“Var(lık)” ve “hareket”i dediğimiz şey; “ânlık var – yok”edilişlerdir sadece! (2)

dunya1

Bedî’üzzaman Said–i Nursî Hazretleri’nin (R.Â.) “Medresetüz Zehra” Projesinin Ders Müfredatı kapsamında; “Bilimsel Bilim’in Eksik – Yanlış – Zararları Ve İslâmî Bilim’e Niçin Geçmeliyiz? / Metabilgi – Metabilim” isimli kitap çalışmamızın ön hazırlığı niteliğindeki Yazı Dizimize kaldığımız yerden devam edeceğiz, fakat önceki yazımızdan bazı noktaları hatırlamamız gerekiyor. Orada özetle demiştik ki:

Fizikî, maddî varlık ve hareketlerimiz “ân’lık var – yokoluşlar”ımızın sonucu olduğu, delil – ispata ihtiyaç göstermeyen aşikâr bir gerçek. Çünkü “1 ân” geçmiş ve “1 ân” geleceğe gidemiyoruz ki, bunun anlamı: Fizikî vücud ve mevcudiyetimiz sadece o “şimdiki 1 ân”da demektir! Yani sadece “şimdiki zaman”da varız; önceki “şimdiki ân”ımız silinip, yok edilerek “geçmiş ân” olmuş! “Gelecek ân” ise henüz gelmemiş!

Çekilen ânlık bir fotoğraf karesinde olduğu gibi; gerçek evrende de ân’da “hareket” yok! Hareket; “şimdiki an beyaz perdesi”nde yaratılma ve yok edilmelerle sağlanıyor!

Gelecek zamandaki ân’ların yaratılıp, şimdi’mize gelmesi için veya bizim gelecek ân’larımızın yaratılıp şimdi’miz olması için; hâlihazırdaki “şimdi levha / ân’ımız bizimle birlikte silinip, yok ediliyor; fakat bilgisi yok edilmeyip, hafızamızda saklı. (Biraz önce sandalyede oturuyordum, şimdi kalktım, oturmuyorum; sandalyede oturan Ayhan silinip, yokedildi; yokedilmemiş olsaydı 2 Ayhan’ın birbirine bakması gerekirdi!) Ki bu bilinç, hafıza ve unutmama sayesinde “zaman” denilen varlık ve sürecin farkına varabiliyoruz. Seslerin varlığını kulağımızla ve eşyanın varlığını göz ve ışıkla farkedip bilebilmemiz gibi; “zaman”ı da hafıza ve şuurumuzla farkedip, bilebiliyor ve ayırdına varıp, isim veriyoruz. Yoksa “zaman” denilen şey, haricî vücud / mevcudiyeti olmayan; yani zihnimizin uydurduğu salt zihnî bir kavram değil; sürece verdiği vehmî bir isim de değil. Zaman; boş bir sayfa ve levha ve Âlem-i Emir’den bir kanundur ki; eşya ve hâdiselerin ve oradan da hakaik-ı nisbîyenin icad ve izharına medar oluyor.

Bu evrenimizi referans alıp, bu boyutumuzdan bakınca; evrende hakikî var ve mevcud olan; nefes alıp verebildiğimiz ve kendi somut vücudumuza dokunabildiğimiz fizikî mevcudiyetimiz sadece “şimdiki ân”da ve şimdiki ân’da kapladığımız “mekân”da. Yani “bu ân – mekân”da!

Geçen yazımızın özeti böyle. Yani “şimdiki ân / mekân”ın yok edilip, silinmesini “geçmiş ân” olarak tanımlanmışız. Henüz yaratılmayıp, vücuda gelmediğinden; yani “şimdiki ân / mekân” olmamış ân / mekânları da “gelecek zaman” olarak isimlendirmişiz. Yani “geçmiş zaman / ân(lar)” yokedildiği için “geçmiş” ve “gelecek zaman / ân(lar)” da yaratılmadığı için “gelecek” diyoruz. Demek istediğim: “Geçmiş” ve “gelecek” ayrım ve isimlendirmeleri sadece şimdiki ân / mekân ve buradaki varlık ve hâdiselere işaret etme ve tanımlama ve ta’rif etme ihtiyacımızdan doğmuş olup; hakikâtte bizim boyutumuzda “geçmiş” (çünkü yok edilmiş veya silinmiş) ve “gelecek” (çünkü yaratılmamış veya yazılmamış) yok!

Ân – Mekân nedir? “Şimdiki / bu ân – mekân” dediğimiz şey; zamanın akmadığı, sürenin geçmediği; mesafe ve dolayısıyle hareket’in de olmadığı en küçük zaman ve mekân (uzay – zaman) birimi olmaktadır. Yani uzay ve zaman’ın bölünemeyen en küçük tane, birim, adet, nokta, büyüklüğü. Bu şimdiki “ân / mekân nokta” birimimizde “varlık ve mevcudiyetimiz” var; fakat donuğuz, hareket edemiyoruz. Zaman (süre) ve hareket ve hız ve mekân denilen şey; zaten bu ân birimlerinin artarda yaratılıp, yokedilmesi sonucu gerçekleşmekte. Bütün bunlar Daire-i İlim’den alınan ölçü ve kalıpların kullanılmasıyla zuhur edip, zahir olmakta.

