DOSYALAR
Metabilgi - Metabilim Yazıları.
İSLÂMİYET'İN DOĞRU OLDUĞUNU "BİLİYOR" MUYUZ, YOKSA "İNANIYOR" MUYUZ?
Nasıl ki "hareket" varlığın varlık şartı, aynen öyle de "inanmak"ta insan olmanın (akıl - bilinç sahibi olmanın) ayrılmaz parçası. Hiçbir şeye inanmayan, hiçbir şeyi "doğru" kabul
etmeyen insan yoktur ve olamaz. Kimi putlara inanır, kimi hıristiyanlık, yahudilik veya budizm, taoizm, hinduizme. Kimi tabiat anaya, kimi herşeyin tesadüf ve rastlantıların eseri olduğuna inanır. Agnostik veya
septik görünenler ise hiçbir şeyin bilinemeyeceğine veya kesin bilinemeyeceğine (bu sonuca hangi gözlemleyip, doğru olduğuna inandıkları bilgilerden vardıysalar!) inanırlar. Kimi Allahu Teâlâ varsa bile,
insanların ve kâinatın iş - işleyişine karışmayacağı inancındadır. Kimi uzaylıların olabileceği ama Rabbimiz'in ol(a)mayacağı inancındadır...
Bilimsel Bilim'in Metafizik teorilerine, "teori"den fazla değer verip, iman etmiş olanlar ise daha başka şeylere inanırlar. Meselâ "var, yok; yokta var olmaz" diyerek, "madde -
enerji yaratılmamış ve yok olmayacaktır, yani madde ezelî ve ebedîdir" gibi teorilere iman ederler! Yani başlangıç ve sonu olmayan ezelî Rabbimiz'i kabul etmektense, madde - varlığa ezeliyet vermeye
çoktan hazırdırlar! Başlangıcı olmayan Rabbi "aklım almıyor" diye kabul etmeyenler, bunu (hem de delilsiz olarak) maddeye vermekte bir tutarsızlık görmezler!...
Bilim'e hâkim olan ateist ve materyalist felsefenin dayattığı diğer dogmatik inançlara örnek olarak: Herşeyin tesadüf ve rastlantıların maddeyi birbirine çarpıştırması ile
oldurduğuna inanmak! Onlar bu muhteşem kâinatı tesadüfün inşa edebileceğinin mümkün olduğuna ve şu anda kâinatın da bu "mümkün"ün gerçekleşmesi olduğuna inanırlar! Bizim tesadüf tanımımıza göre,
"tesadüf", belli bir kanunla mukayyed olmayıp, ara sıra olan, beklenmedik şeylere denilir. Fakat bunların "tesadüf"ü bizimkinden birazcık farklı! Onların tesadüfü halâ devam etmekte (her atışta zarlar hep
düşeş gelmekte!) ve onların tesadüfü pek büyük işler yapmakta (yani her atışta zarlar hep dik gelmekte)! Onların tesadüf inancına göre; tesadüfen halâ ağaçlardan rengarenk tat - kokuda elma, armutlar
çıkmakta; tesadüfen bitkiler halâ (ne yaptıklarını ve sonuçlarını bilmeden) fotosentez yapmakta; tesadüfen hava halâ ihtiyacımız olan oranı muhafaza etmekte! Hasılı herşey dengede, herşey ölçülü; herşey (yap
- boz bulmacanın birbiriyle uyumlu girintili parçaları gibi) birbirlerini tamamlayacak şekilde; olması gereken yerde, olması gereken zamanda, hem de tesadüfen! Ay tam olması gereken yerde; dünyanın eğimi
tam olması gereken açıda; dünyamıza gelen ışınları tanıyıp, bunlardan hangisinin bize faydalı ve zararlı olduğunu bilip, ihtiyacımız olanlara izin veren ve zararlıları geçirmeyen atmosfer tam olması gereken
yerde, tam olması gereken özellik ve oranda, tesadüfen!...
Fakat onlar bu itikadlarına dogmatik bir taassupla yapıştıkları için, inançlarını şöyle revize etmişlerdir: "Tesadüf, evrende bazı zorunluluklar doğurdu ve madde de o zorunluluğa
uymak zorunda kaldı". Peki "tesadüf" denilen görünmez - ellenmez, algılanmaz tanrı, hangi enerjisiyle bu zorunluğu doğurdu, hangi gücüyle maddeyi buna boyun eğdirdi!? Buradan, bu inanç sahiplerinin
"tesadüf tanrısı"nın enerji sahibi olduğunu veya maddeyi bazı kurallara uymaya mecbur edebildiğini öğreniyoruz!... Bununla birlikte, herhangi bir olay - nesnenin tesadüfen, tesadüfî kurallarla olduğunu ispat
edebilmek ilkesel ve teorik olarak mümkün değildir. Örneğin ben kâğıda 5 tane rakam yazsam, siz bu rakamlar arasındaki ilgi - kural, ilişkiyi çözemediğiniz zaman, "bu rakamlar tesafüden, rastgele
yazılmıştır" diyemezsiniz ve bunu ispatta edemezsiniz. Çünkü pekalâ onları zihnimdeki bir kurala göre yazmış olabilirim. 5 tane basit rakam için "tesadüftür" diyemeyen, kâinat için hiç diyememeli!
Bunların diğer bir batıl inancı "herşeyi tabiatın eseri, tabiî görüp, bunların İlâhî olmadığı" inancıdır. "Batıl" diyorum, çünkü "tabiat" diye eşyadan ayrı ve somut, fiziksel ve maddî
bir varlık, güç sahibi bir işgören yoktur! Tabiat, dışsal karşılığı olmayan, sadece zihinde bir "kelime"dir. Tıpkı masallarda adı geçen Anka Kuşu gibi. Realitede, duyularımızın dışında bir karşılığı olmayan
"tabiat", nasıl herhangi birşeye sebep olduğu - olabileceği iddia edilebilir; o soyut, "şey" bile olmayan kavram, maddeyi nasıl etkileyebilir!... (Ağacı ne yaptı?, "Tabiat"., Kuşun sebebi ne? "Tabiat"., "Denizleri,
havayı ne veya kim temizliyor? "Tabiat". Kardeşim o zaman "tabiat" ne! Tabiat dediğiniz şey, zaten ağaç, deniz, hava vs.'nin toplamı değil mi!)
Bilimsel Bilim'in diğer batıl inançlarına örnek olarak: Ağaçların, meyve yapabildiğine ve yaptığına inanmak; cansız atomların birleşmesiyle canlı organizma olabileceğine ve
olduğuna inanmak (parçasında olmayan şeyin, bütününde olduğuna inanmak; yani hayatı olmayan atomların, organizmadaki hayatiyetin kaynağı olduğuna inanmak); hayvanları Sevk-i İlâhî, ilham değil, sevk-i
tabiî, içgüdünün yönlendirdiğine inanmak; D.N.A.'daki bilgi - program, sanki o bilgi bir "kuvvet"miş gibi hücreyi yönettiğine inanmak; dinler genelinde, İslâmiyet'in uydurma olduğuna inanmak (bilim'in
sosyoloji, psikoloji, antropoloji, tarih kitaplarının geneli; dinlerin, insan - toplum ihtiyaç - ürünü olduğunu söyler ve dinleri ayırdetmeksizin öyle konumlandırır); tabiat ve kâinatta görünmez "manevî kanun
(yaptırım enerjisi) - mekanizmaların" saat gibi kâinatı çalıştırıp, maddedeki zerreleri organize edip, maddeyi işlettiğine inanmak...
Bu girişten sonra, gelelim asıl konumuza: "İslâmiyet" bütün bu yukarıda saydığımız dinî - felsefî - bilimsel - ideolojik inanç ve kanaatlerden farklı ve ayrıdır; bu sebepten, biraz
sonra aşağıda bazılarını sayacağımız nedenlerden de anlaşılacağı gibi; dinimiz, "dogmatik - körükörüne inanç" kategorisinde değil, "doğruluğu kesinleşmiş bilgi" kategorisinde olduğu farkedilmeli. Yani
dinimizin diğer herhangi bir (kitaplı - kitapsız; hak - batıl; İlâhî olan - olmayan) din - inançlar kategorisinde olduğunu düşünmek, böyle kategorize etmek yanlıştır. Neden yanlıştır? İşte konumuz bu.
