Kâfir veya müşrik olmamak için Allahu Teâlâ’nın var ve tek olduğuna inanmak niçin yeterli değil?

gece1

Geçen haftaki Yazımızda “kâfir veya müşrik dediğimiz kişilerin kendilerini öyle kabul etmediklerini; zaten kendilerinin kâfir veya müşrik olduğunu kabul etseler; yanlışlarından dönüp, tevbe – istiğfarla mü’min olacaklarını” söylemiştik. “Çünkü hiç kimse savunduğu fikrin yanlış olduğunu bile bile bu fikre inanmaz ve savunmaz; zaten doğru kabul ettiği için o görüştedir” demiştik.

Yani Peygamberimiz (S.A.V.) döneminde kâfirlerin inanmama sebepleri kendilerince mantıklı sebeplere dayanıyordu: “Bizler yeri ve göğü yaratan ve idare eden bir Allah’ı kabul ediyoruz, fakat senin O’nun peygamberi olduğunu, seni O’nun gönderdiğini kabul etmiyoruz; dolayısıyle anlattığın Allah’ı kabul etmiyoruz! Çünkü eğer bizim inandığımız Tanrı veya seni gönderdiğini söyleyen Allah, kendisine inanıp – itaat etmemizi isteseydi, buna hiçbir mahlûkun gücü engel olamazdı! Yani seni gerçekten yer ve göklerin Rabbi göndermiş olsaydı ve kendisine inanıp – itaat etmemizi isteseydi; bize bir melek gönderirdi veya kitabı gökten indirirdi, böylece hepimiz inanır ve itaat ederdik! Demek ki Allah’ın bizi inandırıp – inandırmama gibi bir amacı yok; demek ki Allah şimdiye kadar — sen de dahil — hiç peygamber göndermedi ve göndermez (melek gönderir!); şu hâlde sen yalancı veya aldanmışsın!” gibi ilâh ve peygamber tanımları ve bu tanıma uymayan Allahu Teâlâ ve Peygamberleri kabul etmeyişleri sözkonusu!

Yani o günkü ve bugünkü kâfir veya müşrikler, yerin ve göğün bir yaratıcı ve idare edici Rabbi olduğunu kabul ediyor, fakat Peygamberleri veya bizim Peygamberimizi, dolayısıyle Peygamberler’in anlattığı Allah’ı kabul etmiyorlar; yani kendilerinin tasvir edip tanımladıkları bir Tanrıya inanıyorlar. Bu kabul ettikleri Tanrının ise “insanları inanıp – inandırmama gibi bir amacı yok. Eğer olsaydı, içimizden bir insanı peygamber olarak görevlendirmek yerine, bir melek göndererek, kolayca herkesi inandırmaya gücü yeterdi!” gibi iddiaları var! Yani Alemlerin Rabbi’nin terbiye ve tasarrufunun nasıl olacağını da kısa akıllarıyla biliyorlar! Yani gelen resul ve Resul’ün bildirdiği Allahu Teâlâ, zihinlerinde yonttukları Tanrı – Resul tanımına uymadığı için kabul etmiyor ve reddediyor, böylece kâfir ve müşrik sıfatlarını hak ediyorlar! Yani “antropomorfik (insan üretimi, insana benzeyen)” bir tanrıya inanıyorlar veya “eğer tanrı varsa böyle olmalı” diyorlar!

Yani günümüzde ve insanlık tarihinde çok çok az olan “mutlak kâfirler”i saymazsak; hemen hemen tüm kâfir ve müşrikler, yeri ve göğü yaratan Tanrı veya tanrıların olabileceği ve olduğunu kabul ediyorlar! Fakat sıfat ve özelliklerini kabul etmiyor veya yanlış nitelikler izafe ediyorlar!: “Bir tane mi, birden çok mu; gökte mi yaşıyor, yoksa zamansız – mekânsız olarak her yerde mi; yardımcıları var mı – yok mu; dünya işlerine karışır mı karışmaz mı; merhametli mi merhametsiz mi; madde – enerji cinsinden mi değil mi; oğlu var mı yok mu; ırkçılık yapar mı yapmaz mı?” gibi.

