Bilimsel Bilim’in Çizdiği Sahte Evren Modeli Ve İslâmî B/ilim’in Gösterdiği Gerçek Evren

agac1

Bilimsel Bilim ateist – materyalist – natüralist ve determinist olup; Bilimsel İfadelerindeki subliminal, saklı mesajlarla, bu inançlarının delil-ispatını yapmaya çalışır; üstelik tarafsız ve objektif ve inançtan bağımsız olduğu yalanını söyler!

Yani Bilimsel Bilim: “Allahu Tealâ varmış – yokmuş karışmam, konum değil, çünkü ölçülemez vs.” diyor, sonra “Allahu Tealâ yokmuş gibi” davranıyor. Yani gözlemlerini “otomatik mekanizmalarla, failsiz, kendi kendine olmuş gibi;” sebeplerin çalışması, fizik-kimya, tesadüf, madde-enerji vs.’yle nedensellemeye; “ölçemediği ve mantıken ispatlamanın mümkün olmadığı, görmediği tesadüflerle vs.” açıklamaya çalışıyor.

Halbuki “fail” olmazsa, sebepler, sebep bile olamaz; mes’elâ aşçı / usta olmadan, “bıçak kendi kendine bir takım enerjilerle havalanıp soğan kesemez, tencereye giremez, oradan yağ şisesi havalanıp, raftan harekete geçen tencereye yağ dolduramaz, buradan ocak kendi kendine ateşlenemez, tuzluk uçmaya başlayıp vs…” Yani Bilimsel Bilim bize masal anlatıyor, bir hurafeye inandırmaya çalışıyor!…

Biz “varlığın yaratanı, sahibi, işleteni kimdir ve amacı nedir?” sorusunu; Bilim’in “madde nedir?” sorusundan çok daha hayatî ve önemli görüyoruz… İslâmî Bilim tarafsız değil; iyi – doğru ve güzelden taraftır; Bilimsel Bilim gibi kâinata “Allahu Tealâ yokmuş, faili yokmuş” gibi bakıp; küfür ve inkârı delil – ispatlamaya çalışmaz! İslâmî Bilim’i, diğer din / inançtan olanlar, kendi inançlarıyla çelişen taraflarını kabul etmeyebilirler ama inkâr da edemezler; çünkü red ve inkâr etmeleri için karşı delil / argüman getirmeleri gerekir.

Bilimsel İfadelerle zehirlenen kişi için; “iman, Allahu Tealâ”; kâinattan kopuk ve (en iyimser bir bakışla) sadece camide, namazda hususî ve iradî bir ek niyetle, yani sun’î olarak akla gelebilen parttime bir müslümanlığa döner! İman, kâinata sabitlenemez; çünkü kâinatın ayet / delil – ispat / tanıklık (ve dolayısıyle insanın şahid olup, buna şehadet etme) fonksiyonu sıfırlanmıştır! Mevcudatın, şeffafiyet ve aynalık özellik ve sıfatları artık farkedilmemekte, algılanmamaktadır! Çünkü kâinata neyi sorarsak, ancak onun cevabını farkeder ve alırız; sormadığımız sorunun cevabını göremeyiz, görsekte farkedemeyiz! Aldığımız cevaplar, sorduğumuz sorulardan bağımsız değildir. O hâlde Bilim’in “Bunun sebebi nedir? Süreç nasıl işlemektedir?” yanlış soruları; “Bu sebep – araçları kullanan kim, gayesi ne, bunda verdiği mesaj ne?” ve “Şu ânda gördüğüm varlık ve kullanıldığı fiil ve neticesi, hangi ispatın delili olarak okunabilir?” ve “Gözümle gördüğüm şu mevcut, göremediğim hâlde hangi süreç ve fiilleri gösteriyor?” gibi sorularla yer değiştirmeli ki zihin yanlış yere bakarak asıl görmesi gerekeni kaçırmasın! Hedeften sapıp, böylece asıl ve tek sebep ve sebepleri de sebep ve alet yapıp, kullanan “fail” örtülmüş olmasın!