Bir kere, Rabbimiz'in Kur'ân-ı Kerim'de defaatle buyurduğu üzere; O, biz müslümanlardan "körükörüne / ana - baba - çevremizden gördüğümüz" gibi, yani "dogmatik" bir
inanç ve teslimiyet istememektedir. Bunu Rabbimizin Kur'ân-ı Kerim'in 3'te 2'sinde, iman - teslimiyetimizi, kâinat ve nefsimize bakarak delil ve tescil ettirme / doğrulama emir - teşvik - tavsiyelerinden
anlayabiliriz. Zaten mü'min olmanın ilk şartlarından birisinin "Kelime-i Şehadet (Eşhedu en Lâ İlâhe ...)" olması (şahit olup, şahitlik etme; tanık olup, tanıklık etme); yani Peygamber ve getirdiği Kitap -
haberlerin doğru ve kesin bilgiler olduğuna; kâinat ve nefsimizdeki delil - ispatlara bakarak, bizden buna şehadet edip, şahit olmamızı istemesinden de bu anlaşılabilir. Kur'ân-ı Kerim'de; "Kûl" (söyle, anlat,
bildir) emriyle söylenen kelamî (sözsel) varlıklara "ayet" denilmesi ile "Kûn" (ol) emriyle yaratılan Kâinat Kitabı'ndaki kevnî, cismanî varlıklara "ayet" denilmesinden de ("ayet"in anlamı : İşaret, delil, iz, alâmet)
bu anlaşılabilir. Bu, müslüman olmayanları, zorla müslüman etmenin yasaklanmış olmasından da anlaşılabilir. Bu, kitabımızın akıl ve düşünmeye yaptığı emir - teşvikler ve aklı olmayanın dinen sorumlu
olmaması ve peygamber - kitap ulaşmamış insan - kavimlerin dinen sorumlu olmaması gibi hükümlerden de anlaşılabilir.
Konuyu getireceğimiz nokta şu: Peygamber Efendimiz (S.A.V.) ne demişse, Rabbimiz Kur'ân-ı Kerim'de ne buyurmuşsa, istisnasız hepsinin gerek nefis (içimizde) ve
gerekse dışımız (kâinatta) ayet - delil - işaret - karine - ispatları vardır. Bu, inkâr edenlerin neden cezalandırılacağını da açıklar. Çünkü inkâr eden, bile bile inkâr etmiştir! Çünkü kâinatta bu sayısız bu kadar
delil - ispata rağmen ve hem de bu delilleri algılayıp, anlamını anlayacak fıtratta yaratılmışlarken; yaratılışlarında getirdikleri bu özellikleri bozarak, basiretlerini kör etmeleri sonucu, bütün bu delilleri görmemeyi
ve bu yetmezmiş gibi zandan ibaret olan delilsiz başka şeylere inanmayı tercih etmişlerdir! Yani görüp, ısısını hissettiği gündüzün ortasında, göremediği güneşi gözlerindeki zayıflığa vermek yerine, "Gökte
güneş yok, çünkü görmedim" yanlış mantığıyla hareket etmişlerdir! Fakat işlerine gelince, görmedikleri ve hiçbir türlü ispatta edemedikleri "tesadüf, tabiat, ezelî ve ebedî madde" tanrılarını kabul etmekte bir
çelişki görmemişlerdir! Yani güneşi inkâr etmek için gözünü kapama misali, bunca içte ve dışta delile gözkapamışlardır!... İslâmiyet'in hak ve doğru olduğunu inkâr edenlerin, buna gösterdikleri sebepler,
bahanedir! Çünkü dinimizi inkâr etmelerine gösterdikleri mazeretlerin çok daha fazlası; kendi zannî, delilsiz inançlarında vardır! Onlar herhangi bir batıl inanca duydukları inanç ve hoşgörüyü bile,
müslümanlara çok görürler!...
Önceki paragrafta "Peygamber Efendimiz (S.A.V.) ne demişse, Rabbimiz Kur'ân-ı Kerim'de ne buyurmuşsa, istisnasız hepsinin gerek nefis (içimizde) ve gerekse dışımız
(kâinatta) ayet - delil - işaret - karine - ispatları vardır." demiştik. Buradan geleceğimiz nokta şu: Rabbimiz'in varlık ve sıfatlarına ve Peygamber Efendimiz ve Kur'ân-ı Kerim'in Rabbimiz tarafından
gönderildiğine inanmayanların; yani "Rabbimiz ve Peygamber - Kitap yalan olduğuna" inananların; ne bu inançlarını ispat edebilecekleri bir delil ve ne de bizim inancımızın yanlış olduğu gösterebilecekleri bir
delil - karine yok! Bu inançlarını doğrulatabilecekleri herhangi bir delilin olmamasıyla birlikte, böyle bir delili araştırmanın yolu da yok. Yani farzı muhâl evrende itikadlarını ispatlayabilecekleri (hiç değilse doğru
olmasının mümkün olduğunu gösterebilecekleri) bir delil olsaydı, bunu arayamazlardı! Çünkü Rabbimiz'in olmadığının ispatı için tüm uzayları hem teleskop ve hem de mikroskopla, ışığın bilinen - bilinmeyen
tüm dalga boylarıyla ince ince eleyip, gözlemleyip, Rabbimizi keşfedemezlerse ancak bir delil bulmuş olabilirlerdi! Böyle bir araştırma için ne teknoloji ve teknoloji olsa bile insanlığın ömrü yetmez! Bu örnek,
Rabbimiz'in maddî bir varlık olduğu anlamında yazılmadı. Bu örnek sadece, Rabbimiz, melekler, cinler, Cennet - Cehennem, ahiret vs.'nin olmadığına inananların, bu inançlarını ispatlamaktan aciz olduklarını
izah sadedinde yazıldı.
Buradan da konuyu şuraya getireceğiz: Rabbimiz - Peygamberimiz ve Kitabımızın hak ve gerçek olmadığına inananların delil ve ispattan yoksun olması, bunların tüm inanç ve
itikadlarının "zan ve vehim, aklî kurgu ve uydurmalar"dan ibaret olduğunu, yani bu itikadlarına körükörüne bağlandıklarını gösterir! (Evet herşeyin sebebinin Rabbimiz olabileceği ve olduğunu itiraf etmekten
kaçınanlar; herşeye ilâhlık vasıflarını vermek zorundadırlar. Gökteki güneşi inkâr edenler, yerdeki her yansımasındaki milyonlar güneşi kabul etmeye mecburdurlar. Evrendeki tüm fiil - eserlere, maddenin
sebep olduğuna inanmak zorundadırlar! Ressamı inkâr edenler veya yokmuş gibi konuşanlar; resmi, üzerindeki boya - fırça darbeleriyle izah etmeye mecburdurlar!)
Onların zan ve inançlarının doğruluğunu (hatta buna ihtimal olduğunu) ispat edememeleri, onlara tek bir seçenek bırakıyor ki o da şu: Biz delil - ispat - tahkikli inanmış ve buna
şahit olup, diliyle ilân ve ikrar etmiş müslümanların delil - ispatlarını çürütmeye çalışmak!...

BİLİM HAKKINDA DOĞRU BİLDİĞİMİZ YANLIŞLAR
Gerek hazırlanan kitap çalışmaları ve gerekse bu web sitesinde yazılanlar; ne dinî, ne felsefî ve ne de bilimsel bilgi kategorisine girmez. Çünkü "gerçek", gerçektir ve tektir; bilimseli,
dinîsi, felsefîsi ve kişiye göre izafîsi ol(a)maz!
Bu çalışmalarda yöntemim; kâinatta sebebi bilin(e)meyen veya bilimin henüz sebebini bul(a)madığı ve açıkla(ya)madığı olay - olguları Allahu Teâlâ'ya verme, böylece o
açıklanamaz olayın Rabbimizin varlığına delil ve ispat olarak sunulması, böylece o olayın Rabbimiz sebebiyle gerçekleşmiş, yani O'nun fiil - eseri olarak gösterme ve sebepleri bilinenleri de sebeplerin işi
olduğunu gösterme şeklinde değil.
Veya ardarda dizilmiş tren vagonları gibi "şu, şunun sebebi; şu, şunun sebebi; şu, şunun sebebi;..." diye evrenin yaratılışına kadar götüreceğimiz uzun bir sebep - sonuç zinciri
sayarak, "işte bütün bunların da ilk sebebi Rabbimizdir" deme şeklinde değil.
Veya "bilimsel bilim"i, dinden daha kesin ve doğruymuş gibi göstererek, Bilimsel verileri hiyerarşik olarak İslâmî verilerin üstünde göstermek anlamına gelen; İslâmiyet'in
doğruluğuna Bilimden deliller getirmek, bilimsel ispatlar yapmak şeklinde değil.
Benim dediğim : İnançtan bağımsız ve objektif olduğunu iddia eden "bilimsel bilim"in hiçbir şeyin sebebini bil(e)mediği ve asıl sebebini bulamadığı, yani hiçbir şeyi açıkla
(ya)madığı ve çöz(e)mediği yönünde! Yani "bilim"in evrendeki faaliyet ve eserlere sebep olarak gösterdiği şeylerin (bundan sonra "sebepsiler" olarak anılacaktır); bu iş, eser, sonuçları yapabilme kabiliyetleri
sıfırdır!