Yani “ân”: “Zaman’ın en küçük film karesi / levhası” veya “hareket edecek alan ve süre olmayan ve bölünmeyen en kısa zaman ve mekân noktası.” Bu ân / mekânlar, bölünemeyen en küçük olduğu için; aralarındaki geçişler sürekli olmayıp, kesikli; yani var – yoklar şeklinde gerçekleşebiliyor. Belki fizik’te “Planck Sabiti” veya “Hilbert Uzayı” dedikleri; maddenin miktar ve taneciklik kazanamadığı; yani kuantlaşamadığı (kadarlaşamadığı) uzay – zamana tekabül etmektedir bu “şimdiki ân / mekân” birimi. Bu bölünemeyen en küçük “ân / zaman” ve “uzay / mekân” noktalarında eşyanın nasıl hareket ettiğini görsel olarak tasvir edersek, şöyle olur:

Bu dediklerimizi örnekler üzerinden temsille, somutlaştıralım: Çekilen bir fotoğraf karesi; fotoğrafın içindekilerinin “varlık ve vücudları”nın olduğu, fakat “hareketleri”nin olmadığı bir “ân / mekân”a misâl olup, benzemekte. Bu ân / mekân fotoğraf karelerinin yanyana sıralanıp, düzenlenmesi de “hareket zaman ve mekânı”nı sağlamaz; ayrıca bu karelerin hareket ettirilmesi şart.

Bu fotoğrafların belli bir düzen ve kuralla bağlanıp (biz insanlar daha sonra o düzene “neden – sonuç ilişkisi / nedensellik” ismi vereceğiz); film şeridinde motor vasıtasıyla hızlıca çevrilip, “şimdiki zaman – mekân beyaz perdesi”ne yansıtılması gerekmekte. Bu temsilde, mekân “film şeridi”ne; zaman da “film şeridinin hareketi”ne benzetildi. Bu örnekte dikkat edilmesi gereken nokta: “Film şeridinin hareketi” ile “film şeridinin içindeki bizlerin hareketi”, farklı tür hareketlerdir! Bu temsilde, “beyaz perde”; “şimdiki ân – mekân”a benzetildi. Ân / mekânda bulunan varlıkların devam ve bekâ ve istikrarı; vücudlarıyla birlikte, bağ(ım)lı bulundukları ân / mekânlarının da artarda var – yok edilmesiyle sağlanmakta. Bu sebepten, mesafe alabilmek ve hareket edebilmek için; her mekân nokta / mesafesine bağlı olan ân’ları da aşmamız gerekmekte; yani boyutlar ve uzaklıkların aşılması için belli bir süre geçmesi gerekmekte.

Veya belki gerçeğin yapı ve varlığın dokusu, bu misâlde gösterilenden çok daha başka şekilde işlemektedir. Belki film şeridi dürülü olduğu makaradan çıkarılıp, dümdüz açılmış ve hareketsiz duruyor; bunun yerine belki projektör hareket edip, her ân / kare / pozu ânlık olarak ışıklandırıp, böylece filmdeki ilmî vücudların haricî varlık ve zuhuruna sebep oluyor! Yani hareket eden, belki film şeridi ve içindeki resimler değil; belki projektörün kendisi!…

Elhasıl varlık ve hareket’i dediğimiz süreç, içindeki bizlerle birlikte her ân / mekânın yaratılıp – yokedilmesi suretiyle; yani tek bir “an” olan “şimdiki zaman” ve o tek ân’a tekabül eden “mekân”ın ardarda yaratılması / gelmesi / ışıklandırılmasıyla yaratılmakta veya zahir (görünür) olmaktadır.

Film şeridi yerine; bilgisayarın anabelleği, harddiski örneği de verebiliriz. Anabellekte zaman – mekân – süre – sıra – sûret yoktur. Buradaki ilmî veriler “şimdiki zaman – mekân ekranı”na yansıyınca; eşya ve suret ve özellikleri ve zaman, mekân, mesafe, hareket, kuvvet vs. doğmaktadır. Zaman ve mekândan münezzeh Rabbimiz’in ilmindeki ilmî varlıklara zamanüstü “ol” emriyle, hariçte (İlm-i İlâhî’nin dışında) yaratmasıyla; zaman, mekân, ölçü, kuvvet, harekette yaratılmaktadır…

Konunun Quantum ve Relâtivite’deki anlamı ve buralara uyarlanması; daha doğrusu bu teorilerin konuya uyarlanıp, revize edilmesi, araştırılmaya değer bir konu. Veya bence en doğru ve sağlıklısı: Bu teorilerdeki çelişki ve paradoks, eksik ve yanlışlarla malûl olmayan; mikroyla makroyu tek bir resimde birleştiren; maddeyle manayı tevhid eden; yani bütüncül ve holistik; Esma-ül Hüsnâ temelli yepyeni bir teori ve model kurulması.

