Bilimsel Bilim’in Deterministik Evreninde Allahû Teâlâ ne iş yapar!?

dunya1

Bedî’üzzaman Said–i Nursî Hazretleri’nin (R.Â.) “Medresetüz Zehra” Projesinin Ders Müfredatı kapsamında; “Bilimsel Bilim’in Eksik – Yanlış – Zararları ve İslâmî Bilim’e niçin Geçmeliyiz? / Metabilgi – Metabilim (Sihrin Yapısı)” isimli kitap çalışmamızda; Bilimsel Bilim yerine geçilmesini teklif ettiğimiz İslâmî Bilim’in anlaşılması için, ikisi arasındaki farkların netleşmesi gerektiği; bu sebepten çalışmamızın uzun bir özetini yapmamızın faydalı olacağı kanaatindeyiz.

Çünkü Bilimsel Yöntem ve bu yöntemin ürün ve sonucu olan Bilim’in ne olduğu ve ne olmadığı anlaşılırsa; Risale-i Nur’un bu bilim ve felsefesine, yani yöntemine bakışı ve yerine teklif ettiği “İslâmî B/İlim”in (isimlendirme bana ait) farkı ve üstünlüğünün netleşeceğini düşünüyoruz. Çünkü gördüğümüz kadarıyle; Risale-i Nur, Bilim’in Bilimsel Yöntem ve Kriterlerini kabul etmez; onu eksik ve yanlış ve dar bulur! (Konuyla ilgili Üstad’ın Mektubat eserinin 29. Mektub 7. İşaret’ine bakılabilir. http://www.erisale.com/#content.tr.2.624)

Bilimsel Bilim’in evrensel ve olgusal ve tarafsız olduğuna inandırıldığımız için, dünyada başka bir Bilim Anlayışı, Felsefe ve Yöntemi olabileceğine ihtimal bile ver(e)miyoruz! Müslümanca Düşünce ile Bilimsel Düşünce arasında gidip geliyoruz! Bu iki düşünce arasındaki derin ve geniş uçurumu görmediğimizden; zıtlıklarını uzlaştırıp, aralarını telif edecek köprü ve dolgu malzemeleri toplamakla meşgulüz! Kafamız karışık, zihnimiz bölmeli, davranışlarımız tutarsız! Gerçeklikle bağını yitirmiş bir şizofren gibi; akademide “lâik”, camide “müslüman” rolü oynuyoruz!

Şimdi, Risale-i Nur’un mevcut Bilim’e bakışı ve yerine teklif ettiği İslâmî Bilim’i anlamak için giriş yapacağımız anahtar soru şu: Bilim’in, Bilimsellik Kriterlerine göre çizip – kurguladığı bu Deterministik Evrende Allahû Teâlâ ne iş yapar!? (*)

İlliyet ve nedenselliğin hâkim olduğu; yani mevcut Bilim’e göre herşeyin varlık ve devam ve çalışma sebebi, diğer sebep ve mekanizmalarla nedensellenip, açıklanabildiği ve nasıllanıp, tasvir edilebildiği böyle bir evrende Rabbimiz ne iş yapıyordur!?

Bilim’in iddia ettiği gibi; gerçekten, herşeyi başka nedenlere dayayarak nedensellediğimize ve nasıl işlediğini tasvir ederek açıkladığımıza inanıyorsak; böyle bir evren Rabbimiz’e hangi konuda muhtaçtır veya muhtaç mıdır acaba!? Peki böyle bir evrende “iman”a nasıl yer açacağız!? Maddenin perdesini aralayıp, Rabbimiz’e nasıl delil bulacağız!?

Kütle kazanımı Higgs’e; yerçekimi kütleye; yağmur, suyun buharlaşması çeşitli çevrim / döngülere; bitkilerin besin – enerji üretimi fotosentez gibi mekanizmalara; yaşam ve türler, evrim – elenme – adaptasyon – mutasyona; olmadı tesadüf, tabiat, uzun zamana; elhasıl herşeyi başka nedenlere verince Allahû Teâlâ’ya neyi vereceğiz!?

“Rabbimiz bu kâinat makinasını ve yasalarını kurmuş, herşey bu mekanizma ve kurallar gereği otomatik olarak kendi kendine işliyor”dan fazla verecek bir cevabımız var mı!? Bu cevabın yanlış olmasını geçtik; faraza doğru kabul etsek; bunun doğruluğuna herhangi bir delil – gözlemimiz var mı!? Yani bu sözümüz kâinatta karşılığı olan “bilgi” temelli bir söz mü, yoksa geçmiş atalarımızdan öğrendiğimiz “inanç ve iddia” temelli bir ezberi mi tekrarlıyoruz sadece!?

Bilimsel Bilim’in kurguladığı evren modelinde (güya!) Rabbimiz’e ihtiyaç kalmamakta; Bilim’in anlattığı evrende, O’na iman ve itikad için de kâinatta herhangi bir delil ve gerekçe kalmamakta!

Bilim’e göre, eğer Tanrı varsa ve olsa bile; bu Tanrı başlangıçta kâinatı yaratmış; mekanizma, kanun, sebep – sonuç ilişkilerini kurmuş ve ilk hareketi verip, başka birşeye karışmayan birisi olabilir! Yani kâinatın varlık ve devam ve işleyişinde O’na ihtiyaç ve zaruret duymadığı (yani Es-Samed olan Allah yerine, kâinatın Samed olduğu iddiası!) İlk Sebep Tanrısı! (Sebeplerden bir sebep yani!)

Ki Bilim’in “var, yok; yokta, var olmaz” sözünden; bilinçaltımıza sessizce fısıldanan “var olan hiçbirşey yaratılmadı, çünkü her zaman vardı” altmesajını alıyoruz biz! Ve buradan, İlk Sebep olarak bile Yaratıcı Tanrı gibi bir nedeni reddettiği ve bizi de buna inandırmaya çalıştığı sonucunu çıkartıyoruz! Bilim’e göre; “eğer madde – enerji ezelî ve ebedî (yani sonsuz) değilse ve sonsuz paralel evrenler yoksa ancak ‘Tanrı’ gibi doğaüstü bir İlk Sebep ihtimâli belirebilir! Yoksa başlangıçsız bir kâinatta, mantıken Yaratıcı bir İlk Neden Tanrısına ihtiyaç ve zarurette yok!”

Rabbimiz hakkında bu ifadelerin nezih ve zarif olmadığının farkındayım ama konuyu daha kibar ve veciz özetleyen ve bizi sarsıp, şok edici başka bir üslûp ve ifade biçimi bulamadım!

Bilimsel Makale ve Yayınlarda; herşeyin otomatik makina gibi işlediği ve “Uzun Zaman + Madde-Enerji + Tabiat + Kanun + Tesadüf + Zorunluluk + Evrim / Devrim = Herşey Mümkün” bir Kâinat Modeli’ne dayanan; yani denklem ve formüllerinde Allahû Teâlâ’nın bulunmadığı; ateist ve materyalist, natüralist ve determinist bir kâinat tasavvuru inşa ediliyor! Bilimsel Yöntem ve Kriterlerince failsiz ve öznesiz kurulan cümlelerle; bilinçaltına küfür ve şirk virüsleri telkin ve takviye ediliyor!

Bilimsellik Felsefesi’nin, kâinatın işleyişi hakkında önümüze getirdiği her “neden ve sebep”; zihnimizde eşya ile Rabbimiz arasındaki münasebet iplerini biraz daha kesmekte; kâinatın O’na delâlet ve nisbetini biraz daha kapatıp, kopartmakta! Bilim’in gösterdiği her neden; “Bu işi Allah yapmıyor, bu faaliyete O karışmıyor; bu meyve tabiî bir işleyişin ürünü olup, ilahî değil!” gibi alt (subliminal) mesajları bilinçaltımıza üflüyor!

“Evrenin varlık ve çalışması için Bilim’in gösterdiği hangi neden, anlattığı hangi sebep, izah ettiği hangi mekanizma ve Bilimsel açıklama yeterli gelmedi de; işleyişe ‘Tanrı’ gibi ek bir neden eklemek ve inanmak mecburiyetinde hissediyorsun kendini!?” gibi sorular; ustaca “iman” ve “bilgi”yi sanki birbirisinin karşıtı veya birbirinden kopuk alanlarmış gibi göstermekte ve zihnimizi yanıltmakta! Yanlış soruya, yanlış cevaplar peşinde koşturmakta bizi!

Bu tür sorulara muhatap olan kişilerde; kâinatta iman’a yer açmak, böylelikle itikadını muhafaza etmek için; Rabbimiz’in bu kâinatla münasebet / ilişkisi, elektriğin bilgisayarla ilişki ve etkileşimine benzetilip; bu metafordan, Rabbimiz’in kâinattaki varlık, nesne ve işleyişin temel ve ana sebebi olduğu söyleniyor. Söyleniyor ama bu sözün altı doldurulmuyor; bu cümleyle ne demek istendiği bence söyleyen için bile açık değil!

Soruya muhatap olanın; itikadını, deterministik evrenle tutarlı hâle getirmek ve böylece imanını muhafaza etmek için; ezbere söylediği, klişe bir söz bu! “Bilgi” temelinden yoksun; kâinata tespit edilip, delil – ispatlarla sabitlenmemiş; yani “inanç” bazında bir iddia olarak kalıyor bu! Yani bu sözün mantıkî ve rasyonel ve ilmî temelleri ve fizik – kimya içerisinde neye tekabül ettiği belli değil!

Örneğin: “Herşeyin bir nedeni var. Mes’elâ elma ağaçtan, ağaç topraktan, toprak kayaların ufalanmasından (kayaların ufalanması da ısı, basınç, nem vs.’den) meydana geliyor! Elmanın oluşumu ve başka şeylerin hangi nedenle ve nasıl oluşabildiğini Bilimsel Bilim zaten tasvir edip, mekanizmasını açıklamış! Sen ise bu elmanın Allah’ın eseri, in’âmı, ni’meti, rızkı olduğunu söylüyorsun; bir de elmayı Rabbinin terkip, inşa ve icad ettiğini söylüyorsun! Buna delilin nedir!? Elmayı ağaç, tabiât, sebep, mekanizmalar değil de Allahü Teâlâ’nın yaptığına ve sana gönderdiğine delilin nedir!? Bilim’in gösterdiği sebeplerin yaptığı ve yapabileceği elmayı; hangi mantıkî veya ilmî gerekçeyle, neden ve niçin Allah’a bağlıyorsun!? Yaptığın veya okuduğun hangi gözlem sonucu bu neticeye ulaştın!? Allah varsa bile kâinattaki bu işleyişe karışmıyor; mekanizmayı kurmuş, evrende işler tıkır tıkır işliyor; yani bu evrendeki herşey madde–enerjinin üretimi, dönüşümü; Allah’ın eseri ve icadı değil! Bilim’in çizdiği kâinatın varlık ve işlemesi için O’na ihtiyaç yok! O’nun var olduğunu ve kâinatta şu şu işleri yaptığına dair herhangi bir alâmette yok!” sorusuna, çoğumuzun doyurucu ve karşımızdakini ikna edici bir cevabımız yok!