"Bilim"in yaptığı : Sonuçları yapabilir kabiliyette olduğuna inandığı ve bunun için "sebep" ismi verdiği nesne ve süreçlerin, sonuçları yaptığına olan inancını ispatlamaya
çalışmaktan ibarettir! Aslında gözlemlerinde gördüğü; "şu şundan sonra gelir" şeklinde kâinatta olan şeylerin bir "tespit ve tasviri" olduğu ama gözlemlerini böyle yalın, gördüğü gibi ifadelendirmeyip,
yukarıdaki inancını da karıştırararak; "şu şunun sebep - sonucudur; şu sonucu, şu sebep yapmıştır" diyerek, güya incelediği o olayın İlâhî bir fiil - eser olmadığı, güya tabiatın otomatikmiş gibi Rabbine ihtiyaç
duymadan, bağımsız olarak, kendi kendine işlemesiyle o sonucun elde edildiğini söyleyerek; güya o olayı "yatay sebep - netice münasebetiyle açıklayıp, çözdüğü" imajı vermesidir!
Meselâ "ağaç ve meyve, yaprağı", Rabbimiz tarafından ardarda ve içiçe olarak birlikte ve ayrı ayrı yaratılıp, terkip edilirken; "bilim", ağaç ve yaprak arasındaki zemin ve
zamandaki bu yakınlık ve devamlılığa bakarak; "ağaç sebep, yaprak sonuçtur; yaprağın varlık sebebi ağaçtır" diye gözlemine bir yorum eklemiş, böylelikle gözlem ve incelemelerini bu batıl inancıyla
boyamıştır! Bu batıl inancını kabul etmeyenleri ise, ortaçağın engizisyon zamanlarının karanlık kilise dehlizlerinden fırlamış bir dogmatik olarak niteleyip; evrenin kendisinin gösterdiği gibi (doğaüstü hiçbir İlâhî
güce ihtiyaç ve mecburiyet olmadan) işlediğini kabul etmeyenleri, sanki bu inancı gözlem ve delile dayanan kesin bir doğruymuş gibi, yani "gerçek ve kesin hâkikatin bilgisini verdiğini söylediği" bilim
kilisesinden aforoz etmektedir!
Çünkü sebeplerin, sonuçları yaptığından ve evrendeki olayları açıklamak ve nedensellemek için Rabbimize ihtiyaç ve zaruret olmadığından çok emin! O kadar emin ki, aksinin
mümkün olabileceğine dahi ihtimal vermiyor! Kendine fazla güvenen kibirli aklıyla, güya gerçeğin bilgisini verdiği, veremediklerini de ergeç bulacağı iddiasıyla, gerçeğin bilgisi'ne ulaşmayı kendi tekeline
alarak; gözlemlerini sebep - netice münasebet / illiyeti ile kurgulayıp, resmederek, böylece kâinattaki fiil - eserleri Rabbinden kopartması temel amacı! Bu anlamıyla "bilim"; mülk ile melekût ve Yaratıcı ile
yaratılmış arasındaki bağları kesme veya örtmenin dolaylı ve maskeli yöntemi olmakta! Bu anlamıyla "bilim", genelde ateizm ve materyalizm ve özelde natüralizm ve determinizmin, kendisine meşruiyet
arama çabasının bir ürünü olmakta!
"Bilim", teknolojik başarılarından aldığı referansla bizi büyüleyip; olayları güya kâinatın içindeki "maddî sebep - sonuç münasebetiyle" çözüp, açıkladığını iddia ederek, böylece
kâinatın varlık ve işlemesi için herhangi bir doğaüstü Yaratıcı sebebe gerek ve ihtiyaç olmadığını (yani Rab inancının temelsiz ve delilsiz olduğunu) telkin ederek, gözümüz önünde sahte bir dünya kurguluyor;
algılarımızı bu sahte gerçekliğin doğru olduğu üzerine şekillendiriyor! Herhangi bir fiil - esere İlâhî bir sebep atfetmenin, Rabbimizin işi - eseri olarak görmenin; "bilim"in olmadığı eski zamanlardaki ilkel insan
topluluklarına has bir özellik olduğunu söylerek, böylece, böyle birşeyi îma dahi etmenin, ilkel ve gelişmemiş insanların özelliği olduğunu şuuraltımıza üflüyor!
"Bilimsel Bilim"in diğer bir inancına göre; "Allahu Teâlâ, ahiret, melekler ve hak - batıl farketmez ayırdetmeksizin tüm dinler, insanoğlunun sosyolojik ve psikolojik ihtiyaçları
sebebiyle, insanlarca uydurulmuş ve zamanla gelişip, tek tanrılı dinlere evrilmişlerdir! Bilim'in bu inancına göre; dinler, insanın geçmişte sebebini bilemeyip, açıklayamadıkları veya korkup, kontrol
edemedikleri doğa olaylarını anlamlandırma ihtiyacından doğmuş olup, böylece doğadaki olayları Tanrı(lar)ın işi olarak görmüşlerdir! Tanrı(lar)ı razı edersek, sel gibi afetler başımıza gelmez veya kuraklıktan
kurtuluruz demişlerdir! Bu dinsel inançlar, toplumu belli kurallar altında tutup, kontrol edebilmek için mevcut iktidarlarca da destek bularak, geliştirilmişlerdir! Vs., vs..." İşte tam da bu inancından dolayı "bilim",
kendisinin yazdığı ve kesin doğru olduğuna inandığı için tartışılmasının gayribilimsel olduğunu söylediği kutsal kitaplarında, sık sık şöyle der : "Bilim, hiçbir doğaüstü ve mistik gücü kabul etmez!"
Evet "bilim", Rabbimizi denklem, söylem ve teorilerine dahil etmemeye yeminli olduğu için; herhangi bir gözlem ve deneyin ifadesinde Rabbimiz'e atıf yapmak
"gayribilimsel"dir! Bilimsel bilim'in karakteri olan ateist ve materyalist felsefeye göre, böyle bir ifade ve tespitin "gayribilimsel" olması bizi şaşırtmaz, çünkü dediğimiz gibi bilim'in karakteri budur! Fakat
herhangi bir tespit, tasvir, bilgi ve ifadenin "gayribilimsel" olması, "gayriilmî" ve yanlış olduğu anlamına gelmez! Çünkü "bilim" ile "bilgi" eşanlamlı değildir; "bilim" olsa olsa, "bilgi"yi arama ve keşfetme
yöntemlerinden biri olabilir, fazlası değil! Bilim'in bu kötü huyuna göre, herhangi bir gözlem ve deneyin ifadesinde "tesadüf, tabiat, içgüdü, doğal mekanizmalar, fizik yasaları, ayıklanma - adaptasyonlar", yani
Rabbimiz haricinde her ne olursa, herhangi bir sebepsîye atıf yapmak "bilimsel"dir ama dediğimiz gibi, böyle bir ifade "ilmî" değildir! Çünkü bunların herhangi bir faaliyet - esere, "sebep" olduğu veya sebep
olabilecek varlık ve kudrette olduğunun delil - ispatı yoktur, fakat aksinin delil - ispatı vardır; yani bütün bu bilimsel bilgi ve ifadeler, hakikatte bir zan, bir vehimdir!
İşte daha kuruluş ve yöntem - tanımlarını belirleyiş aşamasında, Rabbimizi ve kâinattaki fiil ve eserlerini baştan kabul etmeyip, reddedeceği kural ve amacı üzerine kurulmuş
"bilimsel bilim". Bu dogmatik önvarsayımın şekillendirdiği amaç ve seçtiği yönteme göre, kâinatı yanlış ve taraflı okuma ve anlamlandırmanın adı olmaktadır! Evet "bilimsel bilim"; kendisine körükörüne
inanılıp, bağlanılmamasını emreden Rabbimizin; yani şahitsiz - şehadetsiz, yani delilsiz - ispatsız, yani yüzeysel ve temelsiz Zât'ına inanılıp, bağlanılmamasını emreden Rabbimizin; Kur'ân-ı Kerîm'deki
sözlerinde de defalarca emrettiği üzere "Kâinatı gezme, görme ve görüp - gözlemlediklerini, okuyup, anlamaya çalışma, yani tefekkür, tezekkür ve akletme" emrini --- bilmeden --- kabul edip, "gözlem ve
deney"i temel yöntemlerinden biri olarak kabul etmiştir. Ama baktığına eğri bakan, ne kadar tarafsız olduğunu iddia ederse etsin, baktığını eğri görür. Zaten olay ve nesnelere "tarafsız" bakmak doğru değildir;
her zaman delil - ispatlı, doğru ve kesin bilgi'den ve iyiden taraf olmalı, bilimin "delilsiz zan" ve "doğruluğu imkânsız vehimleri"nden değil!