Daha net ifade edersek: İnceleme konusu olarak “madde”yi ihtisas ve gözlem sahası olarak seçen; yani daha başlangıçta amaç ve tanım ve yöntem olarak “ben sadece madde’yi inceleyeceğim” diyerek niyet ve amacını “ateist ve materyalist” taraftan seçen Bilimsel Bilim’in terkedilmesi gerekmekte. Varlık ve faâliyetlerinin telâffuz ve anlamını tercüme edemeyen, yani yanlış ve eksik ve dar olan Bilimsel Yöntem ve Kriterlerin terkedilerek, İslâmî Bilim’e geçilmesi gerekmekte…

Bazı şeylerin eşit uzaklıkta orta noktası; yani gözlem yapıp, karar verebileceğimiz tarafsız bir orta noktası yoktur. Yani kâinat ve içindekileri ya “Rabbi var(mış)” gibi gözleyip, ifadelendireceğiz veya “yok(muş)” gibi. Bunun orta noktası; yani deney – gözlemlerimizin objektif ve olgusal ve nötr ifade biçimi yoktur!

“Eşyanın yaratıcısı var(mış)” önvarsayım / hipotezini reddettiği için, mecburen “yaratıcısı yok(muş)” ateist – materyalist – natüralist ve determinist tarafında yer alan Bilimsel Bilim’in, bu batıl inancından doğan Bilimsel Yöntem ve Felsefesi terkedilmeli.

Hurafelerini doğru göstermek için; eşyayı (güya olgusal ve tarafsız gözleyip, ifade ediyoruz diye); Allahu Tealâ’dan bağımsız ve kopukmuş gibi anlatırlar. Yani olgusal ve objektif anlatmak dedikleri; “Allahu Tealâ yokmuş” önvarsayımıyla anlatmak demektir! Başlangıçtaki bu “önvarsayım”, sonraki sözde delillerle bir sonraki aşamada “varsayıma” ve son aşamada da “inanç esası”na döner! Bu inanç esası da, Bilim’in Bilimsel Yöntem ve Felsefesini; oradan da Bilimsel İfade – Makaleleri’ni şekillendirir!

Yani mevcut  Bilim, daha başlangıçta tarafsız ve ortada değil; daha en başında tanım ve Bilimsel Yöntem olarak “Allahu Tealâ yokmuş” varsayımıyla hareket edip; bunun delil – ispatına çalışacaklarını deklare ediyorlar! “evrende madde, faaliyet ve sonuçlarının olması için Allahu Tealâ gibi bir fail ve ustaya gerek ve ihtiyaç yok; çünkü evrenin varlık ve devam ve işlemesi, kendi içindeki diğer sebeplerle mümkün ve vaki; faile gerek ve ihtiyaç yok” önyargı ve inancıyla yola çıkıyorlar! Kısaca “ateist – materyalist – determinist ve natüralist” (indirekt olarakta “agnostik”) inancın avukatlık ve sözcülüğünü yapmaya ve delillerini arayıp, ispatlamaya çalışmaktadır Bilimsel Bilim!

Yani Bilim’in “olgusal ve tarafsız bilgi, objektif ve seküler, lâik ifade” dediği şey; eşyayı “Allahu Tealâ yokmuş ve O’ndan bağımsız işleyebilmesi mümkün ve zaten öyleymiş gibi” anlatmak ve bunun ispatına çalışmak demektir! Mevcut Bilim’in felsefesi budur ve Bilimsel Yöntemi de buna göre şekillenmiştir. Halbuki olanlar “mümkün” olduğu için olmuyor; olduğu için biz “mümkün(müş)” zannediyoruz!

Bu şablon ve bakış açısıyla kurgulanan Bilimsel İfadelerde, sürecin bizzat yapan fail ve öznesi olan Rabbimiz devreden çıkartılmış; sanki olay kendi kendine otomatik işleyen sebep ve mekanizmalarla failsiz işliyormuş imajı verilmiş, algısı oluşturulmuştur. Aslında Bilim’in bu ifadelerinde, Rabbimiz yerine “tesadüf, tabiat, içgüdü, madde, enerji, kanun” gibi başka failler atanmıştır! Bu ifadelerde; olaydan etkilenen / edilgen (yani ressamın elindeki fırça gibi bir araç / alet) olan nesne / sebep veya süreç / kanuna; “fail / özne” fonksiyon ve özelliği yüklenmiştir. Böylece Rabbimiz’in “ilim – irade – kudret” gibi özellik ve sıfatları; “Semi’, Basîr, Rezzak, Şafî, Âlim, Cemil” gibi isim – vasıfları; bir takım madde–enerji, sebeplere ve tabiat, tesadüf, kanun gibi vehmî ve soyut kavramlara yüklenmiştir!

