Kader ve Özgür İrade İlişkisi

Önceden bildiği için, Yapmıyoruz; Yapacağımız için, Biliyor

İlm-i İlâhî’nin bir nevi olan “Kader” konusunda; Rabbimiz’in, bizim gelecekte yapacağımız bir davranışı, önceden (bizden önce) bilmesinin; bizde, o davranışı yapma zorunluluğu doğurduğu şeklinde; yanlış bir düşünce, yanlış bir inanç var.

Bu inanç, şu yanlış akıl yürütmeden kaynaklanıyor: “Allah’ın bilmesi, bizim bilmemiz gibi değildir ve olamaz. Çünkü: O, bilgisinde yanılamaz ve yanlış bilemez. O hâlde; biz, O’nun bilgisine zıt hareket edemeyiz. Demek ki: O’nun, bizim yapacaklarımızı önceden bilmesi; bizde, o eylemi yapma zorunluluğu doğuruyor. Bu da, irademizin özgür olmadığı anlamına gelir. O hâlde; cüz’i irade ve bu irademizin özgür olduğu, sadece bir illüzyon ve bir yanılsama!”

Evvelâ: “Zamansız ve mekânsız, ezelî ve ebedî” olan Rabbimiz’in, bizim bağlı olduğumuz “uzay – zaman” şeridine ve o şeritteki “şimdiki zaman / ân / mekân” kare / pozlarına bağlı ve bağımlı olmadığı için; “olmuş – olan – olacak herşeyi bilmesi” ve “bilmek”ten öte; “işitip – görmesi”, gayet ma’kûl ve mantıklı. Çünkü: Biz, zaman ve mekâna bağ(ım)lı olduğumuz için; “geçmiş – şimdi – gelecek” ayrımları, bizim için var. Zamansız ve mekânsız, ayrıca ezelî ve ebedî olan Rabbimiz için, böyle bir ayrım ve görecelik yok.

Bize göre ise; henüz “gelecek”te olduğu için, “yaratılmamış” birşeyin; yaratılmadan önce “bilinmesi”, hele “görülmesi” mümkün ve mantıklı değil. Mantıklı gelmemesinin nedeni ise; “sonsuzluk ve zamansızlık” ve “zaman – mekâna bağ(ım)lı olmama”nın, nasıl birşey olduğunu bil(e)mememiz; hattâ bunu tahayyül ve tasavvur bile edemememiz. Bu acziyetimizden dolayı; “an’lık fizikî vücud ve mevcudiyetimiz”in bulunduğu “şimdiki zaman / ân / mekân”ı, “asıl ve mevcud”; bu “şimdiki ân”ımızın dışında kalan, “geçmiş ve gelecek zaman / ân / mekânları”, “gayri mevcud ve yok”; yani “yaratılmamış” kabul ediyoruz.

Kader ve Özgür İrade İlişkisi yazısına devam et

Rabbimiz’in Mutlak İradesi ve Determinizm; başka bir Özgür İrade’yle Neden Çelişmez?

Bu yazı, Felsefe ve Kelâm tarihini meşgul etmiş ve halâ da etmeye devam eden “özgür irade” problemine, bir çözüm önerisi olarak hazırlanmıştır. Geçmiş mirasa baktığımızda; insan iradesinin özgür olup – olmadığı ve mümkünse, bunun nasıllığı; mümkün değilse, nedeni hakkında, epey soru ve cevaplar üretilmiş.

Günümüze kadar verilmiş cevaplardan ayrı olarak; aklen mümkün ve muhtemel bir çözüm de, (Allahu Â’lem bis-savab) şu aşağıda vereceğimiz cevap olabilir. Ama önce, problemi özetlememiz gerekiyor. Bu da, şu gelecek iki soruya indirgenebilir:

1) Rabbimiz’in, “Mutlak ve Sonsuz ve Sınırsız Özgür İradesi” olduğu hâlde; mantıksal bir “çelişki” ve “şirk”e düşmeden, ontolojik olarak ikinci bir “Özgür İrade”nin olması mümkün mü?, Mümkünse, nasıl? Yani: İrademizin özgür olduğunu kabul etmekle; Rabbimiz’in Sonsuz İradesi’ne set çekmiş ve böylelikle “şirk”e girmiş olmaz mıyız?