Kâinatta gözlediğimiz bir olayı --- bilimin yaptığı gibi --- sebepsilerle ("sebep" olduğuna inandıklarımızla), "sebep - sonuç bağlamına" oturtarak şematize etmek, yani
modellemek ve ifade etmek. Yani kâinatın, gerçekten, zihnimizde inancımıza göre modellediğimiz gibi işliyor olduğuna inanmak ve gördüklerimizi bu algı ve zihin şemalarımızla metaforize etmek; bu
metaforun gerçek olduğunu sanıp, öyle anlamlandırmak ve algılamak; bu tür "bilimsel ifadeleri" okuyan kişilerin (bilinçli inanç ve kültür ve mantık filtrelerine takılmadan) direkt bilinçaltına şu mesajı gönderir ve
işler ve bizi (biz farkında olmadan) programlar : "Gördüğün bu fiil / faaliyet / eser, Allahu Teâlâ'nın fiil ve eseri değil! Bu iş, olayın olması için Allahu Teâlâ'ya ihtiyaç ve gerek yok! Tabiat, tesadüf, kanun gibi
daha başka bir sebeple kendi kendine olması mümkün ve olan da bu mümkünün gerçekleşmesinden başka birşey değil! Yani bu olay, tabiî ve fizikî bir hâdise; İlâhî değil!" Bilinçli antivirüs programlarımıza
takılmayan, bu "yanlış bilgi - inanç virüsü", bu emir - komut veya programcık, bilinçli aklımızın şuurlu farkındalığının filtrelerinden geçerek; direkt şuuraltımıza empoze edildiği için, bu programcığın değişik ifade
ve kanallarca defalarca tekrar ve telkini sonucu, defalarca çalıştırılması, bizim farkında olmadan düşünsel ve sonra duygusal, daha sonra da davranışsal kod ve programlarımızı önce aşındırır ve yıpratır, sonra
zayıflatır; bilimsel ifadelerin defalarca zikredilip, anılma ve tekrarıyla da çatlatır ve kırmaya başlar. Ve yerine, ateist ve materyalist bir patern ve algıyı yerleştirir. Okuduğumuz her bilimsel veya bilimsel dünya
görüşüne göre yazılmış kitap ve gazete, seyrettiğimiz her film, dinlediğimiz her haber; hangi konuda olursa olsun işleniş ve ifade tarzıyla bilinçaltımıza bu tip mesajları gönderip, bizi programlar...
Bundan çıkan endirekt sonuçlardan birisi : İnançtan bağımsız ve tarafsız, yani "nötr" bilgi ve ifade ol(a)maz. Yani bir bilgi, veri veya ifade biçimi; İlâhî bir atıf taşımıyorsa;
dünyevî ve maddî bir sebebe atıf yapmak zorundadır, ateist ve materyalist inancın paradigmalarına göre temellendirilmiş olmak zorundadır! "Tabiat Kanunu, İlâhî değil-tabiî, şans eseri kurtuldu, tesadüfen
oldu, fizik - kimya kanunuyla oluyor, şu sebep - sonuç ilişki ve mekanizması yüzünden oluyor, bu doğanın mu'cizesidir, hayvan içgüdüsel olarak yapar, bu sevki tabiî sebebiyle oluyor, şu sebepten oluyor, şu
kanun sebebiyle, şu madde - enerjinin etki-kuvvetiyle oldu, bundan şu kanun veya mekanizma sorumlu, şu etkiden şöyle bir tepki doğar, atomlar bu prensibe göre hareket eder" gibi; güya "objektiflik" ve
"inançtan bağımsızlık iddia ederek, gözlemleyip, ifade ettikleri nesne ve olaylarda "kendi kendinelik, Yaratıcıdan kopukluk ve otomatiklik ifade eden" sözler, bu çeşit bilgi - inanç virüslerine örnek olarak
verilebilir!
Çoğu bilim kitabında görüldüğü gibi; "bilimsel bilim", konusunu ölçülebilir ve algılanabilir ile sınırlı tutar, fakat ölçülemeyen ve algılanamayan Rabbimiz hakkında da fikir ve
inançlarını belirtmekten geri kalmaz! Bilim, gözlediği herşeyi gene madde içinde bir sebeple ilişkilendirerek, sebeplendirir ve Rabbimize olsa olsa ve belki kâinatı yaratıp, kurallarını koyan ve otomatik saat
gibi kendi kendine işlemesine bırakan bir "ilk sebep / ilk muharrik" rolünü verir! Yani kâinatın başlangıcı için de bir teori uydursalar, ilk sebebe de gerek kalmayacak! Nitekim böyle teorileri, daha doğrusu
spekülâtif düşünce tarzları var! Aslında "yaratılmamış, yani başlangıç ve sonu olmayan bir Rabbi" kabul etmektense, kâinat ve maddenin yaratılmamış, yani başlangıç ve sonu olmadığına inanmaya çoktan
hazırdırlar! Yani bu İlâhî özellik ve sıfatları, "madde"ye vermeyi ve öyle inanmayı daha mantıkî ve bilimsel buluyorlar! Bu inançlarına kâinatta hiçbir delil - ispat, hatta karine olmamasına rağmen; hatta tam tersi
delil - ispat ve karineler olmasına rağmen!...
Bu çalışmalarda ifade etmek istediğim : "Bilim"in incelediği faaliyet ve eserlere "sebep" olarak gösterdiği şeylerin (atom, toprak, tesadüf, tabiat, içgüdü, kanun, madde -
enerji, mekanizma gibi) aciz, cansız, şuursuz, kör ve cahil olduğu (hatta bu "sebepsi"lerin bazılarının zihin ve isim dışında, var bile olmadığı); fakat kendine "zemin ve zaman olarak bağlanmış" ("illiyet"
anlamına gelen "sebep - sonuç olarak nedensel olarak bağlanmış" değil) eserlerin muhteşem olması sebebiyle; kâinattaki varlık ve olayların sebebinin görünenlerden başkası olduğu bilgisi üzerine kurulu.
Meselâ mikro ve makro evrende görünen madde - enerjiyi organize edip, birbirine tutarlı ve uygun olarak bağlayan ve işlemesini sağlayan, evrendeki "bilgi / enformasyon", maddeye indirgenemez, yani
maddesel nedenlere bağlanamaz; çünkü "enformasyon", maddî ve fiziksel değildir ki, maddeden doğsun ve maddenin eseri olma ihtimali olsun!
Veya ağaç, elmanın sebebi değil; çünkü "ağaç"ta Rabbimiz tarafından ve ağaç tezgâhındaki "elma" da Rabbimiz tarafından ayrı ayrı yaratılıp, inşa ediliyor! Gözlemsel olarak,
ağaç ve elma arasında sadece "zemin ve zamanda bir yakınlık" ve içiçelik, birliktelik var. Bu yakınlık ve ardardalığın devamlı surette vuku bulmasından; "elma ile ağaç arasında sebep - netice (illiyet) ilişkisi
var" demek, gözlemden çıkartılan yanlış bir anlam, yani ispatı olmayan bir zandır! Tıpkı anne karnındaki bebeğin sebebi (yani yapan, iş gören, fail) anne olmadığı gibi; çünkü anne bebeği imâl etmiyor, anne
sadece günlük yaşamına devam ediyor, bebeğin kaşını - gözünü takmıyor, hücreleri bölmüyor, organize etmiyor; hatta neyin - nasıl olduğu hakkında bilgisi bile yok ve hatta içinde bütün bu olanların olurken
farkında, şuurunda bile değil! Aynen bunun gibi, ağaçta meyvesinin ve yumurtada içindeki kuşun sebebi değil!
Bununla birlikte "bilim"in herhangi birşeyi sebep - netice ilişkisiyle ifade etmesi (determinizm ve nedensellik), tavuk - yumurta kısır döngüsüne de yol açar! "Ağaç mı, elmanın
sebebi; elma mı (elmadaki çekirdek), ağacın sebebi" gibi. Bu örnekte de görüldüğü gibi; gözleme başlama zaman ve yerimize göre "sebep ve netice" ismini verdiğimiz nesneler devamlı değişiyor! Yani
önce ağacı gözlemişsek; ağaç, elmanın sebebi oluyor. Önce elmayı gözlemişsek; bu sefer elma, ağacın sebebi oluyor! "Sebep" ve "sonuç" ismi verdiğimiz nesnelerin baktığımız yer ve zamana göre
değişmesinin tek anlamı var, o da : "Sebep - sonuç" gibi kavramlar, zihnimizdeki inançların şekillendirdiği kurguların gözlemlerimize uyarlanması ve giydirilmesi ve öyle de anlamlandırılmasından başka bir
şey değildir! Yani "sebep - sonuç", zihnimizin dışında somut ve fiziksel karşılıkları olmayan, basit birer isimlendirmelerden ibarettir!
Bu isimlendirmeler basit birer kurgu ve modelleme olduğu için, ben keyfime göre bunları değiştirebilirim ve böyle bir değişikllik yanlışta olmaz. Örneğin şöyle bir sebep -
sonuç kümesi de pekalâ doğrudur : Meselâ "toprak' sebep, 'ağaç - elma' sonuçtur" gibi. Elhasıl "sebep - sonuç" kavramları, gözlem ve algılarımızı sınıflandırmak ve ifade etmek için, yani pratik amaçlarla
kullandığımız isimlendirmelerden ibarettir; yani dışsal bir somutluk ve fiziksellikleri yok!
