Bedî’üzzaman’ın 2 Eğitim Modeli: “Medrese-i Nurîye” ve “Medreset-üz Zehra” (2)

ayisigiBilim ve Ders Kitaplarında, Allah’a İhtiyaç Duymayan Ateist Kâinat Tasvirleri!

Bu yazımızda, Medreset-üz Zehra Eğitim Modeli’nin daha çok Ders Müfredatı ve Derslerin İşlenme Biçimini anlatacağız. Çünkü Medreset-üz Zehra’nın geçmişteki Medrese  ve günümüzdeki Okullardan en belirgin farkı ve ayrıcalığı burada yatıyor.

Şöyle ki: Medreset-üz Zehra Eğitimi, çağımızda geçerli Entelektüel Zekâ ve Hafıza Gücüne dayalı eğitimden çok daha farklı ve ayrı olup; “nefs – kâlp – ruh – his – duygu” eğitimini de içerir. Bu eğitim modelinde, tabiri caizse “Medrese ve Okul ve Cami ve Tarikat / Tasavvuf” ayrımı yoktur. Bunlar birbirleriyle içiçe ve çift yönlü etkileşim hâlinde işlevsel olup, fonksiyonlarını yitirmemişlerdir.

Yani Medreset-üz Zehra’da dersler, “Din Eğitimi” – “Fen Eğitimi” şeklinde ayrı ayrı ve yanyana okutulacak, farklı ve ayrı dersler değildir. Burada Bedi’üzzaman Hazretlerinin kasdettiği model; bilinen Medrese, günümüz Okul veya modern Anadolu İmam-Hatip ve İlâhiyyat Fakültelerinin uygulamalarından çok daha farklı ve ayrıdır.

Bedi’üzzaman; derslerin, Din EğitimiFen Eğitimi şeklinde ayrılmasını kabul etmez. Allahû Teâlâ’nın sadece Din Dersi’nde anlatılıp; diğer derslerin “seküler ve lâik eğitim” etiketiyle; güya “tarafsız”, aslında “ateist ve materyalistinançlara göre işlenmesini reddeder.

Çünkü gözlem ve tasvirlerimizde, birşeyi ya “fail ve yaratıcısı var(mış)” gibi veya “yok(muş)” gibi ifade ederiz. Bu 2 şıkka eşit uzaklıkta, nesne ve olayları tarafsız ve olgusal ifade edebileceğimiz 3. bir ihtimâl yoktur. Var – yok’a eşit mes’âfede bir gözlem ve ifade biçimi yoktur. Kaldı ki, bu konuda “tarafsızlık” mümkün olsaydı bile; “tarafsızlık” kendi başına bir değer zaten değildir! Yani insan her zaman “iyi – doğru – güzel”den taraf olmalı ve açıkça desteklemeli.

Sonuç olarak; “Allah – Peygamber – Ahiret”, sadece “Din” ve “Din Dersi”nin konusu olmayıp; “Fizik – Kimya – Biyoloji – Tarih” gibi derslerin de ana konusudur. Yani Fen – Sosyâl – Sayısal tüm derslerin üzerine temellendiği ana zemin ve temel, “Allah”tır. Muhteşem bir sanat eserini anlatırken; ustasından bağımsız, müessirinden hiç bahsetmeden anlatmak mümkün olmaması gibi; kâinattaki eser ve işleyişten bahsederken de, fail ve yaratıcısına atıf yapmamamak mümkün değildir.

Zaten tüm bu derslerin ana mevzu ve konusu da; kâinat ve içindeki varlık ve hâdiselerdir; yani “Allah’ın fiili ve yarattığı eserler; O’nun kevnî âyetleri”dir. Dolayısıyle derslerin, bu ana bilgi ve inanç ve değer’i unutturmadan; yani “tarafsız ve objektif(miş), nesnel ve olgusal(mış)” rolü yapmadan işlenip, ifade edilmesi gerekir.

Bedî’üzzaman’ın 2 Eğitim Modeli: “Medrese-i Nurîye” ve “Medreset-üz Zehra” (2) yazısına devam et

Bedî’üzzaman’ın 2 Eğitim Modeli: “Medrese-i Nurîye” ve “Medreset-üz Zehra” (1)

cicek2Ateist–Materyalist Eğitim Suçu engellemiyor; “Nitelikli” hâle getirip, Çeşit ve Sayısını Arttırıyor!

Beşerî münasebetlerde artan çözülme ve bozulma; dolandırıcılık ve diğer suç oranlarının konuşulduğu her yerde, konuşma ve tartışmaların geldiği son nokta genellikle “eğitim ve öğretim” olur. Herşeyin başının “eğitim” olduğu, bütün bu problemlerin eğitimle çözülebileceği ifade edilir. Klişe ifadeyle “işin başı eğitim.”(!)