“İşte saydığın bütün bu şeyleri o nedenleri kullanarak zaten Allah yapıyor” gibilerinden bir sürü ezber ve hamasî cevaplarımız var muhakkak! İyi de benim de sorum bu işte: “Allahû Teâlâ’nın bu nedenleri kullanarak, bu işleri yaptığını nereden biliyorsun!? Yani bu nedensel bağlantılar arasında Allah’ın rolü nedir!? Hangi boşlukları O dolduruyor!?” Mevcut Bilim bize öyle bir evren senaryosu çiziyor ki, bu senaryoda Rabbimiz dahil değil! Bilim’in kurguladığı senaryoda Rabbimiz’e hiçbir iş, verilmesi gereken bir rol, müdahil olması gereken birşey kalmıyor!

Burada konu dışı bir not düşmek gerekiyor: Rabbimiz’in eşya ve işleyişiyle münasebeti konusunda, maâlesef Risale okuyan bizlerin de kafası karışık! “Kâinatın varlık ve devam ve işleyişi için, O’na muhtaç ve mecbur olduğunu göster! Bilim’in gösterdiği hangi neden ve mekanizma yeterli gelmedi de; ‘şu işin şurasında Allah devreye girmeli ve giriyor’ diye iddia ediyorsun!?” sorusuna net ve açık bir cevabımız yok!

Cevabımız yok, çünkü okuduğumuz Risaleler’i, diğer okuduğumuz veya uzmanı olduğumuz fizik, kimya gibi bilimlere bağlamamışız! Çünkü Risaleler’i beynimizdeki “din” klasörüne atmışız; fizik – kimyayı da “bilim / bilimsel bilim” klasörüne kaydetmişiz! Büyük ihtimâl kitabımız Kur’ân-ı Kerim’de çoğumuz için “din kitabı” kategorisinde; “hayat ve yaşam kitabı” kategorisine henüz girmemiş yani! “İslâmiyet”i de büyük ihtimâl sadece “Din Dersi”nde anlatılması gereken; hayatımızın diğer kısımlarına dokunmayan, diğer derslerden ve hayattan kopuk düşünüyoruz! Herhâlde Üstad’ın Medresetüz Zehra Projesi de; Anadolu Fen İmamhatip Okullarının, üniversite versiyonu gibi birşey zannediliyor! Neyse asıl konumuz bu değil.

İşte Bedi’üzzaman Hazretleri’nin Risale-i Nur’la yaptığı en büyük devrim bence; Rabbimiz’in sadece metafizik, felsefe, ilâhiyyatın konusu olmadığını gösterip; aynı zamanda fizik, kimya, biyoloji, astronomi, coğrafya gibi deney – gözleme dayalı b/ilimlerin de konusu olduğunu göstermesidir! Yani eşyanın varlık ve işleyiş ve kendi arasında ilişki – etkileşim kurmasında; O’nun varlık ve fiil, tecelli ve etkileri olmadan; salt madde – enerji determinizm / illiyet ilişki – etkileşimleriyle hiçbirşeyin varlık ve devam ve işlemesinin açıklanamayacağı ve nedensellenemeyeceği; tasvir bile edilemeyip, nasıllanamayacağı gerçeğidir! (Da Vinci’siz Mona Lisa’nın nasıl ve hangi nedenlerle meydana geldiği boya, fırça, tuval ve bir takım enerjilerle hareket eden fırçalar ile ne kadar tasvir ve nedensellenebilirse o kadar!)

Böylece “ışık olmadan eşyayı göremem” veya “kulağım olmadan sesleri işitemem” veya “yeryüzündeki gündüzün kaynağı ve ısı – ışığın nedeni Güneş’tir” demek gibi; “Allahû Teâlâ olmadan ve ilim – irade – kudret eliyle eşyayı çekip çevirmeden; eşya kendi acziyetiyle, bu şeyleri yapamaz”ın farkına vardırmasıdır! Yani asıl neden, esas sebep, tek fail, biricik müessir, ikincisi olmayan yekta kuvvet / etki sahibinin sadece O olduğunu göstermesidir! Üstelik bu gerçeği; sadece duyularına tâbi olan, yani aklı gözünde olan insanlara da gösterebilmesidir! Yani bu gerçeği görmek ve farketmek için kâlp gözü, vicdan, sezgi, ilham, basiret – firaset gibi ek duyulara veya mikroskop – teleskop gibi yardımcı araç veya uzmanlık alanlarına ihtiyaç ve zorunluluk olmadan; sadece çıplak baş gözümüze bile bunu göstermeyi başarmasıdır!

Konuya başlamadan önce; “bilim” (science) ile “bilgi” (ilim, data – information – knowledge) ayrımını yapmamız gerekiyor. Yani “bilim”, “bilgi”ye eşit değildir. Evren ve içindeki bilginin Bilimsel Yöntem ve Kriterlere göre gözlem – ölçüm ve yorumlanması sonucu elde edilmiş filtreli bilgi’ye; yani bilgi’nin “bilimsellik” prizma ve yorumundan geçerek, kırılmış hâline “bilim” diyoruz biz. Bu tanımıyla “bilim” ve “bilgi” farklı olup; bu açıdan “bilim, evrendeki bilgi’nin dar ve eksik ve saptırılmış bir türü olabilir ancak. Yani bir ifadenin “bilimsel olmaması” ayrı şey, “doğru olmaması” ayrı şeydir.

Bilgi – bilim farkı derken, mes’elâ “suyun belli şartlarda hep aynı derecede kaynamaya başlaması” bir bilgi’dir, ölçüm bilgisi’dir, kim ölçerse aynı sonucu alır; fakat “bilim” değildir. Bu ölçüm / ham data / bilgi / veri; “bilimsellik” kriterleriyle filtrelenip, yorumlandıktan ve sonra diğer verilerle harmanlanıp, işlendikten sonra “bilim / bilimsel bilim”e; uygulamada ise “teknoloji”ye dönüşür…

Konuya başlamadan önce diğer dikkat edilmesi gereken nokta: “Bilgi” ve “inanç” arasındaki ayrımın yapay ve sun’î olduğudur. Yani bu ikisi bir bütünün parçası olup, ayrılmalarının mümkün olmadığının bilinmesi gerekmektedir. Evet “bilmek” ve “inanmak” kavramları, var olmak için birbirlerine muhtaç ve mahkûm. Yani neyin “bilgi” olduğuna inanç’ımızla veya neyin “inanç” olduğuna bilgi’mizle karar verip; “bu bilgi’dir veya inanç’tır / biliyorum veya inanıyorum” diyoruz, deriz.

Kısaca her “bilgi” inanca ve her “inanç”ta bilgiye dayanır; ikisinin de dayandığı bir epistemoloji – ontoloji ve metafiziği vardır. Açarsak: Her “doğru veya yanlış bilgi”, doğru veya yanlış inanç’a ve “her doğru veya yanlış inançta”, doğru veya yanlış bilgi’ye dayanır. Bu ikisi arasında birbiriyle ayrılmaz ve kopmaz bir ilişki – etkileşim olup, aralarındaki ayrım yapaydır.

Örneğin: Bir bilimadamının bilimsel gözlem – deneylerle elde ettiğini söylediği bilgilerin, doğru ve bilimsel olduğuna inanmamız ve bundan emin olmamız; bizim için “görmeden inanmaya” (siz isterseniz bu inancınıza “bilmek” deyin farketmez) karşılık gelir. Burada, işittiğimiz veya okuduğumuz bu “haber”in; “bilgi / doğru bilgi” olduğuna inanmamız sözkonusudur. Bu haber’in bilimsel bilgi olduğu ve doğru olduğu, o uzmanın yalan söyleme veya yanılmasının çok düşük ihtimâl olduğu, dolayısıyle aynı deney – gözlemi biz de yaparsak aynı sonucu alacağımız, bu sebepten aynı ölçümü bizim de yapmamızın gerekmediğine inanırız.

Bunun gibi; “bilgi / biliyorum” dediklerimizin % 99’9’u naklî (işiterek veya okuyarak veya TV’de bize gösterilenlerin kurgu olmadığına inanarak) elde ettiğimiz; bunların “doğru bilgi / haber” olduğuna bizzat tecrübe ederek şahid olmadığımız ama doğruluklarından emin olduğumuz inançlardır. (Bir soru: Müslüman olarak tâbi olduğumuz İslâmiyet’in doğru olduğunu “biliyor” muyuz, yoksa “inanıyor” muyuz!? Diğer soru: Müslüman olmayanlar; İslâmiyet’in batıl olduğuna inanıyorlar mı, biliyorlar mı veya yanlış mı biliyorlar!?)

Elhasıl görmediğimiz herşey salt “inanç”ın konusuna girmez, aynı zaman da “bilgi”nin de konusudur bu veya gördüğümüz herşey salt “bilgi”nin konusuna girmez, aynı zaman da “inanç”ın da konusudur bu! Elhasıl “bilgi” ve “inanç” arasındaki ayrım yapay olup, bu ayrımı gerçek zannetmek; insan zihin ve algısını bozan ve manipüle eden zihinsel bir ilüzyon, düşünceyi çıkmaz sokaklarda patinaj yaptıran bir yanılsamadır.

