Allah; sadece Din Dersinin değil, Fizik – Kimya’nın da konusudur

Yeni bir Bilim Anlayışının İnşasında, İslâmî bir Epistemoloji Önerisi (7)

Rabbimiz olan “Allah”; sadece Din Dersinin konusu olmayıp, Fizik – Kimya gibi, diğer derslerin de konusudur. Çünkü bu derslerde de, Rabbimiz’in evrende görünen “fiil ve eserleri”; bize “ihsan ve ni’metleri” anlatılmaktadır.

Çünkü: Tıpkı, iki boyutlu harflerle yazılan “Teşriî ve Kelâmî” olan, vahyettiği “Kur’an Kitabındaki” âyetlerin okunması gibi; diğerinde de, üç ve daha çok boyutlu yarattığı “Kâinat Kitabında” yazdığı “Tekvinî ve Kevnî Âyetleri” okunmaktadır. Biri, Teşriî ve Teklifî Şeri’ât ve kuralların yazıldığı “Kurân-ı Kerîm Kitabı;” diğeri ise, Tekvinî Şer’iâtın yazıldığı “Kevnî Kâinat Kitabı.”

Ve zaten Kitabımızda ilk vahyolunan “oku” emriyle de, bu 2 kitabı okumamız emrediliyor ama “Bismillâh”la okumamız; daha doğru ifadeyle: “Yaratan Rabbimiz’in adıyla” okumamız emrediliyor. Yani: Kâinatı; Rabbimiz’in yarattığı ve her ân/mekân [yok(luk)tan halk ve icad ve var(lık)tan terkip ve inşa suretiyle] yaratmaya devam ettiği; çok boyutlu ve hareketli bir kitap olarak okumamız ve bu kitaptaki harf ve kelimelerin, suret ve özelliklerinden daha çok; taşıdığı ve işaret ettiği anlam ve mesajlara dikkat edilmesi gereken bir kitap olarak okumamız emrediliyor.

Demek ki; evren araştırma ve gözlemlerini, ölçüm ve deney faâliyetlerini; “Bilimsellik”in “seküler ve lâik” paradigmalarıyla; yani bir “ateist” veya “deist”in gözüyle; yani güya “Allah yok(muş); varsa bile, evrendeki işleyişe karışmıyor(muş!)” önvarsayımıyla ve sanki bu önvarsayım doğruymuş ve bilimsel olarakta ispatlanmış tarzında yapamaz bir müslüman!

Eğer varlık ve gerçeği parçalayıp, bölen bir kafayla; yani “bilimsellik” diyerek, “sekülârizm ve lâiklik” diyerek; “Din Dersleri – Fen Dersleri” ayrımlarıyla, farklı gerçeklik alanları üretir ve bunun sonucunda, Rabbimiz’i sadece Din Derslerinde anlatır, diğer derslerde unutur ve atlarsak; sokağa çıktığımızda, evrene bakışımız da “din dışı” (seküler ve lâik); daha doğrusu “ateistçe” olur; bir ateistin gözüyle olur!

Hakikâti parçalayıp, çifte gerçeklik alanları üreten, bu bölmeli seküler anlayışın sonucu olarak; “müslümanlığımız” da, sadece “cami” gibi mekân ve “bayram, namaz” gibi zamanlarda  hatırlanan, “parttime müslümanlık”a döner!

Allah; sadece Din Dersinin değil, Fizik – Kimya’nın da konusudur yazısına devam et

Mona Lisa resminin bile, Fail ve Ustası varken; hakikî Mona Lisa’nın neden yok!?

Yeni bir Bilim Anlayışının İnşasında, İslâmî bir Epistemoloji Önerisi (6)

Sonra da ortaya; “Din ayrı – Bilim ayrı; İnanç ayrı – Bilgi ayrı; Vahiy ayrı – Akıl ayrı” diyen; bu ayrımların mümkün olabileceğini düşünen; davranış ve konuşmalarında, İslâm’dan ve Rabbimiz’den bağımsız ve ayrı alanlar olduğunu zanneden; lâik ve seküler, bir nevi “çift kişilikli” bireyler çıkıyor!