Herhangi bir olayı, sebep–sonuç şablon / paradigmasına oturtarak tasvir etmek; bu Bilimsel İfadeyi okuyan kişi için, altmesaj olarak: “Bu işin Allahu Tealâ’yla bir bağlantısı yok; bu faaliyet ve sonuca Allahu Tealâ sebep değil. Kâinattaki bu faaliyet ve sonuçları; çeşitli sebep, madde–enerji, kanunlarla ister istemez tabiî bir zorunluluk olarak oluyor. Yani Allahu Tealâ olmasa da bu işlerin olması mümkün ve zaten olan da bu mümkünün gerçekleşmesi; çünkü mekanizma  bu, süreç böyle işliyor. Örneğin Allahu Tealâ olmasa da taş veya yağmur yerçekimi sebebiyle yere düşecek, bu sebep–sonuç / süreçte Allahu Tealâ gibi doğaüstü ve metafizik bir sebep ve fail aramak mantıken gereksiz; yani böyle bir zorunluluk ve ihtiyaç yok!” talimat / kod / emir, yani Yanlış Bilgi Virüsü / Truva Atını, bilinçaltı kanallarla bilinç ve kâlbe gönderir. Sebep – sonuç kurgu ve şablonuyla paketlenmiş bu subliminal, saklı ve derin mesaj, bilinçdışı kanallarla iletildiğinden, bilincin filtrelerine takılmaz. Sesli olmadığı için kulak ve bilincin duymadığı bu gizli fısıltı, telkin sonucu; kişide farkında olmadan bir bilinç ve sonra da algı ve davranış değişikliği gözlenmeye başlar.

Ülke, din ve milliyetten bağımsız olarak, Bilim’in Bilimsel(lik) Formatından geçmiş hemen hemen herkes, kâinat ve hâdiseleri bu Bilimsel Gözle okumakta; daha derin ve geniş ve zengin başka bir okuyuş olabileceğine ihtimâl bile ver(e)memekteler! Üstelik Bilim’in ve Bilimsel Yöntem’in, bu hâliyle evrensel ve olgusal ve tarafsız olduğuna inanmaktalar!

Bilim’in, İslâmiyet’i dışlayan Bilimsellik Kriter ve bakış açısının şekillendirdiği zihin – kavram haritalarıyla; kendi dinine bile bu “Bilimsel Kavramlar”ın ardından bakan, üstelik dininin azalarını kopartarak “Bilimsellik Şablonu”na sığdırmaya çalışan; hatta böyle yaparak kendisinin Kur’ân’ı ve İslâmiyet’i, Sahabe’den (R. T. A. E.) bile daha iyi anladığını, hatta Peygamber ve Allahu Teâlâ’yı bile Onlardan daha iyi tanıdığını iddia edebilecek kadar ağır hasta ve kıblesi bozulmuş, çağımız Bilimsel Müslümanına kıyasla; köyde yaşayıp ilkokulu bile okumamış, okuma – yazması olmadığından bünyesine modern, bilimsel virüsler girmediğinden, fıtratı bozulmamış “cahiller” daha iyidir. Çünkü bunlar cahil olduğunu bilir; diğerleri ise cahil olduğunu bile bilmez, üstelik doğru biliyorum zannederler. Yanlış ve eksik bildiğini bilmemek, yani cahilliğini bilmemek; cahillikten çok daha koyu bir cahilliktir! Hiç bilmemek, yanlış bilmekten çok daha iyidir. Çünkü hiç bilmeyen hem fıtrat ve bakışını korumuş ve hem de bilmediğini bildiğinden, doğrusunu öğrenme talebi veya kapısı açıktır. Yanlış bilipte, bu bildiğinin doğru olduğuna inananın böyle bir talep ve duası ve buna açık bir kapısı da yoktur!…

Bilim’in “yaratılıyor” yerine; “oluşuyor, oluşum” gibi nötr ve olgusal görünen ve arkasında Rabbimiz’i göstermeyen / çağrıştırmayan her ifade; aslında “Allahu Teâlâ yok(muş), varsa bile bu işle ilgisi yok(muş)!” mesaj ve emrini, bilincimizin filtrelerine takılmadan; bilinçaltına kodlar ve bizim önce bakışımız, sonra sözümüz, en sonra da kâlp ve davranışımızı bu komuta göre programlayıp, yönlendirir!…

Nötr ve olgusal ifade ve inanç – değerden bağımsız bir bakış açısı olamaz: Dünya “ya dönüyor veya döndürülüyor”; “arı ya bal yapıyor veya yaptırılıyor”; “ağaç ya meyve yapıyor veya yaptırılıyor”; “insan ya yürüyor veya yürütülüyor!” Ortası, yani üçüncü bir ihtimâl; bakabileceğimiz objektif ve tarafsız bir koordinat / referans noktası yok!

Eğer “ben yürüyorum, yürütülmüyorum” diye bir iddianız varsa; “yürüme” eyleminin olabilmesi için, beyinden – ayak ve kollara kadar hücre hücre hangi reaksiyonları ve biyoelektrikîkimyevî ve fiziksel hâdiseleri nasıl yapabildiğinizi açıklayın! Yürümek eyleminde bizim yaptığımız ancak “yürümek için dua etmek / yürümeyi talep etmek, istemek, niyet etmek, amaçlamaktır.” Bu  irade ve kesbimiz üzerine, duamızın kabulüyle yürümeyi (ve hayır – şer tüm fiil, amellerimizi) yaratan Rabbimiz’dir! Birşeyi nasıl yaptığımızı, nasıl gerçekleştiğini bilmiyorsak ve vücudumuzda gerçekleşirken bile şuurumuzla nelerin nasıl olduğunu farkedemiyorsak; “ben yapıyorum, kendimi ben yürütüyorum” iddiası pek anlamlı değil, doğru da değil!