Bu kısa girişten sonra konuya başlarsak; tahmin edilebileceği üzere; biz bu yazımızda ne dinî veya felsefî, ne de bilimsel gerçeklerden bahsetmeyeceğiz! Çünkü “gerçek” gerçektir; dinîsi – dinsizi, felsefî veya bilimsel olan – olmayanı ol(a)maz. Çünkü “hak”, hak oluş keyfiyetiyle ve tanım olarak izafî ve değişken değildir. Fakat “hak’ka ait bilgi” demek olan “hakikât”in, izafîyet ve değişkenliğinden sözedilebilir. Çünkü araya “bilgiyi öğrenen ve edinen” mahlûk (burada insan) giriyor ki; bunların çeşitliliği ve bulundukları boyut ve bakış açısı, nazar ve sınırlılıkları, sahip oldukları kavram zenginlikleri ve lisanda bunun ifade edilerek, kelimelere dökülmesi; hakikâtin bilgisi’nde çeşitliliğe ve izafîliğe yolaçıyor.

Yani nazar, niyet ve sınırlılıklar, bir de görülenin tam kelimelerle tespit ve ifade edil(e)memesi üstüne eklenince, bu ayrı bir izafîliğe daha neden oluyor ki bunun nedeni: Tüm kelime ve kavramların, mecaz / metafor / temsil olmasıdır. Yani “kelime ve kavramlar” işarettir sadece; işaret ettikleri şeyin kendisi değil. Nasıl ki hakikât, hak’kın kendisi değil; öyle de kelime ve lisanda bunun ifadesi de hakikât’in kendisi değil; sadece bir işaret ve temsil ve misâlidir. Buradan çıkan sonuçlardan biri: “Hakikât”, yaşa(n)madan bilin(e)mez; bildiğimiz şey “hakikat’in sözlü ifadesi” olabilir ancak!

Burada, devam etmeden önce bir konuyu daha hatırlamamızda yarar var, şöyle ki: Kâinattan elde ettiğimiz ve edeceğimiz bilgiler sor(g)ularımızdan bağımsız değildir; yani neyi ararsak, onu buluruz. Evet, evrende bulduğumuz ve bulacağımız şeyler, aradıklarımızdan bağımsız değildir. Yani eşyaya bakarken sorduğumuz sorular, aradığımız şeyler ve deney – gözlem araçlarımız; farkedip, bulacağımız cevapları da belirliyor.

Yani sormadığımız soruların cevabını, kâinatta göremeyiz; görsekte farkedemeyiz. İşte bu sebepten, soruları bilmek, cevaplardan daha önceliklidir. Çünkü doğru soruyu bilmezsek, doğru cevabı da bulamayız; görsekte tanıyamayız.

Elhasıl Bilim, yanlış sorduğu soruların cevabını bulma peşinde! Halbuki yanlış sorunun doğru cevabı olmaz; önce soruyu düzeltmeli! O hâlde cevapları öğrenmekten önce, soruları öğrenmek çok daha önemli; çünkü doğru cevaba doğru soruyla ulaşılır. Yani “Cevap nedir?”den önce, “Soru, doğru soru nedir?”i öğrenmeli. Aksi hâlde bir ömür boyu yanlış yerde ağ atmış oluruz veya büyük balık yakalayacağım diye, küçük balıkları ağın gözeneklerinden kaçırırız…

Halbuki kâinat ve içindeki her birşey, çoğu sorumuza cevaptır; fakat soruyu bilmediğimizden, cevabı da göremiyoruz! Doğru soruyu bilen için, kafasına düşen bir elma bile yeterli cevaptır…

İşte Risale-i Nur’daki konuları; “Bilimsel Bilim’in yerine ‘İslâmî Bilim’i niçin ve neden tercih etmeliyiz veya tercih etmek zorundayız? Mevcut Bilim’e alternatif olduğunu iddia ettiğimiz bu yeni B/İlim Anlayışının farkı ve üstünlüğü nedir?” sorusunun cevabını arama niyetiyle okursak; yazılarda, bu sorunun kadraj ve kamera açısına giren cümle ve anlamlar netleşip, koyulaşır; diğer anlamlar odak noktasından çıkıp, bulanıklaşmaya başlar. Risaleler’de hafızamızda kalacak olanlar da, işte zihin kameramızın zum ve objektif alanına giren bu alanlar olacaktır.

İşte zihin ve niyet kameralarımızın sayısını arttırdığımızda, bunların bir de açı ve yüksekliklerini çeşitlendirdiğimizde yazılarda şu nokta belirginleşmeye başlayacaktır: Herhangi bir düşünsel sistem içerisinde, mes’elâ Bilimsel veya Felsefî Yöntem ve dizge içerisinde ortaya çıkan bir problem ve soru; başka bir sistem içerisinde, mes’elâ Vahyî Yöntem içerisinde belki hiç karşılaşılmayacak bir problemdir. Dahası: Bir metodun, kendi kavram ve yöntemlerinin sonucu olarak doğan; yani yönteminin zorunlu sonucu olarak karşılaştığı problem ve soru(n)ları; Vahyî Yöntem ve enstrüman – kavramlarla cevaplamaya çalışmak doğru değildir. Çünkü problem, Nübüvvet / Vahiy Sisteminden doğmamış ki, o yöntem içerisinden cevap vermek zorunda olalım veya çözüm üretebilelim.

Demek istediğim: Bilimsel Yöntem veya Felsefî Düşünce Sistemi’nin kendi dar ve sınırlı kalıpları içerisinde cevaplamaktan aciz kaldığı veya cevabının doğrulama – yanlışlama ve sağlama’sından aciz kaldığı sorular; gene kendi düşünce sistem ve metodundan kaynaklanmakta olup; kendi yöntem ve kavramlarından kaynaklanan bu problemlere, gene o sistem içinde kalınarak veya başka sistemlerden devşirme usulüyle, eklektik / demonte çözümler bulunamaz. Çünkü parçası olduğu kendi sistemi içerisinde fonksiyonel olan bir çözüm veya uygulama, başka sistem içerisinde işlevini kaybeder; hatta çözüm yerine, ithâl edildiği sistem içerisinde yeni problemler üretip, zarar verebilir. Bir nevi doku uyuşmazlığı gibi.

Peki çözüm için ne yapmalı? Başa dönüp, sistem tekrar check ve revize edilmeli; belki paradigma değişimiyle, sistem tamamen terkedilmeli. Örneğin: Bilimsel Yöntem ve Kavramlarına bağlı kalındığı müddetçe “Rabbimiz, ahiret, melekler veya meleklerin eşya üzerindeki fonksiyonları veya ahiretin madde üzerindeki yansımaları” gibi konuların gözlem – delil – ispatı mümkün değil veya sınırlı ve yerin altından tünel açmak gibi zor (Mes’elâ 30. Söz 1. Maksad’taki temsile bakınız: http://www.erisale.com/#content.tr.1.738). Fakat Risaleler’de anahatları gösterilmiş İslâmî B/İlim’in kendi yöntem, tanım ve kavramlarıyla bu mümkün ve gösterilebilir ve bir kısmı Risaleler’de zaten gösterilmiş. Yani kâinattaki hazineleri açacak anahtar, dilini tercüme edecek sözlük, şifresini çözecek kodlar önümüzde!

Yani mevcut Bilim teknoloji ve keşifleriyle insanlığı kısa bir zamanda belki 200 – 300 yıl ileriye götürdü ama kapatıp – göstermedikleri veya amaç – yöntem – tanımı icabı keşfedemedikleriyle de; bizi zekâ veya bilgi seviyesi soyut şeyleri ve manevî değerleri anlayamayacak binler sene önceki mağara insanlığına geri götürdü!

Evet çözüm mevcut Bilim’de değil, zaten sorunun kaynağı kendisi! “Bilim” dediğimiz şey, “bilimsellik” dediğimiz yöntem; nötr ve tarafsız, evrensel ve objektif değil; daha doğrusu doğrudan taraf değil! Çünkü birşeyi “ya Yaratıcı ve Rabbi, faili ve ustası var(mış)” gibi inceler ve ifade ederiz veya “yok(muş)” gibi. Yani bu konunun ortası, tarafsız kalınacak objektif ve nesnel bir noktası yok.

Bu konuda gözlem yapıp, delil toplamak için, var – yok arası eşit uzaklıkta orta veya dış ölçüm ve yorum noktası ve a’rafta kalınabilecek tarafsız nötr ve yüksüz bölgesi olmadığı için ve zaten Bilimsel Bilim de taraf olarak “Allah var(mış)”ı kabul etmediği, hatta reddettiği için; mecburî istikamet “Allah yok(muş)” gibi ifadeler kullanır ve gözlem – ölçümlerini de öyle tasvir ve ifade eder! Yani gözlemlerinde sadece yatay sebep – sonuç ilişki / etkileşimlerine yakın çekim, zum yaparak; ateist ve materyalist, natüralist ve determinist odaklı bir dünyanın filmini çeker!

Sonra bu kurgu ve senaryoya göre; “yaratma” yerine “oluşma”; “Allah irade eder ve yapar” yerine “tesadüfen, rastgele oldu / oluyor”; “sevk-i İlâhî” yerine “içgüdü / sevki tabiî” gibi öznesiz ve failsiz [yani eşyanın varlık ve çalışma ve birşeylere sebep olmasında Allahû Teâlâ yokmuş; varsa bile O müdahale etmeden, zaten O’na ihtiyaç ve zaruret olmadan da işler yürüyebilir ve yürüyormuş gibi] kendi yöntem (Bilimsel Yöntem) ve kavramlarını (Bilimsel Kavram) kullanır! Üstelik, kâinattan keserek montajladığı ve senaryosunu yazarak, seslendirmesini de yaptığı bu “yapay animasyon”un gerçekliğine herkesin inanmasını dikte eder! Üstelik bunu; “Bilimsel Bilim’in objektif ve nesnel, inançtan tarafsız ve bağımsız olduğu” yalanıyla; bu şırıngayla zihinlere enjekte, bu ambalajla ilka ve telkin eder!

Bilimsel İfadeler’de saklı buna benzer Subliminâl Mesaj ve Gizli İknâ örnekleri, Birden çok Anlamlı Virütik Mesajlar; hemen hemen her ifadelerinde vardır; bazı örnekler için: http://www.metabilgi.org/hurafeornekleri/ linkine bakılabilir. Bu tür, yani şuurumuzun farkına varmadığı için, şuurumuz ve irademizce filtrelenmeyip, sorgulanmadan direkt bilinç ve bilinçaltımıza buyur ve kabul ettiğimiz bu derin ve gizli ve fısıltılı alt mesajları farkedip, korunmak ve içimizdekileri temizlemek için henüz antivirüs ve aşı ve tedavi programları geliştirmemişiz!