Yukarıdakinden farklı olarak, şöyle bir sebep - sonuç teorisi de kurgulayabilirim : Nasılki masa imal eden bir marangoz, masayı ya kendisi kullanmak veya başkasına satmak
veya vermek veya hünerini göstermek, hasılı kendisini masa yapmaya iten veya çeken bir amaç ve gaye için o masayı üretir; yani masa yapmak için masa yapılmaz. Bunun gibi; ağaçta, meyve veya ondan
beklenen başka bir fayda için dikilir. Bu öncül ve örneklere göre "sebep - sonuç" teorimizi kurarsak; bilimsel bilimin ağacı "sebep" ve elmayı "sonuç" diye isimlendirmesinin tam tersi olarak; "meyve" ağacın
sebebi oluyor, çünkü ağaçtan beklenen fayda her ne ise ağaç o sebepten dikilir, büyütülür! Bu teorimize göre; "sebep ve sonuç" kavramlarını yeniden tanımlamış olduk. Bu tanımda "gaye sebep" anlamına
gelen "meyve (fayda, amaç)", eyleme geçmeden önceki tasarlamada önce, yaratılışta sonra gelir.
Bu kadar zihnî spekülâsyondan çıkacak sonuç : "Sebep" ve "sonuç" kavramlarını inanç, teori ve modellememe göre yeniden tanımlamama hiçbir mantıkî ve gramatik mâni
yok. Ve bu hipotezime göre "sebep" ve "sonuç" ismini, evrende istediğim nesne veya olaya takabilirim! Gayette bilimsel olur!
Yani "sebep" ismi verdiğimiz şeylerin, "sonuç" ismi verdiğimiz şeyleri yapması "mümkün" ve "yapıyor" diye düşünmemiz için hiçbir mantıkî veya bilimsel gözlem yok ki; "şu
sebeptir, şu da sonucu" diyebilelim! Ama dediğim gibi, inanç ve önkabullerimize göre, istediğimiz kadar teori üretebilir ve evreni yanlış resmedebiliriz!...
Kâinattaki faaliyet ve eserler hakkında "bilimsel bilim"in yaptığı bu gözlem ve bize gösterdiği evren kurgusunu kabul etmeyip, yani zihnimizi bilimin telkin ve illüzyonlarından
kurtarıp, şartlanmamış bir bakışla kâinatı biz de gözlemlesek, aslında hâkikatte hiçbirşeyin birbirine tren vagonları gibi "sebep - sonuç zinciriyle" bağlı olmadığını göreceğiz! Çünkü Rabbimizin evrene koyduğu
kurala göre "birşey herşeysiz ve herşey birşeysiz olmaz". "Ağaç - meyve" örneğine devam edersek; gerçekten ağaç, meyvenin sebebi ve meyve ağacın neticesi olsa; o meyvenin yaratılabilmesi veya inşa
edilebilmesi için dünyanın güneş ve kendi etrafında dönmesi, eğimi, yerçekimi, ısı - ışık, yerden suyun buharlaşması ve yağmur olarak inmesi, rüzgar, güneş ve güneşin bağlı olduğu diğer gezegen - yıldızlar,
onların bağlı olduğu yıldız - sistemler; kısaca 1 adet elmanın yaratılma ve inşası için tüm kâinat fabrikasının çarklarının belli bir düzende işlemesi gerekiyor ki o elmayı üretebilelim! Demek elmaya ağacın
gerçekten "sebep" olabilmesi için, elmanın bağlı olduğu kâinattaki tüm bu şeylere de o ağacın sözü geçmesi ve hükmetmesi gerekiyor, ancak o zaman "ağaç, elmaın sebebidir" demenin mantıksal ve doğru
bir anlamı olabilir!
Demek "elma", kâinat fabrikasında imâl ediliyor; ağaç fabrikasında değil! Demek kâinatın işlemesinin neticesinde elma, ağaç üzerinde yaratılıyor; tıpkı aynı kâinatın
işlemesiyle ağacının da toprak üzerinde yaratılması gibi. Demek elmanın hakiki yaratanı ve sahibi ve sebebi kim ise; kâinatın da sahibi ve yaratıcısı ve yöneteni o olmak zorunda; çünkü elma, kâinat
fabrikasında üretiliyor, bizim ihtiyacımız için dünyaya gönderiliyor! Demek ormanın sahibi kim ise , ormandaki herhangi bir ağacın da sahibi O! Demek kâinatın sebebi kim ise, kâinatın içindeki herbir şeyin
de sebebi O!
Elma veya ağacın sebebi, yani fabrikası tüm evrenken; bilimsel bilim'in "ağaç 'sebep', elma 'neticesidir" diyerek yaptığı hata; tıpkı evimizdeki televizyonun açma - kapama
düğmesine basınca, düğmenin ses - görüntünün gelip - gitmesine sebep olması ve düğme olmayınca televizyondan ses - görüntü alamamamızın, ekrandaki ses ve görüntünün üreteni, imâl edeni, faili, yani
"sebebi"nin açma - kapama düğmesi olduğu inancına yol açmasında düştüğümüz hatadan farklı değildir! Elma kâinat fabrikasında üretildiği gibi; televizyondaki ses ve görüntü de; başta senarist, oyuncu,
kameraman, yapımcı vs. ve sonra verici - alıcı, anten, çevirici vs. (hatta televizyon ve elektriği vs. kimler bulup, geliştirmişse onları da listeye dahil edebiliriz) büyük bir organizasyonun işbirliği ve kuvvetiyle
olabiliyor! Televizyonun açma - kapama düğmesi veya ekranı, hatta televizyonun kendisi, havadaki elektromagnetik ses - görüntülerin bizim algı eşiklerimize indirilmesi için bir sebep olabilir ancak, yoksa o
ses ve görüntüler havada zaten var, onları televizyon üretmiyor!
Çevremizdeki herhangi bir olaya odaklanıp, o gözlediğimiz olayın saniyelik film karelerini kâinattan koparıp, laboratuvar veya zihnimizde tekrar tekrar izleyince, (bu yüzeysel ve
makaslanmış bakışın neticesi olarak) vehim ve hayâlimiz, o olay / eserin, tesadüf - tabiatla olabilirliğine ihtimâl veriyor. Halbuki kâinatı tefekkür ve gözlemde, olay / eserleri tek tek, mekân ve zamandan
koparılmış kısa film kareleri olarak değil; birlikte ve bütüncül düşünmek gerekiyor. Aksi hâlde o kısa filmin, o tek olay / eserin, tabiat - tesadüf - fizikle mümkün olabileceğine dair içimizde bir zan uyanması çok
kolay.
Örneğin, insan, bebeğini emziren bir anneyi gözlerken, o tek olayda; dişsiz bebeğin en gerekli ve sindirim sistemine en uygun rızkı (ben evrendeki hiçbir olayı Rabbimizden
kopuk ve bağımsızmış gibi inceleme ateist ve materyalist tarafında olmamak için "gıda, besin maddesi" yerine "rızık" kelimesini tercih ediyorum, çünkü bu kelime saydam olup, arkasında Rezzakı Hakiki olan
Rabbimin merhametini ve ni'metlerini akıl ve hayalime gösteriyor) annesinin memesinden gelebilmesi ve (bebek, anne karnında parmağını emerek, emmeyi öğrenmiş olduğu için) bebeğin o sütü alabilmesi
gayet normâl ve tabiat - tesadüfe verilebilecek herhangi bir basit olaymış gibi algılayıp, anlamlandırılabiliyor. (Gerçi gözlemimi böyle ifade edince, o tek olayı dahi tabiat - tesadüfe vermenin mümkün olmadığı;
fakat bilim'in, herhangi birşeye Rabbimizi "sebep" göstermeme kararından dolayı, yani olayları Rabbimize vermek istememesinin mecburi sonucu olarak, mu'cizevi ve İlâhî olan olayları, tabiat - tesadüf
çukuruna gömdüğü ve öyle anlamlandırmak ve inanmak zorunda kaldığı anlaşılabiliyor!) Fakat yeryüzündeki tüm anne ve bebekleri ve geçmiş ve gelecekteki anne - bebekleri de hayalimizde biraraya
getirirsek ve buna hayvan yavrularını da katıp, bu muhteşem faaliyet / olayı, hızlı oynayan uzun metrajlı bir filmde seyredersek; hiçbir yere çarpmadan ve umumi dengeyi bozmadan, mermiden hızlı bir şekilde,
boşlukta dönen ve dolaşan dünyamızdaki muhtaç ve zayıflara, yüzyıllardır ve hergün tonlarca sütten ırmaklar aktığını, görebildiğimiz gibi, biraz daah geriden bakarsak baldan, elmadan, armuttan, çiçekten vs.
milyonlarca ırmaklar akıtıldığını, gönderildiğini ve böylece bizlerin doyurulduğunu göreceğiz! Ve dünyada yaşayan trilyarlarca bitki, hayvan, insanın yaşaması ve neslini sürdürebilmesi için olmazsa olmaz olan
gerekli ve zarurî fiilie (rızık gönderme fiili) kâinatta hiçbir sebep bulamayız, ne tesadüf ve ne de tabiatla kendimizi (veya başkalarını) kandırabiliriz!