2) Ayrıca: Eğer evrenin her yerinde, istisnasız “Mutlak Determinizm ve Kozalite” geçerli ve hâkimse; insan iradesinin özgürlüğü, nasıl mümkün olacak? Yani: Nedenlerin hâkim olduğu ve bu nedenleri bizim seçmeyip, sadece maruz kaldığımız bir evrende; irademizi etkileyen / etkileyebilecek nedenlerin, bu etki ve zorlama ve yönlendirmesinden, irademizin bağımsızlığı, nasıl te’min edilecek?

Rabbimiz’in Mutlak İradesi ve Determinizm; başka bir Özgür İrade’yle Neden Çelişmez? yazısına devam et

Tevhid; hem Aklî bir İlke ve hem de Gözlemsel bir Bilgidir (2/3)

Fizikî Varlık ve Hareketlerimiz, Ânlık Var – Yok edilişlerle Gerçekleşiyor

Tevhid; hem Aklî bir İlke ve hem de Gözlemsel bir Bilgidir (2/3)Tevhid; hem Aklî bir İlke ve hem de Gözlemsel bir Bilgidir (2/3)

Önceki Yazımızı şöyle bitirmiştik:

Mahlûkun; Rabbinden, geçici veya kalıcı bağımsız kalabileceği, “kendinden kaynaklı” veya “kendi fıtrat ve mahiyetine ödünç verilmiş”, herhangi bir “kuvvet ve sıfatı, tabiât ve özelliği” yoktur ve olamaz. Mahlûkun “kuvvet ve sıfatlarını” geçtik; o mahlûkun “fizikî varlık / vücud / mevcudiyetinin” bile, Rabbi’nden bir ân bağlantısı kesilmez; aksi hâlde o mahlûk “adem”e düşer, yok olur! Bu, elektriğin kesilmesiyle, lâmbanın sönmesine benzer.

Çünkü: Varlığın, “vücud ve hareket ve eylemleri;” varlığın, içinde bulunup, yer kapladığı “zaman–mekânıyla” birlikte “ânlık var–yok”larla, mevcudiyet ve süreklilik ve devamlılık kazanır. Rabbimizin bu “her ân/mekân” gerçekleşen “ol – öl” emirleriyle; varlığın “var–yok”larında; “yaratma” için ayrı bir irade, “yoketme” için de ayrı bir irade gerekmektedir. [Not: Varlığın “var olması” için irade gerektiği gibi; varlığın “yok(luk) / yok olması” için de, ayrı bir “irade” taallûk eder; “iradesizlik” değil. Yani: Rabbimiz “dilerse yaratır, dilemezse yaratmaz” değil; doğrusu: “Dilerse yaratır, dilerse yaratmaz.”]

Buradan devam ediyoruz:

Diğer evren ve âlemler hakkında (Vahiy ve Hadis’in ve sahih ilham, rü’ya ve keşiflerin bildirdiği dışında) fazla bir bilgimiz yok ama bulunduğumuz boyuttaki, maddî mahlûkatın, “fizikî vücud ve hareketleri”, ân’lık var – yoklar”la gerçekleştiğini, hepimiz görüyor ve tecrübe ediyoruz, fakat farkında değiliz.

Farkında ol(a)mamazın sebebi: İçinde bizle birlikte, tüm varlık yok edildiğinden, bu “yok ediliş ve yokluğa” şahit olamıyoruz. Halbuki fizikî, somut varlığımızın, “ân’lık var – yoklar”la gerçekleştiğini farketmek, zor değil.

Şöyle ki: Bulunduğumuz “şimdiki ân/zaman”dan; “1 saniye”, hattâ “1 ân” önceki ve sonraki zamana gidemediğimiz; yani “ân”lık bile olsa, “geçmiş” ve “gelecek zamana” gidemediğimiz ma’lûm. Demek ki; bizim “fizikî vücud / somut mevcudiyetimiz”, sadece, o daracık “şimdiki ân/mekân”da; yani “ân’lık!”

Fizikî Varlık ve Hareketlerimiz, Ânlık Var – Yok edilişlerle Gerçekleşiyor yazısına devam et

Tevhid; hem Aklî bir İlke ve hem de Gözlemsel bir Bilgidir (1/3)

Tevhid; hem Aklî bir ilke ve hem de Gozlemsel bir Bilgidir

Bilim, her ne kadar Rabbimiz’i ve vahiyle bize bildirdiği “Tevhid Bilgisi”ni; “inanç ve felsefe, metafizik ve dinin” konusu görerek; “bilgi ve araştırma, akıl ve gözlemin” dışına çıkarsa da; yani “Bilim” ve evrenin dışına atsa da; halbuki “Tevhid;” hem mantıkî akıl yürütmeyle elde edilen bir “bilgi ve hüküm” ve hem de evren gözlemlerinden elde edilen, “ampirik bir bilgi ve keşiftir.”