Bu tür parazitli, kirli mesajların tekrar ve telkini; bizde, bu mesajların doğruluğuna delilsiz – ispatsız inanma sürecini başlatır ve derinleştirir! Sinsice yayılan bu tür Yanlış Bilgi Virüsleri kendisini, içimizdeki zihin ve kâlp klasörüne, oradan tüm davranış kodlarımıza kopyalar; bizi ve tüm davranışlarımızı ele geçirir! Sonraki aşamada; “cami – namazda” ve “çarşı – namaz dışında” olmak üzere, çift değerli davranış ve algılayış kodlarıyla çalışan parttime müslümanlık dönemi başlar!

İleride lâzım olacak bu noktaları zihnimizde tutarak konumuza devam edelim. Yani Bilim, önünde gördüğü masaya bakarak; “ben bunun; marangoz ve ustasını, fail ve öznesini denklem ve teorilerime dahil etmeden; nasıl nedenseller ve tasvir edip, açıklayabilirim?” sorusunun cevabı peşindedir! Üstelik Bilim; “kâinatta Allah’ın varlık ve icraatını gösteren ve ispat eden bir delil ve gözlemim yok! Bilâkis herşeyi O olmadan ve O’na ihtiyaç ve mantıkî zarurette duymadan, çok daha iyi tasvir ve nedenselleyebiliyorum!” iddiasındadır!

Yani Bilimsel Yöntem’in ürün ve sonucu olan Bilim veya Bilim’in sonucu olan Bilimselllik Kriterleri; “Rabbimiz’in olmadığının, olsa bile kâinattaki bu işleyişte etki ve fonksiyonu olmadığının; zaten buna ihtiyaç ve zarurette bulunmadığının” delil – ispatı peşinde! Başta inandıkları veya doğru varsaydıkları “yok(muş)” olduğu için; ister istemez bütün gözlem – ölçümleri ve bunların Bilimsel İfadeleri; bu başlangıçtaki önvarsayımlarıyla tutarlı olacak, bu öninançlarıyla çelişmeyecek şekilde; bu aksiyomlarının delil – ispatı olarak iş görüyor!

Bilimsel Makale ve yayınlarda; madde ve işleyişi için “madde – enerjinin dönüşüm ve hareketleriyle açıklanabilen deterministik bir kâinatta, Allahû Teâlâ gibi ek bir sebep ve neden, fail ve özneye ihtiyaç ve zaruret yok” hurafesi, sanki doğruluğu ispatlanmış ve tartışılmaz bir tezmiş gibi kâinat tasvirleri yapılır! Rabbimiz’i hatırlatan veya çağrıştıran, hatta ihtimâl dahiline alan en küçük bir kelime ve cümleye müsaade edilmez! Bilimsel Yöntem ve Yayın Kurallarının dayattığı bu otosansür mekanizmasıyla, hayâlde rafine bir ateist ve materyalist dünya inşa edilerek; okuyucunun bilinçaltı / bilinçdışı veya şuursuz bilincine, “bu sahte ve kurgusal gerçekliğe inanması, çünkü Bilim’in evrendeki varlık ve işleyişin birebir tasvir ve modelleme ve açıklamasını yaptığı” mesaj / komutu gönderilir!

Elhasıl Bilim’in ateist ve materyalist, determinist ve natüralist yanlış tarafı seçmesinden de anlaşılacağı gibi; onun aradığı “Allah” değil! Bilâkis “bilim(sellik)”in amaç, yöntem ve tanımı nedeniyle, özellikle olayları Rabbimiz’e bağlamaktan (tabir-i caizse; O’na en küçük bir rol vermekten bile) kaçınır! Bilim’in yola çıkarken, başlangıçtaki amaç ve niyeti bu olduğu için; mantıken ve zorunlu olarak “Allahû Teâlâ’nın olmadığı, olsa bile O’ndan bağımsız (yani kâinatın varlık ve devam ve işleyişinde O’na ihtiyaç ve zaruret duymayan) bir kâinat nasıl mümkün olabilir?” sorusunun cevabı peşinde! Bunun tasvir ve açıklama, nedenselleme ve ispatına çalışıyor!

Bu yetmezmiş gibi, bir de; sanki evrenin Rabbimiz’e ihtiyacı olmadığı delillendirilip, ispatlanmışta artık evrenin bunu nasıl başardığı araştırılıyormuş gibi; failsiz ve öznesiz Bilimsel İfadeler inşa eder! Bilimsel Yöntem bu hâliyle; aslında ateizm ve materyalizm, natüralizm ve determinizmin teori ve pratiğini yapıyor! Bu sebepten mevcut Bilim ve Bilimsel Yönteminin yolu ve amacı Rabbimiz’e giden yol üzerinde değil! Üstelik O’na giden yolları bile bozup, köreltiyor!

Bu açıdan mevcut Bilim’e hâkim olan Bilimsel Yöntem ve Felsefesinin, kâinatın işleyişi hakkında önümüze getirdiği her “neden ve sebep”; zihnimizde eşya ile Rabbimiz arasındaki münasebet iplerini biraz daha kesmekte, kâinatın O’na nisbetini biraz daha kapatıp, kopartmakta!

Elhasıl mevcut Bilim yanlış sorunun cevabı, yanlış iddianın ispatı peşinde! Fakat yazımızın başında dediğimiz gibi; yanlış sorunun, doğru cevabı olmaz ve bulduğumuz cevaplar, sorduğumuz sorulardan bağımsız değildir! Çünkü neyi ararsak, onu buluruz; yani bulduklarımız da aradıklarımızdan bağımsız değildir. Bu sebepten önce yanlış olan soru düzeltilmeli, problem doğru olarak ifade edilmeli; ancak ondan sonra çözüm / doğru çözüme gidilebilir. Kâinatı gözlem ve ölçümlerimizde av ve keşif aletimiz olan “soru” ve kullandığımız “yöntem” ve “kavram / ayrımlar”; filtre ve ağımızın aralıklarını belirler.

Aletlerimizi morötesi ışınları farkedip, bulacak şekilde ayarlamışsak; kızılötesi ışınları görmeyeceğiz demektir. Elinde çekiç olanın, herşeyi çivi olarak görmesine benziyor bu veya tüfeği bilmeyen yerlinin, kulübesini inşa etmek için ormanda tokmak veya değnek ararken, yerde bulduğu tüfeği bu aradığı iş için çok uygun olduğunu görmesine ve deneyle de bunu ispatlamasına benziyor!…

Bilim: “Madde ve işleyişini açıklamak ve nedensellemek için, kâinatta gösterdiğim bu fırça, tuval, boya ve bunların enerji ve hareketleri gibi madde – sebep – süreç – mekanizmalar yeterli; ayrıca ilim – irade – kudretiyle resmin hem her yerinde, hem de hiçbir yerinde olan (yani resimdeki zaman ve mekân sınırlarından münezzeh; yani metaresim, metafizik, doğaüstü) bir fail ve özne, usta ve ressam olduğunu varsaymak veya varlığını kabul etmek zorunda değilim” gibi gizli – açık mesaj ve îma ve ihsaslarla; “kâinatın varlık ve işleyişinde, her ân ve kesintisiz kendisine muhtaç ve ba(ğım)lı olduğu Allahû Teâlâ”yı kabul etmez, üstelik bunu gereksiz ve spekülâtif sayarak reddeder; yani hipotez bazında bile buna ihtimâl vermez ve araştırmaya değer bulmaz! Elhasıl kâinattaki zengin veri ve bilgi çeşidinin, Bilimsel Bilgi ve Bilim’e indirgenip, daraltılması; ufkumuzu daraltıyor!

Bu Bilim’e göre; “eskiden insanlar sebebini bil(e)medikleri tabiat olaylarını Yer Tanrısı, Gök Tanrısına veriyorlardı; sonra Bilim gelişip, herşeyin sebep – sonucu çözüldükçe, Tek Tanrılı İnançlara evrildiler ama ileride Bilim’in ışığı bu bilinmeyenleri de aydınlattıkça İlk Sebep Tanrısına atıf ve inanma için de mantıkî gerekçe veya zorunluluk kalmayacak!…” gibilerinden küçümseyici ifadelerle; müslüman olan bizleri güya çaktırmadan ilkel ve geri kalmış, imanları cehalet ve bilinmezlikten beslenen diye hakaret eder! Çünkü mevcut Bilim’in zihninde yonttuğu tanrı; Boşlukların Tanrısıdır! (Yani Bilim’in de bir teolojisi ve Tanrı tanımı var!)

Burada bir açıklama ihtiyacı doğdu. “Neden – sonuç / illiyet ve determinizmin hâkim ve genelgeçer olduğu bir evrende, Rabbimiz’in ‘rol ve fonksiyonu’ nedir?” soru ve cevabında biz; nisbeten basit nedensellik örneği olan “bilardo topları ve ıstaka” ilişki – etkileşiminden bahsetmiyoruz! Çünkü eğer masadaki topların hareketi, herhangi bir kanun nizama uymayan ve sürekliliği olmayan ve öngörülemeyen tesadüfî çarpışma ve hareketler olsaydı, zaten mevcut Bilimi de yapamazdık. Çünkü genelleyip, bağlayabileceğimiz bir düzen ve istikrar ve kanunlar olmazdı! O zaman ıstakaların tesadüf rüzgârlarıyla toplara tesadüfen vurabileceği ve vurduğunu ihtimâl alanına dahil ederdik ve araştırmalarımızı bu yönde derinleştirir, buna deliller arar, bunu ispatlamaya çalışırdık! (Yani “tesadüf”te delil – ispat sürecinden geçmesi gereken bir iddia, bir inanç!) Fakat böyle bir evrende denge, ölçü ve düzen, bilinç ve yaşam da olmazdı; faraza olsaydı bile devam etmez, hemen silinirdi!