Aslında her bilgi, ifade ve cümle, hatta kelime ve nesne / olay; en az bir “sorunun cevabı” ve bir “ispatın delili” ve “küllî bir süreç, fiil ve eserin cüz’ü”dür. Mes’elâ “Bu masa” cümlesi; “Hangi masa” veya “Bunun ismi / fonksiyonu nedir?” gibi soruların cevabıdır. Dolayısıyle öğrendiğimiz her bilgi ve gördüğümüz herşeye; “Bu cümle / şey, hangi soru(lar)ın cevabı olabilir?” sorusuyla bakarsak; o bilgi / şeyden elde edebileceğimiz bilgi ve anlamı genişletmiş oluruz. Elhasıl sormadığımız soruların cevabını, kâinatta göremeyiz; görsekte farkedemeyiz. İşte bu sebepten, soruları bilmek, cevaplardan daha önceliklidir. Çünkü doğru soruyu bilmezsek, doğru cevabı da bulamayız; görsekte tanıyamayız.

Elhasıl: Bilim, yanlış sorduğu soruların cevabını doğru bile verse; gerçeğin bütününü göstermediği, bilâkis sakladığı için bu cevap yanlıştır; zaten yanlış sorunun doğru cevabı olmaz! O hâlde cevapları öğrenmekten önce, soruları öğrenmek çok daha önemli; çünkü doğru cevaba doğru soruyla ulaşılır. Yani “Cevap nedir?”den önce, “Soru, doğru soru nedir?”i öğrenmeli. Aksi hâlde bir ömür boyu yanlış yerde ağ atmış oluruz veya büyük balık yakalayacağım diye, küçük balıkları ağın gözeneklerinden kaçırırız…

Mes’elâ zerreden şemse geçerli olan ama Bilimsel Bilim’in gör(e)mediği “koruma / korunma / muhafaza etme” fiil ve kanunu ve eserleri olan “ağaç, meyvenin kabuğu; insan – hayvanın derisi / postu; hücrenin zarı; dünyanın ozon ve magnetosferi; vücuttaki akyuvar – akyuvar – antikor; baştaki saç; gözdeki gözkapağı, kaş ve kirpik; tırnak; göğüs kafesi örneklerinde ‘varlık ve hayatı’ muhafaza ettiğinin görülmesi gibi.” Aynı şekilde “bilgi’yi de ‘çekirdek – tohum, DNA vs.’ gibi ayrı kılıf – kabuk – zırhlarda muhafaza eden” içiçe geçmiş eser / fiill / faaliyetleri görerek; “Mikrodan makroya geçerli bu koruma fiili ve koru(n)ma eserinin faili / ustası kim ve gayesi ve mesajı nedir?” sorusu sorulmalı ki hedef sapmasın, yanlış şey yanlış yerde aranmasın!…

Rabbimiz’in “kûl” emriyle yazdırdığı Kur’ân-ı Kerîm Kitabı ile “kün” emriyle yazdığı Kâinat Kitabı’nın anlaşılması buna bağlı. Unutmamalıyız ki; okuma–yazma bilmeyen Hz. Muhammed (S.A.V.) Efendimiz’e ilk inen ayet / emir “Oku, Yaratan Rabbi’nin adıyla (Bismillah’la) oku…”dur ve ayetin devamında da neyi – nasıl okuyacağı bildirilir. Kâinat Kitabını Allah’ın adıyla okumazsak; “madde, tabiat, tesadüf” adına okumak zorunda kalırız; çünkü bunun ortası veya dışı (objektivite ve tarafsızlığı) yoktur. Ya gökteki tek büyük Güneş’i kabul edip, deniz ve damlalardaki her yansımasını o Güneş’ten olduğunu farkedeceğiz, yoksa görünen bu gerçeği inkâr edersek; yerdeki küçük – büyük her yansımanın “yansıma” olmayıp, tüm özellikleriyle milyarlarca aynı Güneş olduğunu kabul etmek ve Bilimsel Bilim gibi bunun teori – metodolojisini kurmaya çalışacağız! Yani her bir varlık ve nesnenin davranışlarında gördüğümüz, o varlık ve zerrenin tüm kâinatla uyumlu çalışmasına sebep olan: “Muhît ilim, irade, kudret, şifa, görme, işitme, hayat verme, dengede tutma, koru(n)ma, rızık verme, temizle(n)me” gibi İlâhî isim – sıfatların; Rabbimiz’in değil, o zerrenin zâtında mevcut özellik ve sıfatlar olduğu, maddeden kaynaklandığını itikad etmek zorunda kalacağız! Sadece Allah’ın yapabileceği ve yaptığı eser ve fiilleri, maddî veya “tabiat, tesadüf” gibi vehmî ve zihnî birşeylerle nedensellemek zorunda kalarak; o şey(ler)i ilâhlaştırmış / ilâhlık özellikleri vermiş olacağız. Yerdeki ısıtmaya tek sebep ve fail ve etken olan Güneş’i inkâr etmek için; yerde inkâr edemediğimiz “ısınma ve sıcaklık” fiil – eser ve ismini, yerden bir takım sebeplerle nedensellemeye çalışmak zorunda kalıyor Bilimsel Bilim.