Yani Allahu Teâlâ’nın var olduğunu kabul etmek yetmiyor, ayrıca doğru sıfat ve özelliklerini de kabul etmek gerekiyor! Doğru isim – sıfatlarını bilebilmek için, hâliyle gönderdiği Peygamberleri de kabul etmek gerekiyor ki kâfir veya müşrik olmayalım! Yani Üstad’ım Bedî’üzzaman Said–i Nursî Hazretleri’nin (R.A.) buyurduğu gibi: “İnkâr etmemek başka, iman etmek başkadır.”

Bu konuyu kapatıp; konuyla bağlantılı asıl konumuz olan: Bedî’üzzaman Said–i Nursî Hazretleri’nin (R.A.) “Medresetüz Zehra” Projesi kapsamında; “Bilimsel Bilim’in Eksik – Yanlış – Zararları Ve İslâmî Bilim’e Niçin Geçmeliyiz?” konulu kitap çalışmamızın çerçeve yazısı niteliğindeki Yazı Dizimize kaldığımız yerden devam edelim.

Birkaç hafta önceki Yazımızda “Aslında gördüklerimizi net ve berrak ifade edebilsek, yani gerçeği daha ince ve hassas terazi ve ölçülerle, tam yerinde kelimelerle ifade edebilsek; ‘Yanlış Bilgi (knowledge)’ ve ‘Bilim (science)’ Virüslerini ve mesajlardaki parazitleri azaltmış oluruz. Yani günlük konuştuğumuz dil ve Bilimsel İfadelerde kullanılan akademik – metodik dil’de de problemler var. Haftaya bu konuyla bağlantılı olarak; mevcut Bilim’in gözlem – deney – ölçüm ve kanun – teorilerini isimlendirme, izah ve tasvir ederken içine düştüğü mantıksal ve dilsel hata, yanlış ve safsataları ve buradan bize kabul ettirmeye çalıştığı masal – hurafelerini anlatmaya devam edeceğiz inşâallah” demiştik, oradan devam edelim.

Bilimsel Bilgi ve İfadeler niçin tarafsız ve objektif değil?

Bilimsel Bilim “ağaçtan meyve çıkması, ağaçla meyvasının birlikte artarda inşa ve yaratılması, ağaç tezgâhında meyve – çiçek – yaprak dokunması” gözlemini, Bilimsel Filtrelerinden geçirerek; “ağaç, meyvenin sebebidir / sebeplerinden biridir” şeklinde eksik ve yanlış yorumlar ve ifadelendirir. Bu ateist – materyalist Bilimsel Filtrelerden geçerek; “bilgi (knowledge)”den, “bilim (science)”e dönüşen; yani yeniden üretilen gözlem ve gözlemin tasviri, eksik ve yanlış ve sahte bir kâinat kurgu ve anlayışını zihne ilka ve inşa eder! Bu sahte ve sanal kurgu, kâinattaki varlık ve hâdiselere Rabbi’nden bağımsız ve ilgisiz ve kopukmuş gibi bakmaya ve öyle algılama ve anlamlandırmaya zihni yönlendirir ve programlar! Zihnimize yüklenen bu Program neticesinde; çevremizden duyularımıza gelen bilgi / veri / info (data – information – knowledge) ve gözlemlerimiz, güya tarafsız ve olgusal ve nötr olan “bilimsel” ifadelere dönüştürülür!

Böylece bilimle hiç ilgisi olmayan insanların günlük konuşmalarında kullandığı dil de dönüşüme uğrayarak, İslâmî muhtevadan kopar. Seküler, lâik, daha doğrusu ateist ve materyalist kelime ve ifadeler dili kaplar! Ni’met mala; rızık gıda maddesine; sevki ilâhi sevki tabiîye; Allah’ın mu’cizesi doğanın mu’cizesine; yaratma oluşuma ve Levh-i Mahfuz’un sabit Kader / Program / Kanun Kitabının kâinatımızdaki yansıması olan Kader – Kaza Defteri de “tabiat”a dönüşür! Buradan, örneğin “rızkı arttıran eksilten Rabbimiz”den; “geçim sıkıntısının kaynağı ekonomi, enflasyon, devlet, hükûmettir”e doğru eksen kaymaları yaşanmaya başlar!