Çünkü dediğimiz gibi Bilim yapmayı sağlayan şey evrendeki bu istikrar ve genelgeçerliliktir. İstikrar ve ölçülü bir süreç veya nesnenin, istikrar ve denge nedeni ise, sistem ve sürecin kendi içerisinde aranmaz. Sürece dahil olmadığından, sürecin kısıt ve dezavantajlarından etkilenmeyen, süreçdışı faktörler araştırılır! Süreci sürdüreni bulmak için (sürecin nedeni; yani süreçteki nesne, kuvvet ve diğer sebepleri harekete geçirip, kullanan; yani sebepleri sebep ve alet ve vasıta yapan asıl sebep ve fail kim anlamak için) sistem dışına atıf yapmak zorunludur! Yani resmin sebep ve faili olan ressam, resim içinde aranmaz; resmin uzağı – dışında da aranmaz! Resimdeki fırça, boyaları da sebep ve alet yapan asıl sebep ve fail, yani ressam (resimdekileri etkileyebilmek ve çizebilmek için) resimdeki herşeye hem en yakın; (resimdeki sınırlılık ve kayıtlardan etkilenmemek için de) en uzak olmalı! Yani çizdiği resimdekilerin cinsinden olmamalı!

Kâinattaki nedensellik ve determinizm ve Rabbimiz’in bu kâinatla nisbeti derken; görece basit nedensellik örneği olan “bilardo topları ve ıstaka” ilişki – etkileşiminden bahsetmiyoruz demiştik. Bizim bahsettiğimiz evrende sentilyonlarca top ve hareketleri birbirine karışıp, çarpışmadan ve hercümerce sebebiyet vermeden (Rabbimiz yönetmezse, her ân / mekân imkânsız gerçekleşiyor yani) ve belli kural ve ölçülerle hep girmesi gereken deliklere giriyor ve hep aynı sonuçların üretilmesi için çarpması gereken noktalara çarpıyor; durmaları gereken yerlerde de belli süre duruyor ve çalışıyorlar!

Yani; “o hâlde evrendeki kuvvet ve enerji ıstakalarıyla, zerreleri kim gitmesi gereken hedeflere hareket ettiriyor ve durmaları gereken yerlerde sabitliyor?” sorusu halâ önemli ve öncelikli ve güncelliğini koruyor! Yani Bilim’in, “kim” sorusunu geçersiz ve gereksiz ve spekülâtif görmesi kendi inancı! Bunu, “araştırma” ve “bilgi”nin değil; “inanç”ın konusu olarak görmesi de kendi amentüsü! Yöntem ve tanımı icabı “kim” sorusunu kendi konusu görmeyip; bunu ilmî ve gözlemsel bulmaması ve topu taca atar gibi konuyu metafizik ve felsefeye atması da kendi itikad ve ‘felsefesinin’ sonucu!

Mevcut teori ve çözemediği olay / olguları açıklamak ve çözümlemek için; şimdiki ân / mekânda olmayan ve mevcut teknolojisiyle de direkt veya indirekt gözlem yapamadığı ama “olmalı ve şu şu vasıflarda olmalı” diyerek, varsaydığı ve aradığı; hatta matematiksel olarakta teorisini kurduğu “10 – 12 Boyutlu Uzaylar, Alanlar, Sicimler, Paralel – Sonsuz ve Çoklu Evrenler, Boşluk (vakum) Enerjileri, Karanlık Madde, Karanlık Enerjiler, kütlesiz parçalar, dalgalar, antimaddeler, hatta Kütleçekim kuvveti veya Big Bang ve öncesi” gibi konuları belki metafizik görmüyordur! Belki mevcut Bilim için bunlar gayet somut ve ölçülebilir şeylerdir!…

Bilimsel Bilim, tanım ve yöntem ve niyeti icabı ‘kim’ sorusunu bilimdışı görüyor; bilimsel kabul etmiyor, hatta reddediyor” demiştik. İslâmî Bilim’in, mevcut Bilimden en önemli farklarından birisi de, bu soruyu ana merkeze almasıdır.

Örneğin: Bahçedeki bu elma ağacını buraya kim çizdi; zerrelerini tuğla gibi kim ördü!? Bundan daha acaibi: Şapkadan tavşan çıkması gibi, ağacın içinden yaprak – elma – çiçeği kim çıkartıyor!? Yoksa bütün bunların nedeni; bir takım kuvvet, rüzgâr – enerjilerin bu top ve sopaları hareket ettirmesinden başka birşey değil mi!? Ay’dan bakarsak, Dünya’ya uzay boşluğundan (Hazine-i Gayb’tan); her mevsim ağaçlardan tonlarca elma ırmakları, armut ırmakları; başka musluk ve kanallardan da sütten ve baldan ırmaklar akıtılıyor, yağdırılıyor, gönderiliyor!… Bütün bunların, zerreleri hariç, kendileri yokken var ediliyor!… Şapkadan tavşan çıkması gibi; yumurtadan kuş, insandan insan çıkıyor, gönderiliyor!…

Tevhidî (Lâ ilâhe illâllah) ve İslâmî (Muhammedun Resululullah) bir nazarla; uzaktan resmin bütününe bakınca görünen bu! Bilimsel Bilim’in herşeyi ufalayıp, parçalayarak; indirgeme – analizlerle, yanındaki şeyi diğer şeye sebep – sonuç gösterme hipnotik ilüzyon ve safsatasından uyanarak, başımızı kaldırdığımızda; sorulması gereken doğru soru şu: “Allah’tan başka hangi fail, hangi sebep, hangi neden, hangi Sanî; nispeten basit aynı topraktan türlü renk – koku – şekilde ni’metler ve tavuktan yumurta, arıdan bal, inekten süt gönderebilir!?, Hıfzedici Allah’tan başka hangi sebep atmosferi başımızın üzerinde bir filtre ve kalkan yapıp; vücudumuzu deriyle, hücremizi ayrı bir zarla, ağacı kabukla korur!?, Hangi sebep yeryüzündeki tonlarca suyu göğe kaldırıp, arıtıp, rüzgâra taşıtıp, tekrar muhtaçlara indirir!?, Rabbimiz’den başka hangi sebep, hangi merhametli ve rahim; dişsiz ve sindirim sistemi gelişmemiş bebekleri önce karnına bağlanan bir kordonla, sonra memelerden gönderilen en gerekli tek gıda olan sâfi bir sütle doyurur!?, İnsan, hayvan tüm bebekleri düşünürsek; Allah’tan başka hangi tesadüf, hangi sebep, ıssız çöl ortası gibi koca boşlukta dönen Dünya’ya hergün tonlarca sütten ırmaklar gönderebilir!?…”

Resmin bütününde tevhid / vahdet bakışıyla ve “doğru soru”yla görünen manzara bu! Resmin bütününde bunu görünce; (gözkırpması kadarlık kısa bir süre – mekân da bile) resmin hiçbir parça ve hareketinin, tabiat – tesadüf – maddeye verilebilecek kadar alelade ve amaçsız olmadığı, failsiz olmadığı ve olamayacağı anlaşılır! (Bakınız: Göz kırpmasının faydaları.)

Elhasıl bu tür soruların cevabını bulmak için dâhi veya dedektif, düşünür veya biliminsanı olmaya gerek yok! O’nu görmek için kâinatın uzak köşelerine, dışına veya başlangıcına veya atomun içlerine yolculuk yapmak veya karışık ihtimâl hesapları yapmakta gerekmiyor! Çünkü ve zaten olanlar “mümkün” olduğu için olmuyor; bilâkis olduğu için biz “mümkün(müş)” zannediyoruz o kadar! (Halbuki sentilyonlarca yüzlü bir zarı her attığımızda hep aynı yüzün gelmesi “mümkün değil”, sıfıra yakın ihtimâl!) Mevcut Bilim de yaptığı tasvir ve nedensellemelerle, bizi bütün bunların mümkün olduğuna inandırmaya çalışıyor! “Bak mümkün olmasa olur muydu, oluyor ki mümkün!” şeklinde yaptığı totoloji ve safsata, mugalata ve gözboyama, yanlış delil ve yanlış akıl yürütmelerle bizi de bu ilüzyona inandırmaya çalışıyor!

Aslında günümüzün otoriter ve totaliter mevcut Bilim anlayışı da; görünenden görünmeyene, somuttan soyuta, maddeden manâ ve kanuna, değişenden değişmeyene geçme; yani mahsusu, ma’kûl yapma sürecidir. Ama kâinat fizik – kimyayla işlemez; bilim’in “kanun ve yasalar” diyerek sebep gösterdiği mekanizma ve süreçler de, “sebep” değil, “sonuç”tur; daha doğrusu eşyanın davranış biçimi ve bunun tasviridir. Kanun, mekanizma, süreç denilen şey; maddeyi etkileyen ve belli bir davranışa zorlayan enerji ve kuvvet türünden bir varlık değil; sadece zihinde olup, bu sebepten maddeyi etkilemesi imkansız zihnî ve soyut bir kavramdır…

Bilim’in uzun geçmişte olup, yani şimdi – şurada olmadığı için gaybî ve metafizik kategorisinde olup, yani gör(e)mediği ve algılayamadığı ama “kızıla kayma, kozmik fon radyasyonu” gibi bir takım delil – ispatlarla varlığına emin olduğu Big Bang (Büyük Patlama) veya şimdi – burada olduğu hâlde bile hiçbir şekilde algılayamadığı ve göremediği yerçekimi (kütleçekimi) gibi kuvvetlerin varlığına bir takım etki ve delillerinden iman etmesi ve üzerine teori ve hesaplar kurması gibi; İslâmiyet, Rabbimiz ve ahiretin bu Big Bang ve Yerçekimi’nden çok daha fazla sayı ve çeşit ve nitelikte ve aletsiz çıplak gözle bile görünür somutlukta delil ve ispatları olup, gösterilebilir! Ama Bilim’in Bilimsellik Kriterleri’ne (yani sebep – sonuç yumaklarıyla ördüğü, madde – enerji dönüşümleriyle, kuvvet – tabiat – tesadüf – uzun zaman – evrim – mekanizma – süreç – kanun gibi operasyonel kavramlarıyla zihnimize kurguladığı ve gerçekten böyle işlediğine inandırdığı sahte kâinat ilüzyon ve metaforuna) bağ(ım)lı kalındıkça bu mümkün gözükmemektedir. Yani önce Bilim’in zihnimizdeki bu esaret, teshir, sihir ve manipülâsyonundan uyanmak gerekiyor. Bunun için de önce zihnimize bir antivirüs programı gerekiyor!…

“Bilimsellik Kriterleri uyarınca; Bilim doğada sadece görüp, algılayabildiği ve deneyselleyip – ölçebildiği maddî ve fizikî olay ve olguları konusu olarak kabul eder ve inceler; yani ‘Tanrı’ gibi sizin de metafizik ve doğaüstü olduğunu kabul ettiğiniz bir konuyla ilgilenmemesi gayet mantıklı!”