Yani Rabbimiz balı, ne yaptığını bilmez arıdan; sütü, otlayan inekten; tatlı meyveyi, kaba ağaçtan; yağmuru, yerdekilerden habersiz gökten; (kural olarak; elma, ağaçsız gökten
de yağabilirdi; o zaman bilim, Rabbimizin elmayı yeryüzüne gönderme yeri ve adetine bakıp, bunu "otomatik mekanizma" zannedip, öyle isimlendirecek, yağmurun yağmasına "suyun çevrimi" ismi vermesi
gibi; öyle anlatacaktı!), ipeği ipekböceğinden; kuşu cansız ve gözsüz - elsiz yumurtadan; insanı insan içinden gönderiyor! Bütün bunlar "sebep" değil, Rabbimizin ni'metlerini indirdiği ve kendilerine taktığı
yerler. Yoksa hergün elma başka yerden, yağmur başka yerden, başka hizmetçiyle gönderilse; yani bunda belli bir düzen ve nizam olmasa, elmayı nerede alacağımızı, suyu nerede bulacağımızı bilemez,
bulamazdık!
Şimdi sorulması gereken soru şu : Herşeye kudreti yeten Rabbimizden başka hangi sebep, hangi fail, hangi kuvvet, hangi varlık, hangi şey, hangi etken, hangi mekanizma
yumurtadan kuş çıkarabilir; topraktan rengarenk kokulu çiçekler çıkarabilir; ağaçtan tatlı - ekşi meyveler gönderebilir; insanın içinden insan çıkarabilir; tonlarca suyu arıtır, rüzgâra emredip, taşıttırabilir, sonra
darmadağın edici rüzgâra o yağmur bulutlarını toplattırabilir, ihtiyacı olanlara gönderebilir; hangi tabiat - hangi tesadüf ilâhı Güneş'i küçücük dünyamıza avize ve soba yapabilir; hangi madde - enerji atmosferi
dünyamıza bağlayıp, bize hem yorgan ve hem de kalkan yapabilir!?...
Benim yaptığım; 15 yaşında ve bugünkü aklımızda dünyaya doğan ve "Beni buraya kim getirdi, nereden geldim, ben kimim, gönderenin maksadı ve benden istediği ne!?"
diyerek bunları soran, araştıran veya gördüğü herşeyi uzaydan dünyaya yeni gelmiş bir uzaylı (veya yeni doğmuş bir bebek) gibi hayretle seyreden ve evrendeki faliyet / eserlerin perde arkasındakini ve niçin -
nasılını anlamaya çalışan her insanın yapacağı birşey. Beni harekete geçiren işte bu his!
Ölü bildiğimiz bir insanın hareket ettiğini, elbise biçip, konuştuğunu, etrafını görür gibi hiçbir yere çarpmadan yürüdüğünü görseniz; en makûl ve mantıklı ihtimal olarak aklınıza
ne gelir? Adamın ölmediği ve yaşadığı olur değil mi? Evet, peki adamın yaşamadığını kalbinin atmaması, vücudunun soğuk olması gibi delillerle teyid etseydiniz, bu sefer hangi makûl ve mantıklı ihtimal
aklınıza gelirdi? Yaşamadığından, beyin - kâlp fonksiyonlarının çalışmadıından emin olduğumuz birisi; capcanlı ve şuurlu bir insan gibi davranışlarda bulunuyorsa, bu işleri o gördüğünüz ölü adam yapmıyor
demektir öyle değil mi!? Ölü adamı birisi kullanıp, yönetiyor demektir değil mi? İşte kâinattaki eserlere "sebep" olduğuna inandıklarımız, bu ölü adam gibi cansız ve sağır ve kör, akılsız - şuursuz ve
iradesizdir!... Devamı
Sebepler, Sebep değildir.
Bilim'in Metafiziği
Bilimsel Hurafeler
Bilimsel Bilim'in Batıl İnançları
Yanılsamalarımız veya Sihrin Yapısı
Her Hareket bir Yaratılıştır
Bilimsel Yalanlar
Nokta

NAKİLLER
Bilimsel Bilim'in felsefesiyle ilgili yazı ve incelemelerin bulunduğu başka kaynaklardan alıntılar.
Konuyla ilgili başka yazılara sitemizde yer verilmiş olması, tamamının kabul edildiği anlamına gelmemektedir.
Ateist ve materyalist, natüralist ve determinist Bilim'in hurafe ve safsatalar doğuracağını izah ve ispat eden Risale-i Nur Külliyatı'ndan bazı metinler.
Bilimsel Bilgi ile Fizikî Gerçeklik Arasındaki Mesafe Prof.Dr. Ahmet GÜRSES - Yard.Dr. Çetin
DOĞAR - Yard.Doç.Dr. Mehmet YALÇIN
Bilimsel Bilgi, insan yorumudur. Prof.Dr. Ahmet GÜRSES - Yard.Dr. Çetin
DOĞAR - Yard.Doç.Dr. Mehmet YALÇIN - Yard.Doç.Dr. Ahmet MAVİ
Elmas Teorisi Prof.Dr. Yunus ÇENGEL
Kendi kendine Oluyormuş gibi Anlatmak, Objektif Anlatma değildir Murat
ÇİFTKAYA
Yoksa Modern Bilim bir Hurafe mi? Murat ÇİFTKAYA
Nesnelerin İsim ve Anlamı: Tâlim-i Esma Murat ÇİFTKAYA
İktidarın Tanrılaşması Murat ÇİFTKAYA
Akıl, Gerçeği görebilir de, gizleyebilir de Selçuk KÜTÜK
Gerçeği Görmenin Önündeki Engeller Selçuk KÜTÜK
Bilimperestlerin Yanılgıları Mustafa AKYOL
Bir Ateistin Yanılgıları Mustafa AKYOL
Ateizm'e İman Mustafa AKYOL
Vahiy ve Bilim Mustafa AKYOL
Akıl ve Bilim Gerçekten de 'Mürşit' midir? Mustafa AKYOL
'Nothing Buttery'e Giriş Mustafa AKYOL
Bakmak - Görmek Dr. Furkan AYDINER
Materyalist Bilim "pozitif"mi? Dr. Yamina BOUGUENAYA
Materyalist Bilim: "Negatif Bilim" Dr. Yamina
BOUGUENAYA
Kâinat Materyalizmin Mülkü Değildir Dr. Yamina
BOUGUENAYA
Sebep ile Sonuç Arasındaki Mesafe Dr. Yamina
BOUGUENAYA
Fizik ve Ötesi Dr. Yamina BOUGUENAYA
Tümevarım ve İlliyet Problemi Dr. Yamina BOUGUENAYA
Yeni Bir Bilim Anlayışı Dr. Yamina BOUGUENAYA
Kesretten Tevhide Dr. Yamina BOUGUENAYA (MERMER)
Teolojik Olmayan hiçbir Bilgi yoktur Metin KARABAŞOĞLU
Bilimcilik Yargılanıyor Metin KARABAŞOĞLU
Bilime Nasıl Bakmalı? Metin KARABAŞOĞLU
Yolların Ayrılış Noktasında Bilim Metin
KARABAŞOĞLU
Bilim, Lisan ve Gerçek(lik) Arasındaki İlişki Doç.Dr. Şakir KOCABAŞ
Bilim nedir? Prof.Dr. Bünyamin DURAN
İlim Anlayışı Prof.Dr. Alparslan AÇIKGENÇ
Ene - Tabiat Dr. Hakan YALMAN
Bilimsel Makalelerde Şirk Problemi Prof.Dr. Arif
SARSILMAZ
İlâhî İcraata Biyolojik Perde Prof.Dr. Arif SARSILMAZ
Yeniden İnanmak Dr. Colin TURNER

BİLİMSEL BİLİM'DEN İNCİLER
Aşağıda bilimsel bilimin bazı batıl inanç ve safsatalarına, kendi referans kaynaklarından örnekler vererek, örneklerdeki "bilimsel ifadeleri" gramatik açıdan inceleyip; bu
ifadelerdeki semantik mugalatalarda kendini ele veren metafizik ve politeist (çok tanrılı) hurafelerini göstermeye çalışacağız.
Gökteki güneşe gözünü kapayıp, varlık ve yansımasını inkâr edenler, yerdeki her yansımasını aynı güneş kabul etmek ve bunu ispat etmek zorundadırlar. Aynı bunun gibi,
ilâhlıkta ortağı olmadığı gibi icraatında da ortağa ihtiyaç duymayan Rabbimizin, kâinattaki her fiil ve eserlerini Rabbimiz'den olduğunu bilmeyen, yani herşeyin asıl ve tek sebebinin Rabbimiz
olduğunu kabul etmeyen "bilim", evrendeki her faaliyet ve sonucunu, Rabbimiz yerine "tabiat, tesadüf, doğa kanunu, içgüdüdü, yatay sebep - sonuç ilişkileri" gibi "sebepsîler"e vermek ve öyle de
ispat etmek zorundadır!