“Kalbi” birşeye inanırken, “aklı” başka birşeye inanan, “nefs ve menfaâti” ise başka söyleyen ve bunun sonucunda; “davranışları”, “kâlp – akıl – nefs” üçgeninde gerilim yaşayan insanlar çıkıyor!

Kişisel bütünlük, algı ve zihni parçalanıp, bozulmuş; kâlp – akıl – nefis arasındaki boşlukları kapatamamış veya köprüleri kuramamış; camide müslüman, işyerinde kapitalist, askerde milliyetçi, laboratuvarda ateist; bir nevi “part-time müslümanlar” çıkıyor!…

Sanki “Bilim/sellik” denilen şey, insan faâliyetlerinin sonuç ve ürünü değilmiş gibi; sanki “Bilim”in, insan dışında, nesnel ve ayrı bir “özü” ve “tözü” varmış gibi; bu öze göre, sanki “Bilim”; gökte, insandan bağımsız ve ayrı bir nesne ve ideymiş gibi; “Bilim/sellik’in; evrensel ve objektif olduğu, tüm din ve inançlara eşit uzaklıkta ve tarafsız olduğu”; yani “Bilim idesi”nin, “lâik ve nötr, nesnel ve olgusal” olduğu iddia ediliyor!

Şimdi, birincisi: “Tarafsız ve objektif ve inançtan bağımsız olacağım” diye; “Bilim yapacağım, Bilimsel olacağım” diye; madde ve evrenin, açıklama ve tasvirlerinde; niye dinimi, inancımı, Rabbim’i ikinci plâna atayım; niye görmezden geleyim!? Benim için en üst değerler; “bilim veya objektiflik ve tarafsızlık” değilki!

Tamam herhangi bir dine inanmayan için, tüm din ve inançlara karşı eşit mesafede ve nisbeten tarafsız ve objektif olmak; arayışta olan o insan için, “en üst değer” olabilir ve burada (tüm inançlara eşit mesafede olmak anlamında) “tarafsızlık ve objektiflik” zaten olması gerekendir. Yani başlangıçta “hak din hangisi” diye; tüm din ve inanç ve felsefelere, nisbeten tarafsız ve aynı uzaklıktan bakarız ve bakmalıyız.

Mona Lisa resminin bile, Fail ve Ustası varken; hakikî Mona Lisa’nın neden yok!? yazısına devam et

Vahiy / Nübüvvet’in; Varlık açısından Ontolojik Değeri nedir?

İnsan ve Vahiy (2)

Konuya girmeden önce, önceki Yazımızda:

“İnsanoğlu, Allah’ın ona verdiği akıl ve duyularıyla; yani düşünüp – tecrübe ederek ve gözlem – deney – ölçümleriyle, kâinatı ‘mana-yı ismî’ bazında (yani “madde ve hareketi’, kendisi dışında bir manâ ve işaret değeri taşımaz” aksiyom ve inancıyla) okuyunca, (bir dereceye kadar ve eksik – yanlışları da olsa) çok şeyleri bilebilir ve keşfedebilir. Meselâ: Suyun kaynama derecesi ve özellikleri; madde–enerjinin mahiyet ve özellikleri ve birbirleriyle ilişkileri gibi” demiştik.

Oraya şu notu düşmemiz gerekiyor: İnsanlık olarak, bugüne kadarki tüm bilgi birikimi ve teknolojimiz olarak; Rabbimiz’in muhteşem eserleri karşısında; son model bir uçak veya uzay gemisi karşısında, tüm cehaletiyle, daha okuma – yazma bile öğrenmemiş bir çocuk gibiyiz ve değil ikibin – üçbin sene, milyarlar sene geçse de öyle kalacağız!

Sonuçta “Âlemlerin Rabbi”nin eserlerini inceliyoruz; sonsuz ve zamansız – mekânsız olan Rabbimiz’in fiillerini anlamaya çalışıyoruz! Bu sebepten: “Hah işte, sonunda madde’nin en dibine ulaştık; varlığın, her katmandaki davranışını çözdük; artık madde ve enerji, uzay ve zaman’ın tüm sırları önümüzde” diyecebileğimiz bir nokta, hiçbir zaman olmayacak!

