Yeni bir Bilim Anlayışının İnşasında, İslâmî bir Epistemoloji Önerisi (3)

Bilimsellik Paradigması hangi kapıları kapatıyor?

Yazımıza başlamadan önce, “Bilim ateizme Alet edilmiyor, Ateizmin ta Kendisi” yazımızla ilgili bazı itirazlar için bir açıklama yapmamız gerekiyor, şöyle ki:

“Bilim ve Bilimsellik Kriterleri objektif ve olgusaldır, sadece bunu inançsızlığına alet eden biliminsanları var. Bilim’in ‘ateist olduğu, ateizmin teorisini inşa edip, söylemlerini kullandığı’ iddianız, yanlış bir tespittir. Evren üzerinde yapılan Bilimsel Çalışmaların faydaları meydanda. Elde edilen bu Bilimsel Veri, keşif ve bilgileri ‘ateizm’e alet edenler var sadece. Yoksa ‘Din – Bilim, Akıl – Vahiy’ gibi bir çatışma ve kavga yoktur; hem olması mümkün de değildir. Çünkü ikisinin alanları ve dolayısıyle soru – cevapları farklıdır. Yani dinler ‘niçin / niyeye’; bilim ise ‘nasıl / nedene’ cevaplar arar ve verir. Din ve Bilim’in alan ve konuları farklı olduğundan, bu ikisi arasında bir çatışma ve çelişki olması düşünülemez bile. Bu ikisi birbirini dışlamayıp; bilâkis (gerçeğin farklı yönlerine ışık tutmaları nedeniyle) birbirlerini tamamlarlar” gibi sözlerle; “Bilimsel Yöntem” ve ürünü olan “Bilim”e alternatif olarak önerdiğimiz “İslâmî B/ilim”in boş ve gereksiz, üstelik yanlış bir çaba olduğu ifade ediliyor.

Bilimsellik Paradigması” yerine, “İslâmî Tevhid Paradigması”na sahip, bu B/ilim Felsefesi’nin “evrensel” de olamayacağı; örneğin diğer din ve inanç müntesiplerinin, Bilim’e eklenen bu “İslâmî” sıfatını (İslâmî B/ilim’i) kabul etmeyecekleri belirtiliyor.

Mevcut “Ateist Bilim”e alternatif olarak önerdiğimiz “İslâmî B/ilim Projesi”ne gelen, gelebilen bu tür itirazların, zihnimizde bulunan “doğru bilinen bazı yanlışlardan” kaynaklandığını düşünüyoruz. Günlük dilde, kolayca kullandığımız “kavramlar”ın, anlamları konusunda fazla düşünmememiz ve araştırmamamızın da bunda etkisi büyük.

Bu sebepten, örneğin: Mevcut “bilim”i (science) eleştirmenin, “bilgi ve ilim”i (veri / data – information – knowledge) eleştirmekle aynı şey olduğu ve bunun da, “akıl ve mantığa” karşı gelmekten farklı birşey olmadığı zannediliyor.

Yeni bir Bilim Anlayışının İnşasında, İslâmî bir Epistemoloji Önerisi (3) yazısına devam et

Yeni bir Bilim Anlayışının İnşasında, İslâmî bir Epistemoloji Önerisi (2)

Bilim ateizme Alet edilmiyor, Ateizmin Kendisi!

Geçen yazımızda; “bilim (science)” ve “bilgi (veri / data – information – knowledge)” kavramlarının farklı ve ayrı olduğundan bahsetmiş ve “Bilim/sellik”in de, kâinatta mündemiç (içkin) “bilgi”yi arama ve keşifte; eksik ve yanlış, zararlı ve sığ bir yöntem olduğunu söylemiş ve şöyle devam etmiştik:

Bilim / Bilimsellik’in, kullandıkları yöntem gereği; “objektif ve olgusal, tarafsız ve evrensel” olduğu söylenir ama Bilim/sellik’in bu “nesnellik ve evrensellik” iddiası; “dil’in gramer ve mantığı” ve “mantık’ın da dili” nedeniyle; ayrıca insanın “beşerîyet ve sınırlılığı” nedeniyle mümkün değildir.