İşte konusu olan evreni "yaratıcı ve işleticisi varmış" önvarsayımıyla gözlemediği için, "yaratıcı ve işleticisi yokmuş" önvarsayımıyla gözleme ve öyleymiş gibi anlamlandırma
yanlış tarafında bulunan "bilim" (veya bilimin karakteri anlamına gelen "bilim felsefesi"); Rabbimizin evrendeki faaliyet ve eser - sonuçlarının Rabbimizden olduğunu kabul etmediği, üstelik reddettiği için; tıpkı
güneşin yerdeki her yansımasını aynı sıfatlarıyla büyük güneş kabul etmek zorunda kalanlar gibi, her sebepsîyi "ilâhlaştırmak" zorundadır. Yani sadece Rabbimiz'in olan mutlak kudret, ve isim - sıfatlarını, o
sebepsîlere dağıtmak, aynı İlâhî kudret ve özelliklerinin o sebepsîlerde de var olduğu zannına delil aramak zorundadırlar!
Doğadaki İlâhî eserlerin, yani sebepsîleri aciz bırakan mu'cizevî faaliyet ve sonuçlarının; "tabiî, doğa ürünü, tesadüfî" olduğuna inanan esbabperest Bilim'in kendisine hâkim
olan bu "ateist ve materyalist" felsefe, şu hâliyle gözlemlerinin yorum ve anlamlandırmasında birçok sahte ilâhlar üretmek ve hurafeler doğurmak zorundadır ve öyle de olmuştur! Aşağıda bilimsel bilimin bazı
batıl inanç ve safsatalarına, kendi referans kaynaklarından örnekler göstererek; "bilimsel ifadelerindeki gramatik mugalatalarında" kendini ele veren metafizik ve politeist (çok tanrılı) hurafelerini göstermeye
çalışacağız.
Ayrıca, bilim'in çağımızdaki teknolojik ilerleme ve başarıları, bu batıl inançlarının doğruluğuna delil ol(a)maz. Çünkü bu başarıları, "doğaüstü herhangi bir gücün doğanın varlık
ve işleyişine karışmadığına inanma" batıl inançlarından bağımsızdır. Çünkü bu başarıları Allahu Teâlâ'nın "yasama" yetkisiyle kâinata emredip, "yürütücülüğünü" de bizzat kendisinin yaptığı (bilimsel inançlarını
karıştırarak yanlış bir teşhis ve isimlendirmeyle "doğa kanunu" ismini verdikleri) "Kevnî Kanunları"na uymakla elde edilmiş başarılardır. Yani Rabbimizin Kâinat Kitabındaki (kevnî) emir - kanunlarına uydukları
zaman teknolojide yakaladıkları bu başarıyı, Kitabî Emirleri'ne de (kelâmî - sözsel emirler) uysalar, ahirette de yakalayabilirler.
Bilim'in ateist ve materyalist inancının doğurduğu yanlış bilgi ve inanç virüslerini; ilim kisvesi altında ve teknolojik başarı, illüzyon ve telkinlerinin sihriyle; "bilim(sellik)
şırıngası"yla (zamanında bizim gibi) farketmeden vücuduna almış, akıl ve kalbi hasta insanlara ithaf edilir. Kâlp ile akıl, mülk ile melekût, söylem ile eylem arasındaki bağların farkedilmesi ve yeniden kurulması
dileğiyle, vesselâm...
Öyle "vahiy, peygamber" falan nereden çıkartıyorsunuz. Bak bilim çözmüş!: Din
masallarını insan kendisi uydurmuş, din insan eseriymiş; neyseki bilim gelişmişte doğadaki olayların Allahu Teâlâ ile ilgisi olmadığı anlaşılmış!
Öyle ya bilim geliştikçe, dine ne gerek var!
Bilime göre hak din-batıl din ayrımı yoktur; çünkü hepsi sosyolojik bir unsur olup, insan ürünüdür!
Ama insanın evrimiyle ve bilim geliştikçe, bunlar azalıyor ve azalmaya devam edecekmiş!
Hak din İslâmiyet dahil, tüm tek tanrılı dinler önceden çok tanrılıymış, sonradan tek tanrılıya doğru
evrimleşmişler!
Bilim geliştikçe, dinin hareket ve yaşam alanı kısıtlanıyormuş! Artık dinlerin varlık sebebi
kalmamış, ayakta duran sadece "bilim"miş! Sakın boş bulunupta: "Peki İslâmiyet, Kur'ân-ı Kerîm ve onun bildirdiği diğer hak kitaplar, Peygamberler ne olacak, hepsi yalan mıymış!?" demeyin yoksa
bilimi kabul etmeyen karacahil olursunuz! Dedik ya; ayakta duran ve doğru ve gerçekleri bildiren sadece "bilim"miş!
Hiçbir şey yaratılmıyor, herşey oluşum! Herşey kendi kendini imâl ediyor ve
oluşturuyormuş!
Cevap veremeyince veya Rabbimizi sebep olarak göstermek istemeyince; "Tesadüfen
olmuş/oluyor" de kurtul, hem böylesi daha bilimsel!
Evrenin, Bilimdeki Ontolojik Anlamı: Doğaüstü hiçbir müdahale ve etki olmadan evren
kendi kendine oluşmuş, durup dururken patlamış, tesadüfler çarpıştırmış, vs. vs... Şimdi reklâmlar!
"Bilimsel inançlar"a göre; kâinatın varlık ve işleyişini Rabbimiz gibi doğaüstü gibi bir nedene
bağlamaya gerek yok! Çünkü inançlarına göre; Uzun Zaman + Madde + Tesadüf = Herşey mümkün! Cansız maddeden "hayat" meydana gelmesi; şuursuz maddeden "şuur" çıkması; akılsız maddenin
"bilgi ve düşünce" üretmesi mümkün! Ve -- eğer olsaydı -- "tesadüf"ün doğasının zıttına; birbirleriyle çelişmeyip, birbirlerini tamamlayacak bütünlük ve özellikte biraraya gelip, çalışmaya devam etmeleri
mümkün!... Temelde birbirinin aynı olan 115 küsur elementten, birbirlerinden farklı özellik ve çeşitte trilyarlarca nesne meydana gelmesi mümkün! Bilim'in bilimsel olmayan metafizik inancına göre;
"mümkün"ün sınırı, hayâlin gittiği yere kadar! Hammaddesi aynı olan atomlardan, bu kadar farklı özellik ve karakterde madde çıkması onların aklının rasyonel prensiplerine göre mümkün! Madem rasyonel
kurallara bağlı, deney yapmadan akıl yürütmeyle ne gibi bir sonucun çıkacağını bilin : Herhangi 2 elementin reaksiyona girip - girmeyeceği, girerlerse birleşiminden ne gibi özelliklerde bir yeni madde
çıkacağını, deney yapmadan önce mantıkî akıl yürütmeyle bilin, bu kadar deney için bunca emek - zaman kaybına girmeyin!... Hammaddesi aynı olan atomlardan, bu kadar farklı özellik ve karakterde madde
çıkmasının sizin mantıkî kurallarınıza göre muhal değil, "mümkün" olmasının delil - ispatı nedir? Çevremizde gördüğümüz bu kadar çok çeşit ve sayıda "madde" olması, yani "mümkün"ün vaki olması mı?
Halbuki birşeyin vaki olması o şeyin olmasının mümkün olduğuna delil ol(a)maz! Aksi hâlde, şapkadan tavşan çıkmasını görüp, bunu da mümkün kabul ederdik! Halbuki görece basit atom ve elementlerden,
daha üst organizasyonlar ve sıfatlar meydana gelmesiyle, her ân her yerde şapkadan tavşan -- hatta fil -- çıkıyor!... Atomlar, maddenin inşasında kullanılan tuğlalardır; maddedeki özellik ve sanat ve tesirlerin
sebebi değillerdir; çünkü maddedeki bu özellikler ayrı bir yaratmadır, atomların çarşısında yoktur! Tıpkı Mona Lisa resminin varlık sebebi ve ondaki sanat ve bilgi, resimde kullanılan boya ve tuvale indirgenip,
boya ve tuvalin birbirleriyle olan ilişkisi ve yakınlıklarıyla sebeplendirilemeyeceği illâ fırçayı hareket ettiren Da Vinci olması gerektiği gibi... Şimdi bütün bu aynı maddelerden bu kadar farklı ve zıt özelliklerin
çıkması; bir "mümkün"ün terkip / teşekkülü mü, yoksa bir "imkânsız"ın (yani maddede olmayan ve maddeye -- maddenin atomlarının özelliklerine -- indirgenemeyen) "yaratılması" mı!? Bilim'in güya mantıkî
prensiplerine göre; bütün bunlar bir "yaratılma" değil; sadece bir "terkip ve tahlil"; çünkü "var yok olmaz ve yokta var ol(a)maz", yani doğaüstü bir güç tarafından yaratılmış hiçbir şey yok, yok edilen de hiçbir
şey yok, herşey değişim ve dönüşüm! Bilimsel araştırmalarının sonuç ve yorumlarına karıştırdıkları bu inançlarına göre; gözlemlediklerini buna göre anlamlandırıp, isimlendirirler (ifadelerinde "yaratma"
kelimesi yerine "oluşum" kelimesini tercih etmeleri gibi!)