Peki “Allah yok(muş)” gibi failsiz ve öznesiz gözlem ve ifadelerde bulunması çok mu mantıklı ve bilimsel!?, Veya “tabiat, tesadüf, kanun, evrim–uzun zaman, mekanizma–süreç, içgüdü” gibi görmediği vehmî veya zihnî kavramlara atıf yapması ve bunları sebep ve fail olarak göstermesi çok mu aklî ve kendi bilimsel yöntemine uygun!?, Değil ne yaptığı, kendi varlığından bile haberi olmayan “ağaç, arı, toprak” gibi edilgen varlıklar için söylediğiniz “ağaç elma yapar, elmaya sebep olur; arı bal yapar” gibi Bilimsel İfadeler sizce de komik değil mi!?, Gözlemlerinizi “sebep – sonuç” şeklinde şablonize edip; eşyayı birbirini çeken tren lokomotifleri gibi sıralıyorsunuz! Bu kurguya göre; mes’elâ “meyvenin sebebi ağaçtır” diyorsunuz! Halbuki o ağacın o meyveye gerçekten sebep olup, o meyveyi terkip ve inşa edebilmesi için; o meyveyle bağlantılı olan gökteki Güneş ve dönmesi, Dünya’nın eğim ve dönmesi; hatta Big Bang’ten bu zamana tüm kâinat ve işleyişinin hâkim ve yönetici ve sebebi ve faili olması gerekmiyor mu!? Çünkü o meyve, tüm zamanları da içine alan kâinat fabrikasında imâl ediliyor; o meyvenin sebebi tüm kâinat! O meyve gibi; birşey herşeysiz ve herşey birşeysiz olamaz ve meydana gelmez; evrenin başlangıcından beri, hassas ölçülerle herşey birbiriyle bağlantılı! Sebeplerin akıl, bilgi ve hayat gibi cihazca en zengin ve güçlüsü insanken; o bile en basit fiillerinden olan yemek yeme de yaptığı sadece ağzına götürüp çiğnemek; geri kalan % 99’u bilgi ve irade ve şuuru dışında gerçekleşiyorken; yani koca insan bile kendine hâkim ve sahip ve yönetici değilken; diğer cansız ve şuursuz, kör ve sağır sebep ve maddeler ne yapsın!?… Arasıra olan şeyler “tesadüf”e verilebilirse de devamlı olan şeyler nasıl tesadüfî olabilir!?, Peki tesadüf nasıl oldu da hep zarların düşeş gelmesi gibi zorunluluğa döndü!?, Veya herhangi birşeyin tesadüfî olduğunun Bilimsel gözlem ve ölçümü mümkün mü!?, Sayfaya yazdığım 10 tane sayıyı tesadüfen ve rastgele, yani karışık sıraladığımı nasıl ispat edebileceksiniz; belki ben onları zihnimdeki bir kurala göre dizdim!?, Peki tesadüf’ün tesadüfen olduğunun ispatı var mı; yani birisi evrende tesadüfü niyet ve irade etmişse; o tesadüfe “tesadüf” denilebilir mi!?, Peki birşeyin tesadüfen olabileceğinin mümkün olduğunun gösterilmesi, o şeyin gerçekten tesadüfen olduğunun ispatı olarak kullanılabilir mi!?, Veya geçmişte faraza tesadüfen olabilen ve olan birşeyin, şimdi de tesadüfen olduğunu nereden biliyorsunuz; yani geçmişte tesadüfen olabilen şimdi de tesadüfen olduğunun ispatı olarak kullanılabilir mi!?, Bunu geçelim: “Şu tabiatın eseri Allah’ın değil; bu doğanın eseri mu’cize değil; bu ilâhî değil tabiî; şunu tabiat, bunu tabiat yaptı” diyorsunuz. Peki ne menem birşey şu tabiat!? Göreniniz var mı!?, Yoksa “tabiat” dediğiniz kafanızda olan zihnî ve soyut ve vehmî; yani kâinatta dışsal somutluğu olmayan birşey olmasın!?, “Şu işler şu şu Fizik – kimya Kanunları sebebiyle oluyor ve olur” dediğiniz şu “kanun(lar)ı göreniniz var mı acaba!?, “Kanun” dediğiniz, “enerji ve kuvvet” cinsinden birşey olmadığına göre; madde ve işleyişi üzerinde nasıl yaptırım uyguluyor!? Tabiî ve tesadüfen olmasını mümkün gördüğünüz bu şeyler; “mümkün” olduğu için mi oluyor; yoksa olduğu için mi siz “mümkün(müş)” zannediyorsunuz!?, Evrende normâlde gaz hâlinde bulunan yanıcı ve patlayıcı oksijen ve hidrojenin birleşince (nohut tanesi ve mercimek tanesinin birleşmesi sonucu ortaya pirinç tanesi çıkması gibi), kendilerinden çok farklı, hatta tersi özelliklerde yani sıvı ve söndürücü “su” olması sizce çok mu tabiî ve mantıkî!? Madem mantıklı; o zaman, suyun hangi elementlerin birleşmesiyle hiç’ten yaratıldığını bilmeyen birisine, hidrojen ve oksijeni gösterip; “Bu 2 hidrojen ve 1 oksijeni birleştirirsek ortaya ne gibi özelliklerde bir madde çıkar?” diye sorsak; deney – gözlem yapmadan, sadece hidrojen ve oksijenin özelliklerine bakıp, salt mantığıyla “su” çıkacağını bilebilir miydi acaba!? Bu 2 maddenin birleşme ve reaksiyona girip, su olma hâdisesine “bileşik” ismi vermeniz; sizce o suyun yaratılışını mantıkî ve tabiî yapar mı!? “Suyun varlık nedeni, hidrojen ve oksijenin bileşik yapması” demekle o mu’cizevî yaratılışı çözmüş ve açıklamış mı oluyorsunuz!? Buna “bileşik” ismi verip, karışım’dan farkını anlatmakla, bu olay bilimsel ve doğal ve rasyonel bir hüviyet mi kazanıyor!? “Bileşik” yerine “sihir” ismi verseydiniz, değişen birşey olur muydu!? Bileşik’in karışım’dan farkını anlattınız; peki sihir’den farkı nedir!? Geçelim, şimdi – şurada olmadığı için; yani geçmişte gerçekleştiği için, şimdi – şurada deney – gözlem ve ölçüm imkânımız bulunmadığı hâlde “Big Bang” gibi şimdi / şurada’nın dışındaki tarihî hâdiseler; deney – gözlem – ölçümü yöntem olarak belirleyen Bilim’in nasıl konusu olabiliyor!?, Ya da aletli veya aletsiz hiçbir duyumuzla algılanamayan ve gözlenemeyen “yerçekimi” gibi kuvvetlerin, sadece bir takım etki – delil – icraatlarıyla var olduğu kabul edilip; “yerçekiminin şöyle şöyle etki ve özellikleri var” diyerek Bilimsel Yöntem’in konusuna nasıl dahil olabiliyor!?, Elhasıl “tabiat, tesadüf, kanun” gibi maddî ve fiziksel olmayan; yani zamansız – mekânsız ve herhangi bir elementten oluşmayan; yani dışsal gerçeklikleri olmayan zihnî ve vehmî şeyleri somut madde üzerinde etken ve fail ve sebep kabul ediyorsunuz da, bu sanal isim ve kavramlardan çok daha somut ve görünür olan ve kudreti de olan, ayrıca mikrodan makroya heryerde delil – ispat, icraat ve kudret, eser ve fiilleri de ortada görünür olan Allahu Teâlâ’ya iş gelince neden “metafizik, bilim’in konusu değil, ölçülemez, algılanamaz” deyip, yan çiziyorsunuz!?…

Sorular çoğaltılabilir. Elhasıl “zamansız ve mekânsız ve sonsuz olduğu için, biz sonlularca algılanamaz olan Allah’ın “Zât”ı; yoksa varlık ve sıfat, icraat ve eser, isim ve fiilleri değil! Yani Rabbimiz’in varlık ve isim – sıfatları ve bunların etki ve delil – ispatları, gaybî ve gizli ve algılanamaz değil! Bu delil – ispatlar; şuhudî ve alenî, zahir ve somut, bu ân ve mekânda! Bu fiil ve sonuçlarını manevî duyularımızla olduğu kadar; fiziksel / maddî duyularımızla da görüyor, algılıyoruz yani! Gözlem ve deney, araştırma ve inceleme, ölçme ve sınıflandırma yapacağımız şeyler de işte Rabbimiz’in bu fiil ve eserleri; yoksa (haşa!) “Zât”ı değil!

Tıpkı gör(e)mediğimiz ve zaten görmemizin de mümkün olmadığı; Bilimsel olarakta gözlem, deney ve DNA testleri yapamayacağımız geçmiş ata, dede, ninelerimizin varlığını kabul edip, inanmadan (yani bu bilgi ve haberin doğruluk ve kesinliğine emin olmadan) burada olan kendi varlığımızı bile açıklayamamız gibi; Allah olmadan da en küçük bir zerrenin varlık ve hareket ve devamını bile açıklayamayız! Kâinatta, bölünemez en küçük bir ân – mekânı bile sabitleyemeyiz! Kaldı ki Rabbimiz’in delil ve ispat, bürhan ve hüccet, âyet ve şahidleri; geçmiş ata, dede – ninelerimizin delil – ispatlarından çok çok daha fazla! Çünkü O ve fiil ve eserleri, geçmişte değil; her ân / mekân ve mek/ânsızlığa yayılmış veya ihata etmiş!