Evet, inançtan bağımsızlık ve tarafsızlık mümkün değildir; çünkü gözleyip – ölçtüğümüz birşeye ya “Yaratıcı ve Fâili var(mış)” veya “yok(muş)” önvarsayım ve aksiyomuyla bakarız. Bu 2 şıkkın ortası veya dışarıdan bakılacak, eşit uzaklıkta üçüncü bir gözlem noktası yoktur. İnançtan bağımsız ve tarafsız, nesnel ve objektif bir bakış açısı olamayacağı için; gözlem ve ölçümlerimizin ifadesinde, başlangıçta doğru önvarsaydığımız veya seçip, inandığımız bu şıkka göre, cümle ve kelimelerimizi belirleriz.

Yeni bir Bilim Anlayışının İnşasında, İslâmî bir Epistemoloji Önerisi (2) yazısına devam et

Yeni bir Bilim Anlayışının İnşasında, İslâmî bir Epistemoloji Önerisi (1)

Bilgi’nin değil, Bilim’in İslâmileştirilmesi: İslâmî B/ilim

Bilgi”yi elde edip, öğrenen; yani “bilen özne” olan insan zihni yönelmeden ve araştırma / gözlem yapmadan önce de; “varlık (kâinat)” ve varlığa mündemiç (içkin) “bilgi (veri / data – information – knowledge)” zaten “müslüman”dır. Diğer deyişle: İnsan zihninin konusu olmadan önce de; “kâinat” ve kâinatın taşıdığı ve işaret ettiği “mesaj ve bilgi”, ontolojik olarak ve fıtraten ve reel olarak zaten “müslüman” ve “mü’min”dir.

Bu açıdan “Bilgi’nin (knowledge) İslâmileşmesi” isimlendirmesi problemlidir. Daha başlangıçta, problemin yanlış teşhisinden kaynaklanan, bu yanlış ifade; sanki “kâinat ve kâinattaki bilgi daha önceden müslüman değilmiş de; sonradan biz o bilgi’ye İslâmî bir epistemolojik kılıf ve anlayış ekliyoruz; ikinci bir elbise giydiriyoruz; ikinci bir kimlik ve katman eklemeye çalışıyormuşuz” gibi yanlış bir anlam ve algı uyandırmakta. Yani bu ifadeden, sanki “bilgi’yi kendi inancımızın rengine boyuyormuşuz” gibi bir anlam çıkmakta. Halbuki problemin doğru teşhis ve ifadesi: Bilim’in (science) İslâmîleşmesi olmalı ve bu tespit ve ifade üzerinden çözüm olanakları araştırılmalıdır.

Aksi hâlde yanlış tespitlerle, yanlış sorular sorarak, doğru cevaplara ulaşamayız; çünkü yanlış sorunun, doğru cevabı olmaz. O hâlde, “doğru cevap nedir”den önce, “doğru soru nedir” sorusunun cevaplandırılması gerekiyor. Çünkü problemi doğru teşhis etmek, çözümün yarısıdır.

Bilim (science)”ın neden ve niçin İslâmîleşmesi gerektiğini aşağıda açıklayacağız. Fakat önce “varlık” ve “varlığın taşıdığı bilgi”nin ontolojik olarak “mü’min / müslüman” olmasından, ne anlamamız gerektiğini; dahası, müslüman olduğunu nasıl bildiğimizi ve bunu hangi gözlem ve delil – ispatlara dayandırdığımızı açıklamamız gerekiyor.

Yeni bir Bilim Anlayışının İnşasında, İslâmî bir Epistemoloji Önerisi (1) yazısına devam et

Algı ve Davranışlarımız, Niçin “Allah Var(mış)” yerine, “Allah Yok(muş)”a Ayarlı? (2)

İnkâr edemiyorsan, Unut! / İnkâr edemediğimizi, Unutarak kendimizi aldatıyoruz!