Bilimsel Bilim'in Metafiziği : Evrende açıklayamadıkları olay ve olguları (Rabbimiz hariç,
başka herşey serbest) hayalî evrenlerle açıklama çabaları!
Bilimsel yönteme göre; evrendeki gözlemlerinde dolduramadıkları boşlukları bakın hangi metafizik
kuramlarla dolduruyorlar! Eee... teorisini kurduktan sonra, iş matematiği buna uydurmaya kalıyor! Kurdukları metafizik model, olay ve olguları açıklasın ve işe yarar olsun yeter; yoksa fiziksel gerçeklikle
uyuşup uyuşmaması önemli değil!
Adaptasyonla herşey mümkün, yeter ki Allahu Teâlâ'yı sebep göstermeyelim!
Büyüklere Masallar!: Döllenmiş yumurta "kendimi savunmak için hidrojen peroksit üretme
mekanizması kurayım" demiş! Ve doğada geçerli olan kanun, prensipler doğanın ürünüymüş! Gözlemlediğin olayların tek ve asıl sebebinin Rabbimiz olduğunu kabul etmezsen, başka sebepsileri
"sebep" olarak kabul etme hurafelerini uydurmak ve öyle de ifade etmek zorunda kalırsın! Bu tür olağanüstü ve inanılmaz şeyler ("cansız nesnelerin konuşması, sihirli yumurta, tabiat ana" gibi) ancak
masallarda olur zannederdik!
Bakın, kuluçkadaki kuşlar yumurtalarını hangi amaçla çeviriyorlarmış! Bu kuşlar benden akıllı ve
bilgili; yerçekiminin yumurta üzerindeki etkisini hesaplıyor, yumurta içindeki maddenin eşit bir şekilde dağılması gerektiğini biliyorlar!Çocuğunuza masal okuduğunuz zaman, bilimsel bir kitap alın oradan
okuyun! Zeki ve kültürlü hayvanlar, plânlama yapan ve güneş ışığından besin-enerji elde etmesini bilme ve uygulama becerisi olan bitkiler, gizli içgüdü mekanizmaları, tesadüf tanrısı vs. hepsi ve daha fazlası
bu kitaplarda!
Bu işleri, nasıl birşeyse heryerde etkin olan "görünmeyen mekanizmalar"
yapıyormuş! Enteresan!
Sebep-sonuç ilişkisiyle açıklayamadığın şeylere "içgüdü/eğilim" de, açıkladın
zannetsinler!
Ah içgüdü sen nelere kâdirsin!
Bölünerek çoğalma hızlı ve etkili bir yöntem olduğu için, şuurlu ve bilgili hücreler bölünerek
çoğalmayı tercih etmiş!
Bakın, linkteki yazıya göre hücrelerin bölünme ve çoğalma nedeni neymiş! Yazıya göre hücre
ve D.N.A.'ları (yani bu kimyevî ve şuursuz şeyler), yaşamlarını devam ettirebilmek için, öyle şuurlu ve hücredeki durumu görür - bilir gibi marifetler sergiliyorlar ki; bu ancak masallarda olur, buna ancak
çocuklar inanır! Aklı, bilgisi, şuuru ve gözü, kulağı olmayan bir özürlü insanın, eline verilmiş bir hazır elbiseyi bile giyebilmesi ve doğru giyebilmesi meçhulken, o insanın kolunda gördüğümüz bir saati veya
vücudundaki herhangi bir hücreyi o adamın yapıp, işlettiğini söylemek ile hücredeki bütün bu işleri hücrenin kendisinin veya parçalarının yaptığını söylemek arasında fark yoktur!
Bilim'in en önemli inanç esaslarından birisi : Canlıların doğada yaşadığı zorluk ve zorunluluk
ve ihtiyaçlar, onların vücutlarında biyolojik organ ve mekanizmaların varlık ve gelişmesine sebep olur! Ve bu değişiklikler, gelecek nesillerine aktarılabilmek için o canlının üreme hücrelerindeki D.N.A.'larına
kadar işler ve kodlanır!
Bakın D.N.A., güya şuur ve bilgi, kuvvet ve iradesi varmış gibi karar verip, emrini
dinletiyormuş!
D.N.A.'da "irade" varmış! İradesiyle insanları üremeye sevkediyormuş! İlginç!
Kimyager hayvanlar, karşısındakine hangi kimyasalın zehir etkisi göstereceğini bilip,
zehir yapmışlar! Acaba bu ifadeleri kullanan bilimadamları, dediklerinin ne manaya geldiğini, sonucun sebebi kabul ettikleri mahluklara hangi sıfat ve özellikleri yüklediklerini biliyorlar mı!? Bu hurafelerini
farkedemeyecek kadar da sihirlenmiş olamazlar! E galiba.
Bilimsel İnanca göre, hayvanlar kendi vücut organları gereksinimlerini kendileri çözümleyip,
üretiyormuş! Açın linkteki yazıyı okuyun, dediklerinden başka bir anlam çıkıyor mu!?
Arılar kovanlarının mimarisi için uzun seneler uğraşmışlar ve deneme - yanılma yöntemiyle, en
ekonomik ve optimum şeklin "altıgen" olduğunu bulmuş ve yuvalarını öyle yapmaya başlamışlar! Geometri bilgilerine şaşmamak elde değil!
Bilim'e göre; canlılar, değişen ortamlara uyum sağlamak için değişik özellikler geliştirmişler!
Değişik kamuflaj metodlarını da (meselâ bukalemun "ben hücrelerimi renk değiştirebilecek biçimde dizayn edeyim" demiş, diğer bir hayvan çeşidi "ben ölü taklidi yapayım" demiş vs.) kendileri bulmuşlar!
Bunu ben demiyorum, "bilimsel bilim" diyor! Rabbimiz'in onları o ortamlara uygun özelliklerde yaratmasına ihtimal bile vermiyorlar, yani teorilerinin doğruluğundan iman derecesinde eminler!
Okyanusların ışık ulaşmayan çok derinlerindeki karanlık sularda, hayatlarında "ışık" hiç
görmemiş, bilmeyen canlılar; üreme, beslenme ve korunma amacıyla: "Işık' diye birşey var, kimyasal reaksiyonla onu yapalım" demişler! "Ne de olsa çok zeki ve bilgiliyiz, yapabiliriz" demişler!
İlâhî Gaye ve İrade'yi nereden çıkartıyorsunuz! Bak bilimsel bilime göre; yeraltı sularının berrak
olmasının nedeni buymuş! Eğer; "asıl sebep, Allahu Teâlâ'nın bizi gökten ve yerden temiz su ile rızıklandırmak istemesidir" derseniz, bunu hiçbir bilimsel dergide yayınlatamazsınız, üstelik sizi bilimsel
ciddiyetten uzak ve çağdışı ilân ederler! Halbuki nasıl ki, "pürüzsüz bir masa" görsek; masanın varlık nedeni 'tahta, çivi, çekiç' ve özelliklerinin sebebi 'zımpara, cila, boya' demek ama asıl ve gerçek sebebi
olan "masa yapmayı amaçlayıp, gerekli aletleri biraraya getirip, o amaca yönelik kullanan marangoz"dan bahsetmemek; hem o usta marangoza ve hem de hayvanlardan ayırıcı bir özelliğimiz olan
görünenden görünmeyeni bilmek olan akla hakarettir! Evet sadece insandır ki, gördüğünden görünmeyeni görür!
Bu bitkiler de çok akıllı ve bilgili canıım! Baksanıza kendilerine faydalı ve zararlı
hayvanları görüyor veya biliyor; sonra kendi aralarında haberleşip, böcek saldırılarını haber veriyor ve kendilerine musallat olan böceklerden kurtulmak için, o böceklerle beslenen başka böcekleri çağırmak
için kimyasal koku yayıyorlarmış! Bütün bunları bu bitkiler plânlayıp, sonra da uyguluyorlarmış!
Çiçekler üremeleri gerektiğini bildikleri için ve böcekleri de tanıdıkları için,
strateji olarak bu işte böcekleri kullanma kararı almışlar. Ve nesillerini sürdürmek amacıyla; böceklerin hoşlandıkları kokuları üretelim ve renkleri alalım, böylece onları cezbedelim demişler!




Soru ve önerileriniz için: Ayhan KÜFLÜOĞLU
Site içeriği, bilgi verilmesi ve kaynak göstermek şartıyla kullanılabilir.
|