Bilimsel Dergi ve yayımlarda geçen Bilimsel Yazılardaki Yanlış Bilgi Virüsü taşıyan derin ve gizli alt anlam / mesajlı ifadelerin, bilinçaltımıza girip, bizi hipnotize etmesini; defalarca telkin ve tekrar ve gizli bilinçaltı mesajlarla bizi büyülemesi ve yönlendirmesini istemiyorsak; istek ve bilincimiz dışında bize program atılmasına, bilincimizin formatlanmasına mâni olmalıyız. Bunun için manevî bünyemize antivirüs programları ve çeşitli güvenlik duvarları kurmalıyız! Diğer ifadeyle; aşı olmadan bu hastalığa yakalanmamak neredeyse imkânsız ve bilmeden yakalanmış isek, ilâç kullanmadan tedavisi zor! Bunun için Bilimsel Bilgi ve İfadelere eleştirel bir gözle bakmayı alışkanlık hâline getirmeli, “bilimsel bilgi / bilim” şırıngasıyla bünyemize enjekte edilen virüslere bağışıklık kazanmalıyız.

Bilimsel Bilginin aktarıldığı Bilimsel İfade ve bunlarda kullanılan kelime ve kavramlardaki mayınlı araziye dikkatle basılmalı! Bilinç ve bakışımızı bozan, anlam haritalarımızı tarümar eden, zihnimizi teshir edip, yönlendiren tuzak ve sihirli ifadelerden kendimizi korumaya çalışmalıyız. Bilimsel Bilimdeki eksik ve yanlış Bilgilerin ve buradan kaynaklanan hatalı mantık örgülerinin ve ulaşılan mantıklı ama yanlış sonuçların farkına varmak; çözümün yarısıdır. Bilim’in bu ilüzyonist dili çözülmedikçe, İslâmî Bilim gibi yeni bir Bilim Paradigması ve anlayışına ihtiyaç olduğunun anlaşılması çok zor!

Ağacın meyve yapabildiğine ve yaptığına kim inanır!?

Mes’elâ Bilim’in “ağaç, meyvenin sebebidir / sebeplerinden biridir” yorum ve ifadesine; “ağaç, meyvenin ne sebebidir; neyine sebeptir (rengine mi – kokusuna mı – tadına mı?…)” soruların gözlüğüyle bakarak, bu yorumu tahlil etmeliyiz. Bunu yaptığımız zaman; “Ağaç, meyvenin çıkış / doğuş sebebidir; varlık (inşa ve ibda) sebebi değil” cümlesi daha doğru bir tespit ve ifade olacaktır. Çünkü “çıkış, doğuş” gibi fiillere ne ağaç sahip çıkabilir ve ne de meyvesi; çünkü bu kelimeler edilgen ifadeler olup, ağaç ve meyvesine varolan süreçte herhangi bir etki ve te’sir vermiyor; yani ağaç ve meyveye kendilerinde olmayan özellikleri ve taşıyamayacakları yükleri yüklemiyor. Ağaca en fazla; mektubu taşıyan zarf, hediyeyi getiren hizmetçi veya marangozun elinde hareket eden bir alet edevat veya bir kukla statüsü veriyor ki son tahlilde bu edilgen; Rabbimiz’in kudret elinde bu fiilden etkilenme durumu bile (devamlı artarda gelmesi sebebiyle, tümevarımsal olarak aklın genelleme yapıp, bunları birbirine bağladığı) akıl nazarında bir sebeptir! Yoksa herbirşeyin ve hareketinin sebebi; artarda (aynı ve yakın ân – zamanda / bitişik) vücuda geldiği için birbirine muhtaç ve bağlı görünen nesne ve faaliyetlerinin dikey olarak tek sebebi Rabbimiz’dir; etki ve te’sir ve sonucu ve birbirine bağlanma buradan geliyor; birbirini çeken tren vagonları gibi artarda yatay etki – tepki ve etkileşimlerden gelmiyor! Yoksa hiçbirşey kendinden, zâtından kaynaklanan bir kuvvet ve kudretle, kendi kendine hareket edipte; kendinden ve sonuçtan bile haberi ve bilgisi (know how) olmadığı hâlde; kendinden farklı ve üstün eserlere fail de olamaz, sebepte olamaz. Ancak bu kudret ve özelliklere sahip bir fail / özne tarafından kuvvet eliyle tutulduktan sonra, araç ve sebep olabilir, başka türlü değil! Yani baş gözümüz nazarında, süreçlere “sebep – sonuç” gibi isimler vererek yaptığımız ayrım ve kavramsallaştırmalar bile; Rabbimiz’in sebep ve fail olmasıyla mümkün ve vâki.