Hem, zaman ve mekândan bağımsız Rabbimiz’in varlığının “Sonsuz ve Sınırsız” olması; yani herşeyden daha “aşikâr ve alenî ve somut” olması; yani “sonsuz zahir (Ez Zâhir)” olmasından kaynaklı (yani O’nu farkedip – görebileceğimiz gözlem ve ayırdedici kıyas noktası olabilecek “misli ve misâli, eşi ve benzeri” ve de “zıttı” olmaması nedeniyle ve gene “sonsuz–sınırsız” olması nedeniyle; “içi – dışı, sağı – solu gibi nisbetler” olmamasından kaynaklı,) bize “sonsuz bâtın ve gizli (El Bâtın)” olması nedeniyle; O, biz “sonlu – sınırlılar” açısından “metafizik” olsa da; O’nun “fiil ve eserleri” metafizik değil, inanan – inanmayan herkes görüyor!

Gördüğümüz “fiil” ve sonuçları olan “eserlerin”, göremediğimiz Rabbimiz’e “delil” olması; (tabiri caizse) bir benzetmeyle, analojik olarak: Tıpkı, beş duyumuzla hissedemediğimiz (veya farkedemediğimiz) “yerçekimi (kütleçekimi)” gibi bir kuvvetin, “var olduğunu” ve “özelliklerini;” kütle üzerindeki etkilerine bakarak bilebilmemize benzer.

Veya uzak geçmişte olduğu için; Bilimsel olarak gözlem ve ölçme, deney ve tekrar yapmamızın mümkün olmadığı “Big Bang”in olduğuna; evrende gözlediğimiz “Kozmik Fon Radyasyonu” gibi bazı delillerden ulaşmamıza benzer.

Halbuki “Tevhid;” Big Bang gibi, zamanın bile olmadığı uzak geçmişte yaşanan bir olay da değil. Yani “tevhid;” şimdi/şurada dahi, her daim gerçekleşen bir olay. Mikrodan makroya, her zaman/mekânda, devamlı gerçekleşen bir işleyiş; “yerçekimi” gibi bir kanun.

Tevhid; hem Aklî bir İlke ve hem de Gözlemsel bir Bilgidir (1/3) yazısına devam et

Bilimsellik Felsefesi’nin dayattığı Aksiyomatik Öninançlar

Yeni bir Bilim Anlayışının İnşasında, İslâmî bir Epistemoloji Önerisi (8)

Bu Yazımızda; “Bilimsel Bilgi”nin bilinçaltımıza telkin ve ilka ettiği “kirli ve virütik bilgilere;” bizi kodlayıp – programladığı ve formatladığı, “bilinçaltı (subliminâl) ve hipnotik mesajlara” değineceğiz.

Önceki Yazımızda verdiğimiz “yağmur” örneğinde; yağmurun “neden ve nasıl olduğu ve yağdığını” anlatan, Bilim’in bu “failsiz ve öznesiz” tasvir ve ifadeleri; “Ateist ve Materyalist Bilim”in, “Determinist ve Natüralist Bilimsellik Felsefesi”ne göre yapılmış bir “yağmur” tasviridir.

Bu tasvir ve ifadeler; (sanki “Allah var – yok”un ortası veya bunun 3. bir ihtimâl ve şıkkı varmış gibi veya bu 2 şıkka eşit mesafede kalıp, bakılacak dış bir 3. gözlem ve koordinat noktası varmış gibi!): “Gözlem ve araştırmalarımda, tüm dinî ve felsefî inançlardan bağımsız olacağım. Evrene, tarafsız ve objektif bakacağım. Olayları, olgusal ve olduğu gibi anlatacağım!…” iddiasıyla; “ateist” tarafa savrulan, “deist” subjektifliğe kayan ve bu inançları savunan “Bilimsellik Felsefesi”ne göre kurgulanmış ifadelerdir; “Bilimsellik Kriterleri”ne uyarak hazırlanmış “Bilimsel Bilgiler”dir.