Yani bilgi ve teknolojimiz ne kadar gelişirse gelişsin; yüzyıllar sonra da, Rabbimiz’in eserlerindeki ihtişam ve san’ât ve giriftlik karşısında, çözemediğimiz esrar ve sorularımız, bugünkünden çok daha fazla olacak! Dün olduğu gibi, yarın da; bulduğumuz her 1 cevap, sorularımızı 10 arttırmaya yarayacak sadece; cevabını bulduğumuz her soru, yüzlerce yeni sorunun kapısını açacak.

Varlık hakkında ilmimizin artması, bilmediğimiz ne kadar çok konu ve sorunun olduğunu gösterip; cehaletimize dair bilgimizin, sınır ve boyutlarını arttırmaya yarayacak sadece. Bilmediğimizden, sorusunu bile soramadığımız ne çok sorular olduğunu farkedip; cehaletimizi daha bir net idrak edeceğiz.

Vahiy / Nübüvvet’in; Varlık açısından Ontolojik Değeri nedir? yazısına devam et

Yeni bir Bilim Anlayışının İnşasında, İslâmî bir Epistemoloji Önerisi:

Bilgi’nin değil, Bilim’in İslâmileşmesi – İslâmî B/ilim

Bilgi”yi elde edip, öğrenen; yani “bilen özne” olan insan zihni yönelmeden ve araştırma / gözlem yapmadan önce de; “varlık (kâinat)” ve varlığa mündemiç (içkin) “bilgi (veri / data – information – knowledge)” zaten “müslüman”dır. Diğer deyişle: İnsan zihninin konusu olmadan önce de; “kâinat” ve kâinatın taşıdığı ve işaret ettiği “mesaj ve bilgi”, ontolojik olarak ve fıtraten ve reel olarak zaten “müslüman” ve “mü’min”dir.

Varlık” ve “varlığın bilgisi”nin müslüman ve mü’min olması; kâinatın, Rabbimiz’in mahlûku olup, O’nun isim ve sıfatlarının tecelli ve tezahürü olması nedeniyle olup; bu, varlığın, O’nun “Tekvinî Kurallarına” teslim ve “Kevnî Şer’îât”ına uymasından da anlaşılmaktadır.

Bu açıdan “Bilgi’nin (knowledge) İslâmileşmesi” isimlendirmesi problemlidir. Daha başlangıçta, problemin yanlış teşhisinden kaynaklanan, bu yanlış ifade; sanki “kâinat ve kâinattaki bilgi daha önceden müslüman değilmiş de; sonradan biz o bilgi’ye İslâmî bir epistemolojik kılıf ve anlayış ekliyoruz; ikinci bir elbise giydiriyoruz; ikinci bir kimlik ve katman eklemeye çalışıyormuşuz” gibi yanlış bir anlam ve algı uyandırmakta. Yani bu ifadeden, sanki “bilgi’yi kendi inancımızın rengine boyuyormuşuz” gibi bir anlam çıkmakta. Halbuki problemin doğru teşhis ve ifadesi: Bilim’in (science) İslâmîleşmesi olmalı ve bu tespit ve ifade üzerinden çözüm olanakları araştırılmalıdır.

Aksi hâlde yanlış tespitlerle, yanlış sorular sorarak, doğru cevaplara ulaşamayız; çünkü yanlış sorunun, doğru cevabı olmaz. O hâlde, “doğru cevap nedir”den önce, “doğru soru nedir” sorusunun cevaplandırılması gerekiyor. Çünkü problemi doğru teşhis etmek, çözümün yarısıdır.

Problemin doğru ifadesi: “Bilgi’nin (knowledge) değil, Bilim’in (science) İslâmîleşmesi” olmalı ve bu tespit ve ifade üzerinden çözüm olanakları araştırılmalıdır demiştik.

Çünkü “bilgi (veri / data – information – knowledge)” ve  “bilim (science)” kavramları, farklı anlamlara gelmektedir. Kâinata içkin “bilgi”yi, Bilimsellik Kriterlerine göre, Bilimsel Yöntemlerle keşfetmeye çalışma ve bunun için Bilim/sellik Felsefe ve Metodlarına göre gözlem ve ölçüm, araştırma ve deney yapmaya ve bunun sonucunda elde edilmiş Bilimsel Bilgi’ye “bilim (science)” diyoruz. Bu açıdan; “bilgi”nin evrenselliğinden sözetmek anlamlıdır ama “bilim”in evrenselliğinden de sözedemeyiz.