Önceki “Hepimiz Manevî olarak Hastayız ama Farkında Değiliz” Yazımızda; bir müslüman olarak, neden inandığımız ve bildiğimizin aksine, “Rabbimiz yok(muş)” gibi; yani “O’nu unutarak” yaşamayı, bir hayat tarzı ve algı biçimi olarak kabul etmişiz ve ediyoruz!? Ve neden, hiçbirimizin, bu arızalı durumdan herhangi bir şikâyet ve serzenişi yok veya şikâyetlerimiz geçici!? sorusunda kalmıştık.

Hangi saik, bizim “Allah var” yerine, sanki “Allah yok(muş) gibi”; yani “O’nu unutarak” yaşamayı tercih etmemize neden oldu? Bir müslüman olarak, inandığımız ve bildiğimizin aksine; neden bu ikincisi, bize daha cazip ve kolay geldi!? sorularının cevabını aramaya devam edelim.

Bu soruya cevap olarak, dışımızda: “Çevre, kültür, eğitim, medya, ekonomi, yoksulluk, aile, devlet, kötü arkadaş, şeytan, çağ ve modernite” gibi bir sürü sebep ve etki sayılabilir. Ama belki tüm bunlardan önce ve asıl olarak, bunun sebebi içimizde saklı. Sonuçta, dışımızdan gelen etki ve te’sirleri kabul edip – etmemeye, iradeli bir varlık olarak, bir dereceye kadar biz karar veriyoruz. Dışarıdan gelen etki ve sebepler karşısında, insanın durumu; rüzgârda savrulan bir yaprak kadar ma’sum değil yani.

Algı ve Davranışlarımız, Niçin “Allah Var(mış)” yerine, “Allah Yok(muş)”a Ayarlı? (2) yazısına devam et

Algı ve Davranışlarımız, Niçin “Allah Var(mış)” yerine, “Allah Yok(muş)”a Ayarlı? (1)

Hepimiz Manevî olarak Hastayız ama Farkında Değiliz

Hani bilmemek, “basit cehalettir”; fakat bilmediğini bilmemek, çift katlı cehalet, yani “cehli mürekkeb”; bir de yanlış bilip, üstelik, doğru bildiğini iddia etmek, “üç katlı cehalettir” ya. İşte bu, içinde bulunduğumuz “manevî ve batınî hastalıklar” için de geçerli.

Yani hemen hemen hepimiz hem manevî hastayız, hem bunun farkında değiliz, hem de kendimizi sağlıklı kabul ediyoruz; üstelik hasta olduğumuzu söyleyenlere de inanmıyoruz! Mes’elâ 44 yaşına geldim, birkaç sene öncesine kadar ben de inanmıyordum!

Nasıl ki “maddî”, yani bedeni hasta olanlara; hareket etmek, hatta gözünü açıp, ayağa kalkmak bile yorucu ve zor gelir. Yemeğe iştahları olmaz, birkaç lokma yeseler bile tat almazlar ya. İşte aynen bunun gibi; “manevî hasta” olan bizlere de, “namaz, oruç, zikir” gibi ameller zor ve yorucu geliyor. Hastanın yemeğe iştahı olmayıp, yediklerinden lezzet almaması gibi; bize de ibadet yapmak, sıkıcı ve meşakkatli gelip, tat vermiyor! Hasta olduğumuzda birkaç lokmayla doymamız gibi; birkaç rek’ât namaz, zikirle hemen doyup, usanıyoruz. Elhasıl, zikir ve ibadetlere, açlık ve ihtiyaç duymamamız; bunların iştah ve eksikliğini hissetmememiz; yokluklarında elem veya sıkıntı duymamamız; hep bu, bizdeki hastalık ve arızadan kaynaklı!