Halbuki, işlenen suç oranlarında “eğitimli” ile “eğitimsiz” arasında kayda değer bir fark olmayıp; üstelik eğitimlilerin işlediği suçlar, genelde “nitelikli suçlar” kapsamına girmektedir! Yani eğitimliler suç oranlarını azaltmaktan ziyade, suçların “kalite” ve “çeşidini” arttırmakta!

Üstelik bunlar “okumuş” olduklarından, suçlarını yasal kılıflara bürüyüp, “fatura – muhasebeleştirme hileleri” gibi yöntemlerle gizlemekte de mahirler! Yani bu tür suçların “tespit” ve “ispatı” da zor!

Bedî’üzzaman’ın 2 Eğitim Modeli: “Medrese-i Nurîye” ve “Medreset-üz Zehra” (1) yazısına devam et

FETO’nun Kitap ve Sohbetlerinden İslâm’ı Tahrif ve Bozma Örnekleri

FETO’ya göre; Müslüman olmak şart olmayıp, Hıristiyan ve Yahudiler de kurtulacak!

Önceki yazılarımızda; FETO’nun kitap ve konuşmalarındaki İslâm ve Ehl-i Sünnet’e zıt ve aykırı görüşlerin; ayrıca kendindeki kibir ve seçilmiş, üstün kişi olduğu inancını gösteren cümlelerin; ayrıca konjonktür ve menfaatine göre “dün dediği, bugün dediğinin zıttı olan” ifadelerin ve son olarakta söyledikleriyle – yaptıkları arasındaki tutarsızlık ve çelişkilerin tespit ve tahliline çalışacağız demiş ve şu ikazı yapmıştık: En kötü ve aldatıcı, gizli ve sinsi yalan; içine doğru kırıntıları serpiştirilmiş yalandır! Bir yem işlevi gören o doğrularla insanları avlarlar; “bunlar doğruysa, şu dedikleri de yüksek olasılıkla doğru olabilir ve doğrudur” ihtimâl ve zannına yol açarak; o doğrularla, böylece diğer yalan – yanlışları da peyderpey yuttururlar!

Bedî’üzzaman Said Nursi Hazretlerinin (R.Â.) dediği gibi; bütün bâtıl cemaât ve mezhep, eğri felsefî ve siyasî doktrinlerin herbirisinde; o ekolün hayatta kalıp, taraftar bulmasını sağlayan bir “dâne-i hakikât” bulunur. Tüm sapkın gruplar, başlangıç ve çıkış noktaları olarak o “dâne-i hakikât”in üzerine bina ederler diğer yalan ve yanlış fikir ve davranış ve politikalarını. Yani söylenilen şeyin doğru olması yetmez; bir de o doğru’nun neden / niçin söylendiği, yani batıla alet edilip edilmediği de sorgulanmalı!

Bir de FETO’yu halâ “İsa, Mehdi, Hızır” görenlere sözüm: Farzı muhâl, FETO “Mehdi”, hatta peygamber bile olsa; Allah’ın Kitabında haram dediğini helâl; helâl dediğini haram yapamaz; haram ve günah birşeyi emir ve tavsiye edemez; dinin herhangi bir hükmünü geçersiz kılamaz! Peygamber’in bile haramı helâl, helâli haram yetkisi olmadığını bilen FETÖ’cüler, halâ FETO’nun gayrimeşru emir ve işlerinde bir hikmet ve sevap arıyorlarsa; bunlara “saf ve cahil” demek, saflık ve cehalete hakaret olur! Evet, haram ve günaha girerek, Allah’ın sevgi ve rızasını kazanacağını sanmanın, saflık ve cehaletle izah edilebilir bir tarafı yok!

FETÖ’cülerin yaptıklarına gerekçe ve mazeret olarak; AKParti iktidarını kastederek, “28 Şubat’ta bile böyle zulüm görmedik” bahanelerinde ise şöyle bir hakikât payı var: O dönem FETO’nun Çevik BİR, daha sonraları Emin ÇÖLAŞAN’a yazdığı övgü ve aşırı iltifat dolu mektup ve mesajlar, daha doğrusu önlerinde eğilme ve ayak öpmeler!… 28 Şubat’ın başaktörü Genelkurmay Başkanı KARADAYI’ya, Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nın, Yılın Hoşgörü Ödülü’nü vermek istemesi; KARADAYI’nın reddetmesi üzerine, onun üzerinde “başkomutan” gördükleri S. DEMİREL’e vermeler!… Yani 28 Şubat’a bırakınız direnme ve tavır koyma veya hiç değilse sessiz kalarak, “sessiz protesto” gösterme; bilâkis destekleyici ve alkışlayıcı tavırları ve o günler Refah Partisi aleyhine / 28 Şubatçılar lehine kendi medyalarında çıkan haberlere bakılırsa; hele bir de 28 Şubat Kararlarıyla İmam – Hatip ve Kur’ân Kurs / Yurtlarının önü kapatılınca, kendi okul ve yurtlarına talebin de arttığı gözönüne alınırsa; 28 Şubat’tan bırakın zarar görmek, (ferdî istisnalar hariç olmak üzere, Cemaatin bütünsel ve toplamda) maddî – manevî kâr ve fayda elde ettiği anlaşılır!

