiri caizse) bir benzetmeyle, analojik olarak: Tıpkı, beş duyumuzla hissedemediğimiz (veya farkedemediğimiz) “yerçekimi (kütleçekimi)” gibi bir kuvvetin, “var olduğunu” ve “özelliklerini;” kütle üzerindeki etkilerine bakarak bilebilmemize benzer.

Veya uzak geçmişte olduğu için; Bilimsel olarak gözlem ve ölçme, deney ve tekrar yapmamızın mümkün olmadığı “Big Bang”in olduğuna; evrende gözlediğimiz “Kozmik Fon Radyasyonu” gibi bazı delillerden ulaşmamıza benzer.

Halbuki “Tevhid;” Big Bang gibi, zamanın bile olmadığı uzak geçmişte yaşanan bir olay da değil. Yani “tevhid;” şimdi/şurada dahi, her daim gerçekleşen bir olay. Mikrodan makroya, her zaman/mekânda, devamlı gerçekleşen bir işleyiş; “yerçekimi” gibi bir kanun.

Tevhid; hem Aklî bir İlke ve hem de Gözlemsel bir Bilgidir (1/3) yazısına devam et