Algı ve Davranışlarımız, Niçin “Allah Var(mış)” yerine, “Allah Yok(muş)”a Ayarlı? (1) yazısına devam et

Bedî’üzzaman’ın 2 Eğitim Modeli: “Medrese-i Nurîye” ve “Medreset-üz Zehra” (3)

beyaz rahmetİnsanın Fiilleri Örneğinde; Sebeplerin Fonksiyon ve Rolü: Yürüyen biziz, Yürüten O

Önceki yazımızda, Medreset-üz Zehra Eğitim Modeli’ndeki “Ders Müfredatı” ve “Derslerin İşlenme Biçimini” anlatmaya çalışmış ve Medreset-üz Zehra’nın geçmişteki Mektep, Medrese  ve günümüzdeki Okullardan en belirgin farkı ve ayrıcalığının burada yattığını söylemiştik. Bu kısmı tamamlayıp, yazının kalanını Medreset-üz Zehra’da “Eğitmen / öğretmen” ve “Eğitim Biçiminin” farkı ve ayrıcalığını anlamaya çalışacağız.

Bedî’üzzaman Said Nursî Hazretleri’nin dediği gibi (bilmâna): “Sebeplerin içerisinde cihaz ve letaif ve kuvvelerinin çeşit ve sayı olarak en zengin ve câmisi, en donanımlı ve kuvvetlisi insan olduğu hâlde; o insan bile kendi üzerinde gerçekleşen, hattâ kendi iradesiyle yaptığı iş ve fiiller de bile; % 99,99’u hakkında ne bir bilgi ve olurken bile ne de bir şuuru var! Kendi iradî fiillerinde bile insanın durumu buyken; diğer, kâinattaki işleyişte “etken sebep”, yani “fail” ve “özne” saydıklarımız ne haltetsin!?”

Örneğin: “Yürümek” fiilinde, insanın yaptığı ve belki sadece iradesinde olan “yürümeye karar vermek” ve “istemek”tir! (Not: Peki “karar verme” ve “istemek”i neyle, nasıl ve hangi cihazımızla gerçekleştiriyoruz!? Hem belki “istemek”i de istiyoruz! Yani içimizde “yürüme isteği”nin yaratılması da ayrı bir istek ve niyet ve kararla gerçekleşiyor olabilir. Yani şuurumuz dışında gerçekleşen bir süreçle “yürüme isteğini” de istiyor; bu duygu ve isteği, istemeye karar veriyor olabiliriz! Bu isteğimizin kabulü sonucu, içimizde “yürüme isteği” doğunca ve bu istek şuurumuzun farkındalık alanına kadar genişleyip, bilincimize dokununca; bu istek ve meyle uyup uymamaya, irade ve şuurumuzla karar veriyor olabiliriz…)

Yani yürüyen her insan (Allahû Teâlâ’ya inansın inanmasın, farketmez) O’ndan kendisini yürütmesini dilemektedir; kendisinde yürüme” fiilini yaratmasını istemektedir; yürü(yebil)mek için (fıtraten ve şuuru da farketmeden; fiilî, hâlî, ıztırarî veya örfî) O’na dua etmektedir! O duanın Rabbimiz tarafından kabulünden sonra; “beyinde hangi hücre zinciri – sinapslarda hangi biyokimyevî reaksiyonlar başlayacak, kimyasalların oran ve karışım ve zamanlaması ne olacak, bu reaksiyonlar sonucu oluşan biyoelektrikî akım – sinyaller hangi hücre yollarını izleyerek, hangi kas liflerine, hangi sinir bağlantılarıyla iletilecek, uygulanacak kuvvet ve liflerdeki sıkışma, gerilme ve bükülmenin miktar ve yönü nedir, basınç, senkronizasyon, koordinasyon, denge, geribesleme, ayarlama, yeni duruma uyma, adaptasyon vs!…” bütün bunlar ve çok daha fazlası bilgi ve irademiz dışında gerçekleşiyor; olurken bile farkında olmuyor, şuur ve kuvvetimiz dışında gerçekleşiyor! Yani yürüyen biziz, yürüten O!

Bedî’üzzaman’ın 2 Eğitim Modeli: “Medrese-i Nurîye” ve “Medreset-üz Zehra” (3) yazısına devam et