FETO’nun Kitap ve Sohbetlerinden İslâm’ı Tahrif ve Bozma Örnekleri yazısına devam et

FETÖ olayından Hedef Saptıranlara:

FETÖ’den, Kemalistlere ve Ehl-i Sünnet Tasavvuf Düşmanlarına Ekmek Çıkmaz!

fetoÖnceki yazımızda, FETO’nun kitap ve konuşmalarındaki İslâm ve Ehl-i Sünnet’e zıt ve aykırı görüşlerin; ayrıca kendindeki kibir ve seçilmiş, üstün kişi olduğu inancını gösteren cümlelerin; ayrıca konjonktür ve menfaatine göre dün dediği, bugün dediğinin zıttı olan ifadelerin ve son olarakta söyledikleriyle – yaptıkları arasındaki tutarsızlık ve çelişkilerin tespit ve tahliline çalışacağız demiş ve şu ikazı yapmıştık: En kötü ve aldatıcı, gizli ve sinsi yalan; içine doğru kırıntıları serpiştirilmiş yalandır! Bir yem işlevi gören o doğrularla insanları avlarlar; “bunlar doğruysa, şu dedikleri de yüksek olasılıkla doğru olabilir ve doğrudur” ihtimâl ve zannına yol açarak; o doğrularla, böylece diğer yalanları da peyderpey yuttururlar!

Bedi’üzzaman Said Nursi’nin (R.Â.) dediği gibi; bütün bâtıl cemaât ve mezhep, eğri felsefî ve siyasî doktrinlerin herbirisinde; o ekolün hayatta kalıp, taraftar bulmasını sağlayan bir “dâne-i hakikât” bulunur. Tüm sapkın gruplar o “dâne-i hakikât”in üzerine bina ederler diğer yalan ve yanlış fikir ve davranış ve politikalarını. Yani söylenilen şeyin doğru olması yetmez, bir de o doğru’nun neden / niçin söylendiği; yani batıla alet edilip edilmediği de sorgulanmalı!

Burada konuya girmeden önce; FETÖ/PDY olayından Kemalizm ve Lâiklik’e övgü düzenler ile bu terörist örgütün sapıklıklarını, diğer müstakim cemât ve tarikâtlere de teşmile yeltenen; hatta bazen ölçüyü kaçırıp “tüm dini cemaat ve tarikâtler kötüdür”e vardıran bazı gruplardan bahsetmemiz gerekiyor.

Bir kere FETÖ olayından Kemalist ve Lâiklere ekmek çıkmaz! Bilâkis bu tür sapık ve terörist, sinsi ve gizli örgütlenmelerin “menfî” açıdan birinci derece sorumlusu “Kemalist İdeoloji” ve “din düşmanı” tarzında “hard lâik” politika ve uygulamalarıdır!

FETÖ olayından Hedef Saptıranlara: yazısına devam et

Cemaat’ten FETÖ’ye bir Savruluşun Hikâyesi

Şizofren bir Mülhidin Tahlili: Fetullah Gülen

Gulen_BedduaFetullah GÜLEN’in “münafık” olup olmadığı veya “kâfir”se, hangi konularda küfre girdiği konusuna gelecek yazımızda gireceğiz. Bu yazımızda daha ziyade işleyeceğimiz konu: Gülen ‘Cemaati’nin “silâhlı örgüt ve çeteye” nasıl evrilip, dönüştüğü ve mensuplarının Gülen’in emir – sözlerini, Allahu Teâlâ’nın emir – nehiylerine nasıl tercih edip, önceleyecek hâle geldiğidir.

Konuya giriş olarak “Münafık, münafık olduğunu bilir mi?” sorusuna cevap arayarak başlarsak; bu sorunun cevabı “hayır, münafık ‘münafık’ olduğunu bilse zaten tevbe – istiğfar eder, nifak – münafıklıktan vazgeçerdi” olurdu. Aynı soruyu “hain, hain olduğunu bilir mi?” veya “kâfir, kafir olduğunu bilir mi?” şeklinde de genişletirsek, cevabımızda değişen bir şey olmazdı.

Zaten genelde kimse gittiği yolun yanlış, savunduğu davanın bâtıl ve kötü olduğunu kabul etmez; kabul etse zaten o yolda bulunmaz ve savunmaz. Talip olduğu o yolun önce hak ve doğru olduğunu kabul eder, inanır insan; ancak ondan sonra o yola  girer ve savunur.