“Allah var – yok” dışında 3. bir ihtimâl; gidilecek 3. bir yol ve aklî seçenek olmadığı için; “objektif ve tarafsız, olgusal ve nesnel” olunamayacak bir konuda; güya “objektif ve tarafsız olacağım” diye, Bilimsellik’in, bu “ateist ve deist” taraflı bakışı sahiplenilmez!

Ayrıca, bu konuda “objektif ve nesnel” bir bakış mümkün olsaydı bile; ahlâkî olarak, gene de “tarafsız” olmak doğru değil. Çünkü: “İyi – doğru – güzelden” taraf olmak gibi, insanî bir yükümlülüğümüz de var bizim.

Bilimsellik Felsefesi’nin dayattığı Aksiyomatik Öninançlar yazısına devam et

Allah; sadece Din Dersinin değil, Fizik – Kimya’nin da konusudur

Allah; sadece Din Dersinin değil, Fizik – Kimya’nın da konusudur

Yeni bir Bilim Anlayışının İnşasında, İslâmî bir Epistemoloji Önerisi (7)

Rabbimiz olan “Allah”; sadece Din Dersinin konusu olmayıp, Fizik – Kimya gibi, diğer derslerin de konusudur. Çünkü bu derslerde de, Rabbimiz’in evrende görünen “fiil ve eserleri”; bize “ihsan ve ni’metleri” anlatılmaktadır.

Çünkü: Tıpkı, iki boyutlu harflerle yazılan “Teşriî ve Kelâmî” olan, vahyettiği “Kur’an Kitabındaki” âyetlerin okunması gibi; diğerinde de, üç ve daha çok boyutlu yarattığı “Kâinat Kitabında” yazdığı “Tekvinî ve Kevnî Âyetleri” okunmaktadır. Biri, Teşriî ve Teklifî Şeri’ât ve kuralların yazıldığı “Kurân-ı Kerîm Kitabı;” diğeri ise, Tekvinî Şer’iâtın yazıldığı “Kevnî Kâinat Kitabı.”

Ve zaten Kitabımızda ilk vahyolunan “oku” emriyle de, bu 2 kitabı okumamız emredilir ama “Bismillâh”la okumamız; daha doğru ifadeyle: “Yaratan Rabbimiz’in adıyla” okumamız emredilir. Yani: Kâinatı; Rabbimiz’in yarattığı ve her ân/mekân [yok(luk)tan halk ve icad ve var(lık)tan terkip ve inşa suretiyle] yaratmaya devam ettiği; çok boyutlu ve hareketli, canlı bir “kitap” olarak okumamız ve bu kitaptaki harf ve kelimelerin, “suret ve özelliklerinden” daha çok; taşıdığı ve işaret ettiği “anlam ve mesajlara” dikkat edilmesi gereken bir kitap olarak okumamız emredilir.

Demek ki; evren araştırma ve gözlemlerini, ölçüm ve deney faâliyetlerini; “Bilimsellik”in “seküler ve lâik” paradigmalarıyla; yani bir “ateist” veya “deist”in gözüyle; yani güya “Allah yok(muş); varsa bile, evrendeki işleyişe karışmıyor(muş!)” önvarsayımıyla ve sanki bu önvarsayım doğruymuş ve bilimsel olarakta ispatlanmış tarzında yapamaz bir müslüman!

Eğer varlık ve gerçeği parçalayıp, bölen bir kafayla; yani “bilimsellik” diyerek, “sekülârizm ve lâiklik” diyerek; “Din Dersleri – Fen Dersleri” ayrımlarıyla, farklı gerçeklik alanları üretir ve bunun sonucunda, Rabbimiz’i sadece Din Derslerinde anlatır, diğer derslerde unutur ve atlarsak; sokağa çıktığımızda, evrene bakışımız da “din dışı” (seküler ve lâik); daha doğrusu “ateistçe” olur; bir ateistin gözüyle olur!

Hakikâti parçalayıp, çifte gerçeklik alanları üreten, bu bölmeli seküler anlayışın sonucu olarak; “müslümanlığımız” da, sadece “cami” gibi mekân ve “bayram, namaz” gibi zamanlarda  hatırlanan, “parttime müslümanlık”a döner!

Allah; sadece Din Dersinin değil, Fizik – Kimya’nın da konusudur yazısına devam et