Tespit ettiğimiz bu “bilgi – bilim” ayrımına göre, örneğin: “Belli şartlarda, suyun 100 santigrat derecede kaynamaya başlaması”; “bilgi”dir, “ölçüm bilgisi”dir; fakat “bilim” (science) değildir. Zaten mevcut Bilim ve Bilimsellik’in 1800’lü yıllarda doğup; sistemleşme ve kendi kavram ve yöntemlerini şekillendirmesinden, asırlarca sene önce de, suyu kim ölçerse ölçsün aynı sonucu alıyor veya alacaktı.

Mevcut Bilim’in “seküler” olup, “inanç” barındırmadığı; “nötr” ve “tarafsız” olduğu yanlış düşüncesine yolaçan sebeplerden birisi: “Bilim (science)” ve “bilgi (veri / data – information – knowledge)” ayrımının yapılmamış olmasıdır.

Halbuki varlığın “bilgi”sini (knowledge) keşfetmenin yöntemlerinden biri olan “bilim” (science) ve “bilimsellik” (scientific); yola çıkarken, başlangıçta kabul ettiği felsefe; doğru önvarsaydığı aksiyom ve kullandığı yöntem ve kriterler ve bu paradigmalarına göre evrende keşfettiği bilgilerin tasvir ve ifadesinde; müslüman olmayıp, “ateist ve materyalist, determinist ve natüralisttir.” Yani “Bilim/sellik”, sanıldığı gibi; evren gözlem – ölçümleri ve bunların ifadesinde tarafsız ve objektif, olgusal ve lâik değildir. Bu konuda “agnostik (bilinemezci)” bile değildir.

Zaten “dil’in mantığı” ve “mantık’ın da dili” nedeniyle; ayrıca insanın “beşerîyet ve sınırlılığı” nedeniyle; Bilim ve Bilimsellik’in nötr ve seküler, nesnel ve olgusal olması mümkün değildir.

Yeni bir Bilim Anlayışının İnşasında, İslâmî bir Epistemoloji Önerisi: yazısına devam et

Yeni bir Bilim Anlayışının İnşasında, İslâmî bir Epistemoloji Önerisi (5)

Metabilim: Sihrin Yapısı

Bilimsellik Felsefesi; başlangıçta yola çıkarken, aksiyom olarak doğru önvarsaydığı: Evrende Tanrı’nın olmadığı; varsa bile işleyişe karışmadığı ve hiçbir şeyin nedeni ve faili olmadığı inancıyla tutarlı olarak; Bilimsel İfade ve Yayınlarda, “Tanrısız (ve Tanrıya dair hiçbir işaret ve delil de olmayan)” evren tasvirleri inşa eder. Bilim’in bu seküler ve lâik, hakikâtte ateizm ve inançsızlığı destekleyen bu “bilimselliği”; mâsum ve öylesine bir tercih olmayıp; Bilim’in kendisini de aşan sonuçları vardır.

Çünkü, Bilimsel Bilgi’nin görünen anlamının altında saklı; bu ateist tasvir, failsiz cümle, öznesiz ifadelerdeki gizli ve derin altmesaj ve anlamlar”; bilincin filtrelerine takılmadan, direkt bilinçaltımıza işler. Bilim/sellik’in bir “truva atı” işlevi gören virüslü ifadelerinde saklı bu “subliminâl ve hipnotik mesaj ve telkinler”; (bilincimizin antivirüs programlarına takılmadan; “bilim / bilimsel bilgi” ambalajıyla direkt bilinçaltımıza enjekte edildiğinden;) savunmasız olan zihnimizin tüm algı ve inanç ve davranış kodlarını kırar ve etkisiz hâle getirir.