Ne varki; insanın doğru iş yaptığına inanması, niyetinin iyi olması ve gittiği yolda samimî olması, bu yola kendini adaması o insanı iyi yapmaz! Çünkü “niyet(ler)”in; işlenen günah’ı, “sevap” veya “mübah”a çevirme hâsiyet ve özelliği yoktur! Örneğin namazda yellenmek, abdest ve namazı bozup, ifsad eder; burada olayın irademiz dışında gerçekleşip gerçekleşmemesi veya niyetimizin bu olup olmamasının neticeye te’siri yoktur; gider abdesti tekrar alır ve namazı tekrar kılar, iade ederiz.

Yani ‘namaz kılmaktan alınları nasır tutacak’ kadar dinde ve amelde istikrar ve salâbetli (Hadis’teki ifadeyle; “Aranızda öyle bir grup ortaya çıkacaktır ki; namazınızı onların namazları, oruçlarınızı onların oruçları ve diğer amellerinizi de onların amelleri yanında az göreceksiniz. Onlar Kur’ân okurlar, fakat okudukları boğazlarından aşağı geçmez. Onlar okun yaydan çıktığı gibi dinden çıkarlar…” Buhârî, Fedâilü’l-Kur’ân, 36) Haricîler; binlerce sahabe ve kadın – çocuk müslümanı mürted ve kâfir ilân edip, öldürürken ve Hz. Osman ve Hz. Ali Efendilerimizi de şehid ederken; bunu inandıkları din, doğru bildikleri davaları için yapıyorlar; bu uğurda savaş ve hayatlarını riske atmaktan çekinmiyorlardı! Bu acımasız katl ve cinayetleri işlerken bile kendilerini safî ve hakikî ve en doğru müslüman kabul ediyorlardı! Bu düşünce ve inanç ve niyetlerinde samimiydiler yani!

Cemaat’ten FETÖ’ye bir Savruluşun Hikâyesi yazısına devam et

Bilimsel Bilim’in Masalları!

deniz4Bedî’üzzaman Said Nursî Hazretleri’nin (R.Â.) “Medresetüz Zehra” Projesinin Ders Müfredatı kapsamında; “Bilimsel Bilim’in Eksik – Yanlış – Zararları ve İslâmî B/ilim’e niçin Geçmeliyiz? / Metabilgi – Metabilim (Sihrin Yapısı)” isimli kitap çalışmamızın ön hazırlığı niteliğindeki Yazı Dizimize kaldığımız yerden devam ediyoruz.

Elhasıl “Bilim”e göre, fiil failsiz; eser, müessirsiz olmaktadır! Bunun sonucu olarak; “bu tencere, ocak, bıçak, ateş, soğanın (yani madde, tabiat, tesadüf, zorunluluk, kanun, kuvvetlerin) bu yemeği yapması mantıklı ve mümkün ve gerçek mi?” sorusunu gündeme bile getirmeden; “evet mümkün ve vaki, zaten olan da bu” anlamına gelen tasvir ve nedensellemeleriyle; “aşçı kim?” sorusunu bile doğmadan öldürmekte, böyle bir merakın doğmasına izin bile vermemektedir Bilim! “Fail ve özneye ihtiyaç ve zaruret olmadan kâinatın varlık ve devam ve çalışması ve bu eser / sonuçları üretebilmesi mümkün ve vakiymiş” gibi yaptığı evren tasvirleriyle; böylece “fail ve aşçı kim” sorusunu daha bizde doğmadan öldürmekte; peşinen verdiği hazır “yanlış soru – cevaplarla” bu soru ve merakın zihinde uyanmasına engel olmaktadır!

Başlangıçta “yok(muş)” tarafını tutan ateizm inancını önvarsayıp, bu varsayıma inandıkları için, bu paradigmalarının doğal sonucu olarak, örneğin: Ekmeği ölçülü kesen bıçaktaki eli (yani arkasındaki fail / özneyi) gör(e)medikleri ve zaten böyle bir faile ihtiyaç ve zaruret olmadığına inandıkları ve buna ihtimâl bile vermeyip, reddettikleri için ve “bıçağın uçup, ekmeği ölçülü kesebilmesi için; bıçağı tutup, çekim rüzgârını yönlendiren ilim – irade – kudret sahibi hayattar bir fail ve özneye ihtiyaç ve zorunluluk yok” iddiasına inandıkları için; ekmeğin kesilmesinin nedeni olarak madde bıçağının “hareket”i; maddî bıçağın hareket nedeni olarakta, gene “madde”den kaynaklandığına inandıkları bir takım “çekim, kuvvet ve süreçleri” görüyor ve gösteriyorlar!

Bilimsel Bilim’in Masalları! yazısına devam et