Daha önce verdiğimiz “bilardo topları” örneğinde olduğu gibi; “yağmurun nasıl yağdığını tasvir etmek”te, “yağmurun neden ve niçin ve niye, hangi sebep ve faille yağdığını açıklamak ve nedensellemek” değildir! Çünkü tasvir; olayların nasıl ve hangi sırada ve ne surette olduğunu söylemektir; açıklama ve nedenselleme değildir! Hatta nasıl olduğunun tasviri bile değildir! Bu işleyişin (bu örnekte yağmurun) failsiz ve öznesiz olmasının mümkün olabileceği ve olduğunun delil – ispatı ise hiç değildir!…

Nasıl ki aşçının hiç sözünü etmeden, sadece yemeğin tasvirini yaparak, aşçısız yemeğin varlık ve devam sebebini açıklayamaz ve nedenselleyemeyiz. Çünkü aşçı gösterdiğimiz sebep – neden – araçları bile “sebep / neden” yapan, asıl sebep ve fail ve ustadır. Aşçı olmazsa; yer – zaman sırasıyla sebep gösterdiklerimiz, yerinden kalkıp, hareket edemez ve organize olup, “sebep / neden” bile olamaz! Yani Allahû Teâlâ gibi bir fail – sebep – özne – neden – usta – müessir olmadan; cansız nesneler canlı gibi hareket edip, “sebep” rolü ve alet edevat fonksiyonu bile kazanamaz! Yani aşçıdan bahsetmeden, yemeğin neden ve niçin ve niyesini açıklayamayıp, nedenselleyemediğimiz gibi; aslında ve hakikâtte aşçı olmadan yemeğin nasıl olabileceği ve olduğunu bile nasıllayıp, tasvir edemeyiz!

Bilimsel Bilim’in indirgemeci ve analiz / parçalamacı; herşeyi maddede arayıp, maddeye indirgemeye çalışan; manevîyatta kör olup, insan zihnini kesret ve çoklukta, madde ve tesadüfte boğucu bakışından kendimizi kurtararak; bir adım geriye çekilerek resmin bütününe (yani analitik yerine holistik) bakınca, görünen bu. (Önceki örneğimizde Ay’dan Dünya’ya bakmıştık.)

Bir nev’i Mi’rac’la çıkıp, resmin bütünü kuşbakışı görmeden, bilmeden; resmin parçası hakkında yapacağımız her gözlem ve tahmin; eksik ve yanlış ve dar (göreceli ve değişken) olmaya mahkûmdur! “Renkler, tatlar, sesler, kokular” gibi hakikât ve varlıklar; hep bütünde’dir, parçasında değil. Kâinatın büyük resmini bilmeyenin; parçasına bölerek, atomlarına ayırması; aslında hakikâtin keşfini değil; kapatılıp, görülmemesini arttırmaktadır. “Bütün’ü bilmeden Parçalayıp – bölme Yöntemi” gerçeğin görülmesine engel olmasa bile; en azından tahrif ve eksiltip, bozmaya sebep olmaktadır…

Bilim; “bu tencere, ocak, bıçak, ateş, soğan; (yani Bilim’in gösterdiği sebep, madde, tabiat, tesadüf, zorunluluk, kanun, kuvvetlerin) bu yemeği yapması mantıklı ve mümkün mü?” sorusunu gündeme bile getirmeden; “evet mümkün ve vaki, zaten olan da bu” anlamına gelen tasvir ve nedensellemeleriyle; “aşçı kim?” sorusunu bile doğmadan öldürmekte, böyle bir merakın doğmasına izin bile vermemektedir! Fail ve özneye ihtiyaç ve zaruret olmadan kâinatın varlık ve devam ve çalışması mümkün ve vakiymiş gibi yaptığı evren tasvirleri, yani soru daha bizde doğmadan verdiği hazır cevaplarla; bu soru ve merakın zihinde uyanmasına engel olmaktadır!

Başlangıçtaki “ateist ve materyalist, natüralist ve determinist” önvarsayım ve paradigmalarından kaynaklanan bu yorumlarının sonucu olarak; örneğin: Ekmeği ölçülü kesen bıçaktaki eli (yani arkasındaki fail / özneyi) gör(e)medikleri ve buna ihtimâl bile vermeyip, reddettikleri için ve ayrıca “ekmeği ölçülü kesebilmek için ilim – irade – kudret sahibi hayattar bir fail ve özneye ihtiyaç ve zorunluluk yok” iddiasına inandıkları için; ekmeğin kesilmesinin nedeni, bıçağın “hareket”i; bıçağın hareket nedeni olarakta, gene madde’den kaynaklandığına inandıkları bir takım “enerji, kuvvet ve süreçleri” görüyor ve gösteriyorlar!

Yani taş, toprak, demir vs. alet ve malzemelerin, hiç insan eli değmeden bir takım sihirlerle kendi kendine havalanıp, gelip, kesilip, karıştırılıp ve uygun yerlerde birleşip Sultanahmet Camii’ni inşa ettiğine inanmak gibi; evrendeki madde ve zerrelerin, sanki sihirli bir âlemdeymişiz gibi; kendi kendilerine ve bir takım tesadüf – zorunluluk, enerjilerle kendilerinden çok daha kompleks ve bilgili ve “hayat, bilgi” gibi kendilerinde bile olmayan üstün özelliklerde canlılar, uçan seyyareler, yağmur yağdıran bulutlar, içinden çiçek çıkan tohumlar, (şapkadan tavşan çıkması gibi) içinden ağaç çıkan topraklar, kuş çıkan yumurtalar vs. inşa ettiklerine inandırmaya çalışıyor bizi Bilimsel Bilim!

Erzağı, yağmurlama, temizleme sistemleri vs. düşünülmüş ve düşmemek için boşlukta dönerek uçan uzay gemileri; içinde sihirli bir “rüzgâr”la (siz isterseniz buna “fizik – tabiât kuvvet ve enerjileri” deyin daha Bilimsel gözükür!) kendi kendine havalanan testere – bıçaklarla kesilen ağaçlar, doğranan kütükler ve havalanan çivilerle çakılan uçan tahtalar, imâl edilen masa – sandalyeler vs. animasyon gibi bir sürü sihirli ve esrarengiz hâdise! Bir de “Bilim, doğanın büyüsünü bozdu, sırrını çözdü” diyorlar!

Bilim’in zihin ve hayâl dünyamıza çizdiği sahte kâinat kurgu ve ilüzyonuna göre; etrafta çeşitli enerji ve kanunlarla sihirli bir biçimde uçuşan soğan, bıçak, ocaklar; dönen tencere, tavalar; esrarengiz bir biçimde biraraya gelen sandalye, masa, kaşıklar var! Atomlar ve elementler birleşip ağaç oluyor, meyve oluyor, hayvan oluyor, demir oluyor, su oluyor! Başka başka şeylerin inşâsında kullanılıyor! Hayat, şuur, bilgi gibi kendilerinde olmayan özellik ve sıfatlar, parçası oldukları bütünlerde sihirli bir biçimde (yani cüzleri oldukları bütün’ün parçalarına indirgenemez ve mantıkî olarak açıklanamaz ve rasyonalize edilemez bir biçimde); ortaya çıkıyor!…

Çocuğunuza masal okuduğunuz zaman, bilimsel bir kitap alın, oradan okuyun! Burada baraj yapmayı bilen zeki ve şuurlu hayvanlar; plânlama yapan ve güneş ışığından besin – enerji elde etmesini bilip – uygulayan bitkiler; karanlık denizlerde yol alan, son teknoloji ürünü ışıklı denizaltıları; gizli ve sihirli içgüdü ve yönlendiriciler; tesadüf tanrıları; uçan peri atomları ve harikulade inşa ettikleri büyük saraylar; Büyük Patlamalarla ortaya çıkan muhteşem topaçlar ve uzay gemileri göreceksiniz! Bunlar ve daha fazlası büyüklere bu masallarda! Gerçi bu masallar, büyüklerin inanabileceği şekilde tasarlanmış! Ama olsun şimdiden gelecek nesilleri formatlayıp, programlamaya başlamış olursunuz!…

Bütün bu fiilsiz eser, failsiz fiil, ustasız eser ve yazarsız yazı, nakkaşsız nakışların olması ve maddenin özellik ve niteliklerinin yok(luk)tan çıkması Bilimsel Bilim’e göre gayet mümkün! Çünkü ona göre mümkün ki oluyor! Halbuki olanlar “mümkün” olduğu için olmuyor; bilâkis olduğu için biz “mümkün(müş)” zannediyor ve inanıyoruz! (Mevcut Bilim ve bizdeki alışkanlık ve ülfet, buna sebep oluyor.) Yani “mümkün” tanım kümemizi gene aynı yerden alıyoruz! Yani “mümkün” tanım ve ta’rifimizin delil – ispatı olarak; “Bak mümkün olmasa bu iş / eserler olmazdı” diyerek; gene olanların olmasını gösterme totoloji ve kısır döngüsüne giriyoruz! Halbuki o iş ve eserleri Rabbimiz yaptığı için, bütün bunlar mümkün ve vaki ve vacib olarak meydana geliyor! Fail ve müessir olan Rabbimiz olmasa; eşyanın varlığının değil mümkün ve ihtimâl dahilinde olması; yokluğu zarurî ve vacip olacaktı!…

Bilim, gerçekten zihninin dışında böyle bir evren olup, işlediğine inanıyor! Bu evren ve içindeki maddenin, fail ve müessire ihtiyaç olmadan çalışabileceğine ihtimâl verip, bunu mümkün görüyor! Zorunlu olan aksini, “ihtimâl” olarak bile, hiç değilse teori ve hipotez ve model bazında bile kabul etmiyor! Kendi ateist ve materyalist önvarsayımına duyduğu inanç ve güvenle; eserin fiilsiz veya fiilin failsiz veya ürünün ustasız olduğu ve çalıştığı bir kâinat tevehhüm ve tahayyül, tasavvur ve tasvir ediyor!

Bu zanlarla, mevcudattaki “bilgi (data – information – knowledge)”ın, ateist ve materyalist Bilimsel Filtrelerinden geçerek “bilim (science)”a dönüşen Kâinat Kitabı; Bilim’in gözünde müthiş bir Fizik, Kimya, Matematik, Mühendislik, Elektrik – Elektronik veya Biyoloji Kitabı olabilmekte; fakat her nedense ve nasılsa Âlemlerin Rabbi’nin yazdığı bir Kitap bir türlü olamamaktadır!