Güneş örneğinin kusuruna bakılmaya; Bilimsel Bakış Açısının dar perspektifine göre verilmiş bir örnek bu. Yoksa gerçekte Rabbimiz Güneş soba ve lâmbasını bize kurmuş, bizi ısıtıp – ışıklandırıyor; yoksa Güneş’in “Dünya’yı ısıtma ve ışıklandırma” fiil ve eserine sahip olduğu, hatta olabileceğini (çünkü Güneş “cansız, şuursuz, bilgisiz” olduğu için) aklı başında olan kimse iddia etmez, edemez! En başta dili olsa Güneş yalanlar bunu; “Benim daha başta kendi varlığımdan bile haberim yok ki, sizden haberim olsun; sizi ‘ısıtma – ışıklandırma’ fiil – eserinden (‘foton nedir, nasıl yayılır, ısı – ışık – fotonu nasıl ulaştırırım’ vs.?) ve bunun sonuçlarından da hiç haberim yok, ben yapmıyorum. Bu hâlimle bu fiilleri ‘ben yapıyorum’ diyerek sahiplenemem!” der. Güneş, “ışık – ısı verme” fiilini sahiplenmekten aciz oluşu gibi, “aydınlık ve sıcaklık” eserlerini de sahiplenemez. Asıl, gerçek ve tek sebep ve fail ve etken olan Rabbimiz’i unutup veya unutmuş gibi yapıp; hergün 10 defa “Güneş beni ısıtıyor ve ışıklandırıyor, yeryüzünde hayat ve enerjinin kaynağı Güneş’tir, bütün bunlara Güneş sebep ve sebeplerden biridir” diye tekrarlarsak; en aşağı 10 defa da “Rabbimiz daha biz daha dünyaya gelmeden, Güneş lâmba ve sobasını kurmuş, hazırlamış; bizi ısıtıp – ışıklandırıyor, yemeklerimizi pişiriyor” diye kendimize hatırlatmamız gerekiyor ki, kendi kendimizi sabote ve hipnoz etmeyelim.

Elhasıl Güneş’e bakınca Güneş’i görmeyelim, aklımıza Güneş gelmesin; Güneş’te celâlle yansıyan ve cemalle bize bakan ve kemâliyle el sallayan gelsin! Tıpkı kelime veya cümleye bakınca, harfleri görmemek gibi. Parçaya bakarsak, herşeyi parçalar, sonra parçalardan başka birşey görmez, kesrete dağılırız; bütün’e bakarsak bütün’de gördüğümüzü, parçasında da küçük harflerle yazıldığını görürüz; ancak bundan sonra yeni parçalar görmek için kıyıdan uzaklaşmak, bizi bütün’ü görme ve unutmamıza mâni olmaz. Ancak böyle yaparsak; “devlet / patron bana maaş veriyor” cümlemiz, “bana rızık / ni’met veriyor” şirkine evrilmez! Rızık verenin kim olduğunu görürsek; “işimizi kaybetme” endişesi ile “rızkımızı kaybetme” endişesini birbirinden ayırabilir; böylece verdiğimiz tavizlerin asıl nedeninin iman – itimadımızın zayıflığı olduğunu görebiliriz…

Konumuza kaldığımız yerden devam edelim:

İSLÂMÎ BİLİM’E GİRİŞ (Metabilgi – Metabilim / Sihrin Yapısı)

Bilimsel Bilim’in olayları tasvir ve izah etmekte kullandığı sebep–sonuç paradigması / illiyet prensibi ve determinizm; Allahu Tealâ’ya iman ve itikadı tehlikeye atan ve perde olan ve varlığın Allahu Tealâ’yla olan bağlantılarını karartan, zihinde kopartan ve kesen bilinçaltı bir kod işlevine sahip.