Yani ağaç, meyve yapabilmesi mümkün olduğu için ağaçta meyve oluyor değil; bilâkis devamlı meyve olduğu için biz bunun “mümkün” olduğuna inanıyoruz! Olanların olması ve olmaya devam etmesi, olmalarının mümkün olduğunun delili değildir! Yani mümkün ki oluyor değil; oluyor ki biz mümkünmüş zannediyoruz! Meyve, karanlık ve uçsuz bucaksız uzayda dönen Dünya’mıza, Rezzak-ı Hakikî’nin rahmet hazinelerinden, hazine-i gaybdan, hiçlikten yaratılarak ağaç üzerinde ağaçla birlikte gönderiliyor! Yoksa meyve, bir terkip ve inşanın sonucu değil ve olamaz; çünkü meyvedeki atomla, taştaki atom arasında yapısal hiçbir fark yok! Yani meyvenin varlığının sebebi, yapısının nedeni, yani yaratıcısı ve göndericisi; yapıtaşlarında ve süreçlerinde bulunmaz ve görünmez! Yani sadece Halik-ı Hakikî ve Fatır-ı Hakîm olan Rabbimiz sebebiyle, meyveyi O’nun yaratarak göndermesi fiili nedeniyle, ağaçta meyve olması mümkün ve vâki…

Bilimsel Hipotez veya Hurafeler

Bilincimizin filtrelerine takılmadan direkt bilinçaltımıza giren Bilimsel İfadelerde saklı, alt ve derin mesajlar; Bilim’in başka bir Yanlış Bilgi Virüsü olan; “Eskiden insanlar sebebini bil(e)medikleri, bulamadıkları varlık ve hâdiseleri Yer Tanrısı, Gök Tanrısı vs. doğaüstü ve metafizik şeylere bağlıyorlardı; Bilim gelişip, bunların sebep-sonuç ve mekanizmasını çözdükçe, yani doğaiçinde bunun çözüm kümesi olduğu görülünce, yavaş yavaş Tek Tanrı’lı inançlara evrildiler, ilerde çözülemeyenler de çözüldükçe bu Tek Tanrılı inançlara da gerek ve zorunluluk kalmayacak. Yani olayları Allahu Tealâ ile açıklamayı gerektirecek bilinmezlikler kalmayacak, yani İlk Sebep Tanrısına da inanmaya gerek ve ihtiyaç kalmayacak. Çünkü sebebi, mekanizması çözülmeyen, bilinmeyen boşluklar kalmayacak. Bilim herşeyi çözebilir ve çözecek…” gibi yeni virüs / mesajlara kişiyi açık hâle getirir veya önceki virüs bu mesajlara bölünerek çoğalır, kanser tüm vücuda yayılır!

Elhasıl, tarafsız ve objektif ve evrensel olduğunu iddia eden Bilimsel Bilim’in, iddia ettiği gibi tarafsız ve objektif ve evrensel olmadığı; ateizm, materyalizm, determinizm ve natüralizmin inanç esaslarını “bilimsel ifade, hipotez ve teorileriyle” bilinçaltına aşıladığı, yani inançtan ve taraftan bağımsız ve evrensel olmadığı; kendi bilimsel bilgi ve ifadelerindeki tahlillerden anlaşılabilir ve anlaşılıyor.

Zaten varlığı inanç ve değer’den bağımsız ve tarafsız gözlemek ve anlamlandırıp, tasvir etmek mümkün değil? Yani objektif ve olgusal Bilim ol(a)maz? Çünkü birşeyi ya “Yaratıcısı varmış” önvarsayımıyla veya “yokmuş” önvarsayımıyla inceler ve ta’rif edebiliriz; üçüncü ihtimal ve tarafsızlık mümkün değil. O hâlde biz doğru ve gerçek’e mutabık / realiteye uygun, yani nefsül emirde de öyle olan “Allahu Teâlâ var” önbilgisini başta esas alıp, bununla tutarlı olacak (en azından çelişmeyecek) şekilde İslâmî Bilim ve gözlem yapacağız! Yani kâinat ve içindeki varlık ve faaliyetlerin faili, sahibi, ustası, yönetici ve bizzat işleticisi Allahu Teâlâ var olarak; deney – gözlem – ölçme yapacağız, ifadelerimizi buna göre ayarlayacağız. Yani hak ve doğrudan taraf olup, güya ortası varmışta tarafsız ve objektif olunabilirmiş gibi; ateist – materyalist felsefe ve inançlara delil ve mazeret ve meşruiyet alanı açmayacağız!