İşte Bilimsel Bilim’in ateist – materyalist – determinist ve natüralist felsefesine göre kurgulanmış Bilimsel İfadelerindeki gizli ve derin anlam / mesajlarla, bünyesine Yanlış Bilgi Virüsü almış olması nedeniyle; kâinat ve içindeki mevcudat ve hâdiseleri yanlış gören ve okuyan günümüzün hasta insanı; kendisinin halis müslüman ve doğru fikirde olduğunu düşünmekte; eşyadan duyularına gelen mesajları doğru algıladığına ve anladığına inanmaktadır! Yani tipik bir; “kâfir veya müşrik”in, küfür ve şirkinin farkında ol(a)maması durumu! Ne yazık ki hepimizin imanında az veya çok, bu gizli – açık şirk kirleri veya “hakikâti örtme” anlamında küfür bulaşıkları maâlesef var!

Elhasıl fiili, faili yokmuş gibi ve eseri, müessir ve ustası yokmuş gibi (güya tarafsız ve olgusal) tasvir edip, nedenselleme gibi yöntem ve kriterlerle hastalıklı Bilim terkedilerek, İslâmî Bilim’e geçilmeli.

Bir ifadenin “bilimsel olmaması” ayrı şey, “doğru olmaması” ayrı şeydir; çünkü “bilim”, “bilgi”ye eşit değildir; olsa olsa ve sadece kâinattaki bilgi ve mesajların 5 duyuya daraltılmış ve saptırılmış bir hâlidir! Tıpkı “bilgi” (ilim / data – information – knowledge) ile “bilim”in (science) aynı şeyler olmaması gibi.

Evet “bilim” (science) ile “bilgi” (ilim / data – information – knowledge) ayrımını yapmak gerekiyor. Bilim”; “bilgi”yi, evrendeki işleyişin bilgisini keşif ve üretmeye çalışan bir yöntem ve sonucu olabilir ancak, fazlası değil. Bilimsel Bilim’in konusu olan aynı kâinata bakarak ve 5 duyuyla kendini sınırlamayarak [mes’elâ “akıl” 6. duyu olup, gördüğünden gör(e)mediğini bulmaya yarar! İnsanda bunun gibi daha başka maddî – manevî çeşitte duyular da var]; Bilim’in bulamadıklarını gösteren ve gördüğü hâlde yanlış anladıklarını veya çarpıttıklarını düzelten başka bir Bilgi Yöntem’i daha var ki, biz buna “İslâmî Bilim” ismini veriyoruz.

Elhasıl İslâmî Bilim, tarafsızlık ve objektiflik oyunu oynamayacak; “doğru – iyi – güzel”den taraf olacak; eşya ve hâdiselere bakılması gereken doğru perspektif ve taraftan bakacak! Yani Allahu Tealâ yokmuş gibi yapmayacak!

Yani “ateist – materyalist – determinist ve natüralist” inançta olup, bir de bunun ispatına çalışan, üstüne üstlük “objektif ve tarafsız ve inanç / değerden bağımsızız” yalanı söyleyen Bilimsel Bilim gibi insanlara ikiyüzlü davranmayacak ve Allahu Teâlâ’ya nankör ve asi olmayacak! O’nun fiil ve eserlerinin te’lif hakkını yemeyecek; intihâller ve yanlış yere atıflar yapmayacak! O’nun icraat, İlâhî Kanun, Sünnetullah’ını; “tabiat, doğa – fizik kanunu, içgüdü, evrim, tesadüf, uzun zaman, enerji” diye isimlendirip, perdeleyerek ve çağrışımları kapatarak; sebeplere, maddeye dağıtmayacak! O’na çıkan yolları kapatmayacak; madde’yi şeffaflaştırarak, arkasındakini gösterecek!

Hiçbirşey kendi kendine ve tabiat, sebeplerle ol(a)madığı ve ol(a)mayacağı için; gördüklerine “oluşma, oluşum, varlık” değil; “yaratma, yaratılmış” diyecek. Yani herşeyi olması gereken yere koyup; ni’mete “ni’met”, rızıka “rızık”, rahmete “rahmet” diyecek! Güya objektif ve tarafsızmış rolü yapıp; kâinattaki mevcudat ve faaliyetleri isimlendirip, tasvir ederken, ateist – materyalist veya agnostik subjektiviteye düşmeyecek!

O hâlde daha başlangıçta; “önceden delil – ispatlı önbilgi olarak peşin verilmiş ‘dünyanın yuvarlak (geoid) olduğu’ haber / önbilgisini doğru varsayarak; hipotez – gözlem – delil – deney – ölçme işiyle bu önbilginin (enfüs ve afakta) diğer te’yid / delilleri araştırılması” gibi; Rabbimiz’i de var ve her ân / mekân içi ve dışı aktif ve faâl asıl ve tek sebep ve fail kabul ederek; İslâmî Bilim çalışmaları yapılması gerekmektedir.