Çünkü bu şablon ve bakış açısıyla kurgulanan Bilimsel İfadelerde, sürecin bizzat yapan fail ve öznesi olan Rabbimiz devreden çıkartılmış; sanki olay kendi kendine otomatik işleyen sebep ve mekanizmalarla failsiz işliyormuş imajı verilmiş, algısı oluşturulmuştur. Bu ifadelerde; olaydan etkilenen / edilgen (yani ressamın elindeki fırça gibi bir araç / alet) olan nesne / sebep veya süreç / kanuna; “fail / özne” fonksiyon ve özelliği yüklenmiştir. Böylece Rabbimiz’in “ilim – irade – kudret” gibi özellik ve sıfatları; “Semi’, Basîr, Rezzak, Şafî, Âlim, Cemil” gibi isim – vasıfları, madde–enerji / sebebe yüklenmiştir.

Biz risalehaber.com’da haftalık olarak yayımlamayı düşündüğümüz bu Yazı Dizimizde; kâinatta işlerin Bilim’in tasvir ettiği gibi yürümediğini; yani eserin ustasız ve fiilsiz, fiilin de failsiz ve öznesiz olmasının mümkün olmayıp, muhâl olduğunu — gerek mantıkî olarak ve gerekse yaptığımız gözlemlerle — göstermeye çalışacağız.

Fail olmadan, “sebep – sonuç” diye etiketlenen nesne / süreçlerin, kendi kendine ve bir takım enerji / kuvvetlerle hareket edipte “alet / araç / sebep” bile olamayacağını anlatmaya çalışacağız. Bilim’in bu paradigmasıyla, bize bir masal anlattığını, kâinatı böyle tasvir etmesinin; ateist – materyalist – determinist ve natüralist inanç ve felsefesinden kaynaklandığını; en olgusal ve objektif ifadelerinde bile bunun delil–ispatını yapmaya çalıştığını; yani cümlelerinin yapısökümünde, bilinçaltımıza bu inancı aşıladığını, bu mesajı telkin ettiğini, böyle bir algıyı inşa etmeye çalıştığını göstereceğiz.

Bu Yazı Dizisi; “Bilimsel Bilim’in Eksik – Yanlış – Zararları Ve İslâmî Bilim’e Niçin Geçmeliyiz?” konulu Kitap Çalışmamızın çerçeve yazısı olarak hazırlanmış olup; referans olarak Bedî’üzzaman Said–i Nursî Hazretleri’nin (R.A.) “Medresetüz Zehra Projesi”nin kavram ve anlam haritalarını kullandığı için, hemen hemen tamamı Risale–i Nur Külliyatı’ndan yararlanarak ve esinlenerek hazırlanmış, başka bir kaynağa atıf yapılmamıştır. Bedî’üzzaman Hazretleri’nin Medresetüz Zehra Projesi, orjinal ve yeni bir proje olduğundan; bizden kaynaklanabilecek yanlış – eksiklerin tarafımıza bildirilmesi, konunun olgunlaşması açısından önemlidir.

Konunun risalehaber.com’da paylaşıma açılmasının nedeni: Medresetüz Zehra’nın ders müfredatı ve dersleri işleme yöntemi üzerine, değişik ihtisaslar gerektiren bu konunun; proje bazlı olarak ele alınıp, takım çalışmasıyla daha kolay ve hızlı ve yanlış – eksiksiz tamamlanabilmesidir.