Varsa bile, evrendeki işleyişe karışmayan; yani evrendeki fiil / faâliyetlerin, “faili” ve eserlerin, “müessiri” Allah olmadığını varsayan; yani Rabbimiz’i kabul etmeyen (üstelik; “bu işleyişte, faile mantıken zaruret ve ihtiyaç yok ve hem zaten ampirik olarak da böyle bir faili gözlemedik” diye ret ve inkâr eden)Bilimsellik Felsefesi”; bu kabul etmeme veya reddininin kendisini götürdüğü zorunlu mantıkî sonuç olarak; evren içerisindeki bir takım “madde ve sebepleri”; (atom, kuvvet, mekanizma, kanun, uzun zaman, mutasyon gibi); evrendeki işleyiş ve sonuçlarının, bizzat “fail ve idare edeniymiş” gibi gösterir. Yani Bilimsel Cümle ve İfadeler içerisinde geçen bazı “nesne, madde, zaman, sebep, öğeler”; işleyişin faili ve öznesi ve bizzat yapanıymış gibi sunulur.

Böylece, Mantık ve Dil’de, cümle içerisinde “fail ve özneye” duyulan zaruret ve ihtiyaç; bir takım nesne ve sebeplerin, Rabbimiz yerine ikame edilmesiyle giderilir! Bu “failsiz” veya “sahte faillerle” yapılan evren tasvirleri neticesinde; evrende Rabbimiz’in, varlık ve ma’rifet ve muhabbetine giden / gidebilecek geniş bir yol; Bilimsellik Paradigması’nın ürün ve sonucu olan Bilim tarafından kapatılıp – köreltilmiş olur!

Böylece; varlığın, Rabbimiz’in varlık ve sıfatlarını gösteren “şeffaflık ve aynalık” vasfı olan “melekûtî boyutu”; Bilimsellik Sihriyle darlaşan zihinlerden gizlenir. Artık, iki boyutlu ve cansız, yani sahte Mona Lisa resmine bakınca, refleks olarak akla gelen “Da Vinci” gibi; evrendeki hakikî ve milyarlarca Mona Lisalar’a bakınca, sâni’i olan “Allah” akla gelmez!

Yeni bir Bilim Anlayışının İnşasında, İslâmî bir Epistemoloji Önerisi (5) yazısına devam et

Vahiy / Nübüvvet’in; Bilgi açısından Epistemolojik Değeri nedir?

İnsan ve Vahiy (1)

“Kâinat kitabı’nın (varsa) dil ve lisanının ne olduğu ve içindeki ‘varlık’ kelime ve cümlelerinin, taşıdığı veya işaret ettiği anlamın tercümesi” probleminin çözümünde; insanın akıl ve duyuları yetersiz olup; ürettiği felsefe ve bilimi de, bunun keşfi için gerekli araçlardan yoksundur. Bu soru(n)un çözümü, ancak “vahiy / nübüvvet” denilen, dışarıdan gelen bir bilgi ve haber akışıyla mümkündür.

Bu açıdan “vahiy”; araştırmalarımız ve bilgimizi genişletmekte, insan aklı için tek imkân ve tek seçenektir. Felsefe ve Bilim’e rehberlik etme ve söylediklerinin, te’yid ve onayında da, hiyerarşik olarak en baştadır.

Fakat “vahiy” derken, burada dogmatik ve körükörüne inanılan ve dayanılan; yani taklidî bir vahiy anlayışından bahsetmiyoruz. Vahyin verilerinin, hem kâinat ve hem de insanın kendi enfüsünde tespit ve onayından sonra; böylece içselleşerek, kesinleşmiş; yani “inanç” aşamasından “bilgi” aşamasına yükselerek, “enfüsî / subjektif bilgi” hâline gelmiş; böyle bir süreç sonucunda, itmi’nanla kabul edilmiş ve teslim olunmuş bir vahiy anlayışından bahsediyoruz.

Enfüs ve âfakta temelleri ve karşılıkları bulunan böyle bir imanın dayandığı temel ve deliller; “enfüsî / subjektif bilgi” kadar olmasa da, belli seviyede başkalarına da gösterilebilen “afakî / objektif bilgi” zeminine taşınabilir.

Vahiy / Nübüvvet’in; Bilgi açısından Epistemolojik Değeri nedir? yazısına devam et