Bilimsel Bilim gibi daha işin başında “Allahu Tealâ yok(muş)” önvarsayım / inancıyla yola çıkmamalı; çünkü Bilim’in bu varsayımıyla yola çıkarsak; görüp – ölçtüğümüz herşeyi “O yokmuş” gibi anlamlandırıp, ifade etmek (“yaratmak” yerine “oluşum” kelimesinin veya “sevk-i İlâhî / dışgüdü” yerine “sevk-i tabiî / içgüdü” kelimesinin tercihi edilmesi gibi) ve O’nun yerine başka sebep ve failler bulmak (“tabiat, tesadüf, evrim, büyük patlama vs.” gibi başka fail / etken / sebeplerin ikame edilmesi gibi); yani başlangıçtaki önvarsayımı ispatlamaya çalışmak; bunun delillerini bulmaya ve öyle yorumlamaya çalışmak zorunda kalırız! Diğer delilleri ya farketmez ve görmeyiz veya “tesadüf, tabiat, madde – enerji, uzun zaman, içgüdü” gibi kavram, nesne, süreçlere atfederek; sahte sebep / faillerle bozmaya çalışırız!

Elhasıl Bilim, Bilimsel(lik) Yöntem ve Kriterlerine bağ(ım)lı kaldıkça; yolu hiçbir zaman Rabbimiz’e çıkmaz; bilâkis önüne çıkan yolları da görmez veya görse de (“bilimsel” bir isim vererek veya bir sebebe bağlayarak, o da olmazsa tesadüfe bağlayarak) kapatıp, tıkar!

“Rab var mı, varsa delil – ispat, özellik ve sıfatları neler olabilir / nedir?, İslâm hak mıdır?” gibi bir sorunun cevabını aramıyorsunuz! Cevabı aramayı bırak, böyle bir teori kurmaya bile Bilimsel Yönteminiz müsaade etmiyor! Bilâkis “Görüp gözlediklerimi Allah hariç hangi madde – enerji, evrim (uzun zaman, ‘sanki ‘dehriyyun’), nesne, paralel evren, tesadüf vs. inanç / sebep / süreçlere bağlayabilirim?” cevabını bulma amaç ve niyetindesiniz! Yola çıkarken kendinizi böyle tanımlamış, kendinize böyle bir misyon yüklemişsiniz! Önvarsayım, paradigmalarınızdan başlayarak; tüm hipotez, varsayım ve teorileriniz ve gözlem – eşyayı ifade ve kelime seçim biçiminiz, inandığınız ve ispatlama çalıştığınız bu önvarsayım üzerine inşa edilmiş ve ediliyor!

Çünkü Bilimsel Bilim; “varlık ve olayların, failsiz ve ustasız olabileceği ve olduğunu nasıl izah ve ispat edebilirim; fail ve ustayı işe katmadan evreni nasıl tasvir edip, açıklayabilirim?” amacıyla; yani “kâinata ateist ve materyalist bakma ve kurgulama”nın teorisini yapacak şekilde yapılandırılmıştır.

Bilimsel Bilim’in tüm gözlem, ölçüm, ispat, açıklama ve tasvirleri; baştaki bu tez ve niyetlerine göre  şekillenir ve kısıtlanır! Bu senaryolarıyla tutarlı Bilimsel Makaleler bilimsellik kriterlerine uygun kabul edilir! Bilim bu hâliyle; “evrendeki varlık ve hareketlerinin, muharrik ve ustası, yani işletici Rabbi yokmuş gibi; yani Allahu Tealâ’dan bağımsızmış gibi tasvir ve açıklamak ve bunun ispatını yapmak” amacıyla çalışmaktadır! Bu sebepten Rabbimizi gizlemek için ya “tesadüf, tabiat, evrim, uzun zaman” gibi sahte fail ve sebepler icad eder veya süreç içinde rol alan herhangi bir nesneye “fail / usta” rolü verir. Böylece eşya ile Allahu Tealâ arasındaki etkileşim ve nedensellik bağlarını; zihin ve algıda keserek, kopartır, atar!

Özetle; Bilimsel Bilim ancak ve sadece Rabbimiz’in yaptığı ve yapabileceği iş ve eserleri; madde – enerji ve bilumum sebeplere vererek; madde ve süreçlere “ilâhlık” gibi taşıyamayacağı yükler yüklemekte, yani maddenin zerre ve hareketlerini ilâhlaştırmaktadır! Karıncaya 1000 ton yük taşıtmaya çalışmak ve taşıyabilecegine inanmak gibi; “toprağın ağaç, ağacın elma vs.” yapabileceği ve yaptığı hurafelerine inanılıyor!

Bilimsel İfadelerinde; “Karaciğer 300’den fazla kimyevî reaksiyonu yapar” derken, reaksiyonları yapanın (fail ve ustanın) “karaciğer” denilen bir et parçası olduğuna bizi inandırmaya çalışıyor!

Uçsuz bucaksız çöl boşluğunda döndürülerek seyahat ettirilen Dünya gezegenine gönderilen “elma, armut, üzüm, şeftali, çiçek, ağaç vs.” rızıkları; “bunların sebebi ağaç, bunların nasılı toprak, (eski zaman Dehriyyunları gibi) bunların nedeni evrim ve uzun zaman; elhasıl bunların nedeni – niçini – niyesi hep bu gördüklerimiz” olduğunu izah ve ispat etmeye çalışıyor!