“Bilim’in tanımı ve Bilimsel Yöntem olarak ‘kim’ sorusunu sormayacağım; çünkü amaç ve niyetim olayların failsiz ve öznesiz olarak; yani doğal ve fizikî sebeplerle olabileceğini; yani bunların İlâhî değil, tabiî ve doğal hâdiseler olduğunu göstermek ve anlatmak!” Kendi yöntem ve tanım, niyet ve tarafını böyle seçen ve belirleyen Bilim; niyetinin doğal sonucu olarak neyi ararsa onu buluyor; sormadığı sorunun cevabını göremiyor; görse de farketmiyor, farketse de bozuyor! Olaylar Bilim’in prizmasında kırılıp, filtrelenerek; Rabbimiz’e çıkan ve çıkabilecek soru ve cevaplar, başka sahte fail ve sebeplerle; hiçbir sebep ve özne bulunamazsa; oluşan açık, görünmez ve herşeye muktedir “tabiât, tesadüf, uzun zaman (evrim), kanun” gibi operasyonel kavram ve soyut süreçlerle kapatılıp, köreltiliyor!

Buradan Bilimsel Makale ve ifadelerde; Sevk-i İlâhî, sevk-i tabiîye; yaratma, oluşmaya; Allah’ın mu’cizesi, doğanın mu’cizesine; Kanun-u İlâhî / Sünnetullah (yani İrade-i İlâhî), Fizik – Tabiat Kanunlarına dönüşüyor. Olay; mevcut kanun, teori veya modellerle açıklanamadığı için öngörülemeyen, hesaplarda çıkmayan istisnaî bir durumsa, “tesadüf” veya “Bilim ileride çözecek” inancına sığınılıyor!

Özet olarak: Eşyaya bakışımızı inşa ederken ve bu gözlemimizi ifade ederken; ya “fail Rabbi ve işleteni var(mış)” veya “yok(muş)” gibi bakılabileceği ve bunun (var–yok’un ortasının olmaması gibi) orta ve objektif bir noktası yok demiştik.

Mes’elâ yeryüzündeki gündüz, ısı – ışık ve aynalarda görünen Güneşler’in kaynağı ve sebebi gökteki tek “azametli” Güneş’in yansımaları olduğu kabul edilmeli. Aksi hâlde bu yansımaların gökteki tek Güneş’le bağlantısı inkâr edilirse; yerdeki her Güneşçik timsalinin, gökteki Güneş’le aynı sıfatlarda ayrı bir Güneş ve etraftaki bu ısı – ışığın kaynak, sebep ve faili olarakta, yerdeki bu Güneşçiklerin olduğuna inanma zarureti hasıl olmaktadır! Yani cansız ve şuursuz eşyada görünen “ilim, irade, hayat, bilinç” gibi ışıkların kaynağı ve doğum yeri bu “aciz” madde ve zerreleri kabul edilmeli! Yani madde denizinin geniş yüzeyinde ve her damlasında görünen bu ısı – ışık ve Güneşçiklerin Rabbimiz’den değil de; madde ve zerrelerinin kendi tabiat ve özelliğinden kaynaklandığı mantıksızlığı; delilsiz – ispatsız aksiyom olarak kabul edilmek zorunda kalınmalı!… Veya eşyadaki bu özellik ve sıfatlar, Rabbimiz’in isim ve sıfatlarının tecelli ve tezahürleri olduğu görülerek, bunun delil – ispatları gösterilmeli. Herşey bulunması gereken noktaya yerleştirilmeli.

Yani tek ve azametli Güneş’i kabul etmemek veya inkâr ve ret için; yani sadece Rabbimiz’e ait olabilecek ve olan mutlak özellik ve sıfatlar; yerdeki madde ve zerrelere dağıtılıp, böylece tek hakikî Rabbimiz’e inanmaktan kaçınırken; aslında ve hakikâtte sayısız zerre ve eşyaya İlâhlık ve İlâhlık Sıfatları vermek ve çarnaçar öyle de inanmak zarureti hasıl olmaktadır! Farkında bile olmadan insan ürünü politeist (çoktanrılı) bir din inşa edilmiş olunmaktadır! “Farkında olunmadan” diyorum, çünkü kâfir ve müşrikler de içine girdikleri durumun farkına varıp, bilselerdi; zaten pişman olup, tevbe – istiğfar eder; yanlıştan dönerlerdi!

Kısaca kâinatta madde – enerjinin varlık ve işleyişini nedensellemek ve nasıllamak (tasvir) için; tüm inanç ve inançsızlıklara eşit ve uzak mes’âfede konumlanıp, tarafsız gözlem ve ifadeler kurabileceğimiz bir gözlem noktası veya eşyada agnostik olmamıza izin verdiği nötr ve renksiz alanlar yok! Bu konuda kurulabilecek nötr, yani inanç ve değer’den bağımsız ve ayrı bir cümle yapısı ve ifade biçimi yok! Başta dil ve mantığın yapısı izin vermez buna! Çünkü fiil fâilsiz; eser müessirsiz; isim müsemmasız; sıfat mevsufsuz ve san’ât san’atkârsız olamaz!

Elhasıl Bilim; kâinattaki “ilim, irade, kudret, güzellik, denge, ölçü, adalet, koruma, doyurma, temizleme” gibi fiil, isim ve sıfat ve kanun – hakikâtlerin sahibi ve faili olan Rabbimiz’i kabul etmekten, hiç değilse önvarsaymaktan, yani “var(mış)” gibi yapmaktan kaçındığı ve “yok(muş)” gibiyi varsaydığı için; sadece Rabbimiz’in olabilecek ve olan eşyadaki fiil, kuvvet, sıfat, özellik ve neden – sonuç, eserlerinin; gene maddenin kendi zâtında içkin, kendi tabiat ve özelliğinden kaynaklandığını kabul etmek zorunda kalıyor. Bu zorundalık sebebiyle; “madde–enerji + tabiat + tesadüf–zorundalık + hareket–süreç + uzun zaman (evrim)’in bütün bu işleri yapmasının mümkün olduğuna ve zaten olanın da bu mümkün’ün gerçekleşmesinin delili olduğu” totoloji ve kısır döngüsüne inanmak zorunda kalıyor ve bütün bu zorundalıklarının sonucu olarak; gözlem – deney, teori ve bilimsel ifadelerini de bu inançlarına göre şekillendiriyor!

Yani gözsüz – kulaksız eşyanın kabul etmeyip, bilâkis acziyetiyle reddettiği İlâhlık Sıfatlarını, eşyaya verme politeizminin dava ve savunuculuğunu yapmakta ve bunun farkına bile var(a)mamakta Bilimsel Bilim! Tıpkı eski putperestlerin; “putların maddesine tapmadıkları, bunlarda bazı mukaddes ve kutsal özellikler bulunduğu veya Âlemlerin Rabbi’nin dünyadaki işleri bu putlar gibi vasıta / sebeplerle düzenlediği ve bu putlar vasıtasıyla onlarla iletişime geçtiği” küfür ve şirki gibi!…

Evet putperestler de Allah’a inanıyordu, fakat kafalarında yonttukları bir antropomorfik (insan özelinde yaratılmışa benzeyen) İlâh’a Allah ismi vermiş ona inanıyor, yani kafalarındaki Allah tasavvuruna tapıyorlardı! Yani salt Allah’ın varlığına inanmaları, onları kâfir ve müşrik olmaktan çıkarmıyordu; çünkü gerçek ve reel Allah’a iman etmiyorlardı! (İnkâr etmemek ayrı, kabul etmek ayrı, iman etmek çok daha ayrı mes’elesi.) Yeri gelmişken; ateistler de kafalarında şuradan buradan okuyup şekillendirdikleri ve hayata bakıp tasvir ettikleri bir ilâh tasavvuru çiziyorlar zihinlerinde, sonra realitede olmayan bu Zihnî Tanrıyı inkâr ediyorlar!

Sonuç olarak: Bilimsel Bilim eliyle tutamadığı, gözüyle görmediği ve kavrayamadığı, yani zekâsını ve sınırlarını ve yöntemini aşan bazı soyut ve manevî şeyleri kabul etmediği için; hatta (herşeyi madde–enerjiye indirgemeye ve öyle açıklamaya çalışması ve bu konuda net ve emin ifadeler kullanmasından da anlaşılabileceği gibi) bunu reddettiği için; yani “kâinattaki fiillerin faili ve öznesi, eserlerin müessir ve ustası var(mış)”ı kabul etmediği için; “yok(muş)”u doğru kabul etmek ve bu önvarsayımı doğruymuş gibi “failsiz ve öznesiz” Bilimsel İfadeler kullanmakta ve ilk düğmenin yanlış iliklenmesi gibi, başlangıçtaki önvarsayım / inançlarının kendilerini zorunlu olarak bu yola sevketmesiyle; Rabbimiz’e ait isim – sıfatların, madde’den nedensellenip, doğduğu ve kaynaklandığına inanmaktadır.

Yani mevcut Bilim, ancak putperest ve müşrik, ateist ve materyalist insanların kullanabileceği dil ve argümanlarla hareket etmekte! Bunun sonucu olarak; Higgs Bozonu, Holografik Evren, Sonsuz (yani yaratılmamış veya sonsuz sayıda yaratılan) Paralel Evrenler, Sicim Kuramları, Çoklu Boyutlar, Boşluk Enerjisi, elhasıl Bilim’in keşfedip, bulduğu her “neden (sebep)” veya olmasını varsaydığı “herşey”; Rabbimiz’le aramıza bir perde sebep, uzaklığı arttıran bir mes’âfe daha eklemekten daha ileriye gidememekte!

(*) İnsanlığın tüm felsefe ve bilim, din ve kelâm tarihinde belki en temelde tüm soru ve problemleri temel olarak bu soruya sadeleştirilebilir ve özetlenebilir veya bu soruya verdikleri cevaba göre sınıflandırma yapılabilir. Bu soruya verdikleri cevaba göre temel olarak; teizm, ateizm, deizm, idealizm, rasyonalizm, realizm, materyalizm, natüralizm, determinizm veya mu’tezile, cebriye, eş’âriye, maturidiyye veya katolik, protestan, yahudilik gibi yollara ayrılmışlar. Belki asıl soruları bu olmasa bile; farkında olmadan, bilerek veya bilmeyerek başlangıçta bu soruya verdikleri cevaba göre yollar ayrılmış. “O zaten yok ki evrenle bir münasebeti olsun!…” veya “O var, evren ve bizle ilişkisi de şöyle: …” diyerek verdikleri cevapların çeşitlerine göre ana ve sonra da diğer tâli yollar açılmış.

Share

Yorum için site üyeliği gerekmemekte.