“Mevcut Bilim, Bilimsel Yöntem ve tanımı icabı Rabbimiz’i reddetmiyor, bu reddediş zaten Bilimin Bilimsel Yöntem ve tanımına aykırı; sadece kabul etmiyor” diye mevcut Bilim Felsefe ve anlayışını savunmakta yanlış! Çünkü daha önce de dediğimiz gibi; “çoğu şeyin tarafsız ve objektif bakılacak, eşit mesafede orta bir ortak noktası yok;” bu sebepten tarafsızlık ve objektiflik, olgusallık ve nesnellik; mantıksal açıdan ve dilin gramatiği açısından mümkün değil!

Yani “kâinattaki varlık ve faaliyet ve eserlerin faili, öznesi, ustası, varlık ve devam sebebi Allahu Teâlâ var – yok diye yargıda bulunmadan gözler ve nesnel olarak ifade ederim” demekte; “ortası, tarafsız ve objektif aynı uzaklıkta orta noktası” değil! Çünkü o zaman gözlemlerini Yaratıcıya bağlamaktan özellikle kaçınmış olursun. Bu kaçınma sonucunda, gözlemlediğin fiil / faaliyet ve eser / sonuçları; “tesadüf, tabiat (ilâhî değil, tabiî), içgüdü (dışgüdü veya sevk-i ilâhî değil), madde, enerji” gibi soyut kavram veya bazı varlıklara bağlamaya özel gayret sarfederek; “Yaratıcı yokmuş” önvarsayımıyla hareket edenlerin kuracağı cümleleri kurmuş ve bir de onlara meşruiyet alanı açmış, onların davalarının savunucusu olmuş olursun!

Zaten Bilimsel Bilim’e göre; “tüm dinler, insanların sebebini bil(e)mediği şeylerin veya ölüm, deprem gibi korktuğu olayların neticesi olarak veya ‘mutlu olma, ahlâklı olma, aşkın olana inanma’ gibi ihtiyaç / arzuları gibi psikolojik ihtiyaçlardan doğmuş ve mevcut iktidarlar tarafından iktidarı güçlendirme ve Cennet’e gidebilmek için savaşçı asker bulma gibi sosyolojik ihtiyaçlardan geliştirilmiş… Bilim doğadaki olayların, yağmurun vs. sebebini buldukça, bütün bunların Tanrı’nın işi olmayıp, doğal sebeplerle olduğu bir bir meydana çıkmış… Zaten ‘iman’, insanoğlunun sebebini bil(e)mediği olay / olguları, Tanrı’ya vermesinden doğuyor, yani cehaletten kaynaklanıyor. Bilim cehaleti aşıp, herşeyin sebebini buldukça (herşeyin İlâhî değil, tabiî ve doğal; tesadüfle – zorunluluğun bileşkesi olduğu görüldükçe), herhangi birşeyi doğaüstü bir güce vermeye ihtiyaç ve zaruret kalmayacak”(mış!)

Yani Bilimsel Bilim’in ontoloji ve epistomojisine göre “iman”; “bilgi”nin konu ve neticesi olmayıp; “cehalet”ten doğan ve beslenen bir duruma karşılık gelmektedir! Yani Bilim geliştikçe, dinin alanı daralacak; Tanrı’ya kâinatta en fazla “İlk Sebep” olma rolü verilecek! Gerçi Bilimsel Verilere(!) göre “var, yok; yokta var olmadığından;(!)” ayrıca bazı bilimadamlarının “Ezeli ve Ebedî Paralel / Çoklu Evrenler, Sayısız ve Sonsuz Açılır – Kapanır Evrenler” vb. senaryolarının bazı ateist yorumlarına göre; İlk Sebep Tanrısına inanmak için de mantıkî bir gerekçe ve ihtiyaç yok! Yani buradaki bilinmeyen boşluklar da çözülecekmiş! Halbuki Sonsuz Evrenler, Sonsuz Allah’ı daha çok gösterir!

Haftaya devam edelim inşâallah.

Share

Yorum için üyelik gerekmemekte.