Soruları bilmek, cevapları bilmekten çok daha önemli ve önceliklidir; çünkü doğru cevaba, doğru soruyla ulaşılır ve üstelik yanlış sorunun, doğru cevabı olmaz! Halbuki doğru soruyu bilmek ve doğru ifade etmek, cevaba en yakın sorudur. Sor(a)madığımız için cevabının da peşine düşmediğimiz bir dünyada; Bilim’in bize baştan ezberlettiği hazır soru – cevap ve kısıtlı seçenekler eşliğinde; önümüzdeki legolarla birşeyler yapmaya çalışıyoruz! Halbuki kâinat ve içindeki her birşey, çoğu sorumuza cevaptır; fakat soruyu bilmediğimizden, cevabı da göremiyoruz!

Bazen problemin kendisi yapıdan kaynaklanır demiştik; bu durumlarda mevcut yapı içinde çözüm aramak yerine; sistemin dışına çıkmak ve burada daha gelişmiş bir yapı kurmak, en doğru ve kalıcı  çözümdür. Böylece mevcut yapı ve sistemden kaynaklanan soru(n)lar; yeni kurulacak yapı içerisinde hiç doğmayabilir veya problemler, yeni ifade ve çözüm yollarına kavuşabilir.

Elhasıl: O hâlde cevapları öğrenmekten önce, soruları öğrenmek çok daha önemli; çünkü doğru cevaba doğru soruyla ulaşılır. Bilim, yanlış sorduğu soruların cevabını doğru bile verse; bu cevap, gerçeğin bütününü göstermediği için eksik; sakladığı için de yanlıştır; yanlış sorunun da doğru cevabı olmaz! O hâlde cevapları öğrenmekten önce, soruları öğrenmek çok daha önemli; çünkü doğru cevaba doğru soruyla ulaşılır. Yani “Cevap nedir?”den önce, “Soru, doğru soru nedir?”i öğrenmeli. Aksi hâlde bir ömür boyu yanlış yerde ağ atmış oluruz veya büyük balık yakalayacağım diye, küçük balıkları ağın gözeneklerinden kaçırırız…

Bilimsel Bilim’in herşeyi ufalayıp, parçalayarak, indirgeme – analizlerle, yanındaki şeyi diğer şeye sebep – sonuç gösterme hipnotik ilüzyon ve safsatasından uyanarak, başımızı kaldırdığımızda; sorulması gereken doğru soru şu: “Allah’tan başka hangi fail, hangi sebep, hangi neden, hangi Sanî aynı topraktan türlü renk – koku – şekilde ni’metler ve tavuktan yumurta, arıdan bal, inekten süt gönderebilir!? Hıfzedici Allah’tan başka hangi sebep atmosferi başımızın üzerinde bir filtre ve kalkan yapıp; vücudumuzu deriyle, hücremizi ayrı bir zarla, ağacı kabukla korur!? Hangi sebep yeryüzündeki tonlarca suyu göğe kaldırıp, arıtıp, rüzgâra taşıtıp, tekrar muhtaçlara indirir!? Rabbimiz’den başka hangi sebep, hangi merhametli ve rahim; dişsiz ve sindirim sistemi gelişmemiş bebekleri önce karnına bağlanan bir kordonla, sonra memelerden gönderilen en gerekli tek gıda olan sâfi bir sütle doyurur!? İnsan, hayvan tüm bebekleri düşünürsek; Allah’tan başka hangi tesadüf, hangi sebep, ıssız çöl ortası gibi koca boşlukta dönen Dünya’ya hergün tonlarca sütten ırmaklar gönderebilir!?…” Resmin bütününde tevhid / vahdet bakışıyla ve doğru soruyla görünen manzara bu. Resmin bütününde bunu görünce, (gözkırpması kadarlık kadarlık bir süre – mekân da bile) resmin hiçbir parça ve hareketinin, tabiat – tesadüf – maddeye verilebilecek kadar alelade olmadığı, failsiz olmadığı ve olamayacağı anlaşılır!

Elhasıl ateist – materyalist Bilim; asıl ilâhın varlığını kabul etmemek için, nazarımıza sunduğu sahte sebep – sonuç, etken ve faillerle, aslında varlığın herbirini ilâhlaştırmakta; yani sadece Rabbimiz’in yapabileceği eserleri ve sadece O’nun olabilecek isim – sıfat, kudret ve özelliklerini; diğer varlık ve süreçlere vermekte ve bunun hurafe ve batıl inanç oldugunu bile farkedememektedirler!

Örneğin; “Kayyum ve Samed” olan Rabbimiz’i inkâr ettikleri ve yoksaydıkları için, kâinatın Kayyum ve Samed ve yaratılmamış olduğunu varsaymak ve inanmak zorunda olmaları ve bizim de böyle iman ve ifade etmemizi istemektedirler! Bilimsel Bilim’in ana paradigması budur, bu inançlarını ispat etmeye çalışırlar ve sanki ispat etmiş gibi “oluşum, tesadüf, tabiat, içgüdü” gibi bilimsel ve güya tarafsız, olgusal ve objektif ifadeler kullanırlar!

Bilimsel Bilim’in, varlığın varlık ve işleyiş ve sonuçlarına, Rabbimiz’i sebep olarak kabul etmemelerinin asıl nedeni: “Evren ve içindekilerinin varlık ve devam ve işlemesi için Allahu Teâlâ gibi ek veya asıl bir sebebe gerek ve ihtiyaç olmadığı; bütün bunların Allahu Tealâ olmadan da işleyebilecek olup, nedensellenebildiği ve aklen açıklanıp, tasvir edilebildiği. Yani Allahu Teâlâ’ya iman etmek için aklî bir neden ve bilimsel bir gerekçe ve mantıkî bir zorunluluk ve sebep olmadığı” inancıdır!

Devamlı olagelen şeyler; “Allahu Tealâ’nın yapmasıyla olan fiiller, eserler, değilmiş; bunların olabilmesi ve olması için Allahu Tealâ’nın müdahalesine, bilfiil işletmesine, irade ve kudretine gerek ve ihtiyaç yokmuş” zannediliyor! “Bütün bunlar maddede içkin bir kuvvet / enerjiyle, maddenin kendi zatında olan potansiyel bir özellik, yani tabiiyyatıyla, çeşitli sebep – kanunların itme – çekmesi, (Güneş’in ısı – ışığı, suyun çevrimi, fotosentez vs.) gibi otomatik mekanizma ve süreçlerle zaten olabilir ve olmaktadır” diye düşünülüyor!

Elhasıl herşeyin, İlâhî bir ilim – irade ve kudrete ihtiyaç ve zorunluluk olmadan, kendi tabiî özellik ve doğallığı içinde hareket ettiğine; yani Bilim’in gösterdiği sebep – sonuçlar, madde – enerji, mekanizma – yasalarla tıkır tıkır otomatik işleyen bir kâinatın zihnimizin dışında varlığını sürdürdüğüne inanılmakta; Bilimsel Veriler ışığında bizim de buna inanmamız istenmektedir! Bu inancı dinamik ve işler tutmak için de, başka bir inanç olarak; kâinat ve altsistemlerinin “otomatik ve elektronik işleyen bir makina ve matbaa veya bilgisayar”a  benzediği inancına yaslanılmaktadır! (Yani bir yalanın diğer yalanları doğurması gibi; baştan yanlış iliklenen bir düğmenin domino etkisi göstermesi gibi; Bilim’in bu batıl inancı, diğer batıl inançlarını zarurî olarak doğurmaktadır!) Bilimsel Bilim’in bu yanlış kâinat kurgu – tasvir ve mecaz / metaforuna göre; örneğin tohum “CD”ye ve toprakta “bilgisayar”a benzetilmektedir! Bu benzetmeye göre, tohumu toprağa atan ve süren insandan başka; şuurlu ve hayattar bir “fail”, bilgi ve irade sahibi bir “usta”; yani ilim – irade – kudret sahibi bir “özne” aramak gereksiz ve saçmadır!…

Çünkü Bilimsel Bilim’in kurguladığı evren inancına göre: “Evren, her ân / mekân / süreci tutan ve çalıştıran bir İlâh veya başka bir doğa dışı sebebi göstermemekte olup; madde ve faaliyetleri gene kendi içindeki sebep – sonuçlar, madde – enerjilerle nedensellenip; sebebi, açıklaması yapılabilir. Madde – enerjinin, varlık ve devamında ve süreçlerinin çalışması ve sonuçlarında; Bilim’in gösterdiği sebepler dışında Tanrı gibi bir sebep veya faile ihtiyaç ve zorunluluk yok! Yani kâinattaki bütün bu fiiller, failsiz / öznesiz ve eserler, failsiz / ustasız olabilir ve olmaktadır!”…

Her bilimsel ifade, terminoloji ve izahlar, hatta anadil ve diğer kültürel işaretler; kâinatın tasvir ve açıklamasına yönelik bir şema; öğrendiğimiz her yeni bilgiyi içine yerleştirebileceğimiz bir harita; içine dökebileceğimiz bir kalıp verir elimize. Kısaca her ifade, kendi dünya görüş ve inancını bize kodlar; kendi teoloji ve metafiziğini inşa eder…

Sonuç olarak: Bilimsel Bilim’in kendi kavram ve sınıflandırmalarına bağlı kalarak, yeni bir bilim anlayışı ve paradigma değişimi sağlanamaz. Yani Bilimsel Bilim’in eksik – yanlışlarını gidermek ve revize etmek yerine; bu bilimden 180 derecelik bir bükülme ve kırılma – kopuşu ifade eden İslâmî Bilim’in kendi terminoloji, kavram ve anlam haritaları ve sınıflandırmalarının yapılması gerekmektedir ki; mevcut Bilim’in aynı eksik – yanlışlarına biz de düşmeyelim. Çünkü benzer eksik – yanlışlara biz de düşeceksek; Bilimsel Bilim’i terkedip, İslâmî Bilim’e geçmenin zaten bir anlam ve nedeni kalmaz!

Bu yazımıza başlarken konuyu Bilimsel Bilim – İslâmî Bilim farkına bağlamayacaktık ama konu (bir cihette isteğimiz dışında) buraya kaydı. Son iki yazımızın konusu olan “Hareket, ân(lık) var – yokedilişlerle gerçekleşiyor” yazımızın asıl olması gereken sonuç yazısını, gelecek haftaya erteleyelim inşâallah.

Share

Yorum için üyelik gerekmemekte.