Resmin parçaları tamamlandığında; “tarikat – tasavvuf – medrese – tekke – mektep – cami – ev – ilm-i kelâm, tefsir, hadis, fıkıh” gibi farklı meslek, meşrep, mekân, ilimler arasında görülen farklılık / boşlukların; hakikâtte dil ve zihnimizdeki bilgi eksikliğinden konuları birbirine bağlamayamamanın yolaçtığı boşluklardan kaynaklandığını, farklı isimlendirme / sınıflandırmaların da buradan kaynaklandığını görebilmemiz mümkün olur kanaatindeyim. (Bedi’üzzaman’ın: “Bu ilimleri birbirinden tefrik edemiyorum; ya hepsini biliyorum veya hiçbirini bilmiyorum” sözü. Veya “Kâinat Camii – Dünya Camii – Harameyn – Şehir Camii – Mahalle Camii – Ev mescidi – Oda Mescidi” gibi; mekânların yeniden anlamlandırılma, tanımlama ve tanzimi gibi.)

Bilimsel Bilgi Virüsleri Veya Bilimsel Hurafeler

Herhangi bir olayı, sebep–sonuç şablon / paradigmasına oturtarak tasvir etmek; bu Bilimsel İfadeyi okuyan kişi için, altmesaj olarak: “Bu işin Allahu Tealâ’yla bir bağlantısı yok; bu faaliyet ve sonuca Allahu Tealâ sebep değil. Kâinattaki bu faaliyet ve sonuçları; çeşitli sebep, madde–enerji, kanunlarla ister istemez tabiî bir zorunluluk olarak oluyor. Yani Allahu Tealâ olmasa da bu işler olur ve oluyor; çünkü mekanizma bu, süreç böyle işliyor. Örneğin Allahu Tealâ olmasa da taş veya yağmur yerçekimi sebebiyle yere düşecek, bu sebep–sonuç / süreçte Allahu Tealâ gibi doğaüstü ve metafizik bir sebep ve fail aramak mantıken gereksiz, yani böyle bir zorunluluk ve ihtiyaç yok!” talimat / kod / emir, yani Yanlış Bilgi Virüsü / Truva Atını, bilinçaltı kanallarla bilinç ve kâlbe gönderir. Sebep – sonuç kurgu ve şablonuyla paketlenmiş bu subliminal, saklı mesaj, bilinçdışı kanallarla iletildiğinden, bilincin filtrelerine takılmaz. Sesli olmadığı için kulak ve bilincin duymadığı bu gizli fısıltı, telkin sonucu; kişide farkında olmadan bir bilinç ve sonra da algı ve davranış değişikliği gözlenmeye başlar.

Bu virüsü tanıyan bir antivirüs programı, yani bağışıklığı olmayan insan, hastalık kaptığını bile farketmez; kendisini sağlıklı ve kâinattaki varlık ve hâdiseleri doğru görüyor ve algılıyor ve olgusal ifade ediyorum zanneder! Bu virüs defaatla alınıp, bu bilinçaltı kodun taşıdığı mesaj tekrar tekrar çalıştırıldıkça; bu tekrar / telkin / hipnoz ve sihrin sonucu; kişi bilinçaltında buna inanmaya başlar. Farkında olunmadan içeride kök salan bu fikir, bir sonraki aşamada bilinç alanında dal budak vermeye ve davranışlara aksetmeye başlar.

Bilimsel İfadelerin yüzeysel anlamının altına saklanmış ve ambalajlanmış bu Derin Anlam; dil ve zihin yoluyla kâlbe girip, işlemeye başlar. Burada kendisiyle çelişik itikadî bilgileri sönükleştirip, bulanıklaştırır ve etkisizleştirir; sonra da siler, atar! Çünkü aynı zeminde birbiriyle çelişik ve zıt 2 bilgiden biri doğru, diğeri yanlıştır! Çünkü insan mantık ve hissiyatı, birbirini yanlışlayan 2 bilgiyi bünyesinde uzun süre tutamaz; bunları ya uzlaştıracak veya birisini atacaktır.

Yanlış Bilgi Virüsü kâlp ve zihinde, kendisiyle çelişik bilgi ve itikadları silip, deforme ettikten sonra, buradan tüm duyulara ve bedene yayılır. Hasta insana nasıl bedenen hareket zor gelir, devamlı yatmak ister; öyle de bu hastalığa yakalanmış kişiye de bedenen ibadet yapmak çok zor ve yorucu gelir! Baktığı ağaç, gördüğü çiçek, işittiği gökgürültüsünde; Bilimsel Bilim’in hep sebep – sonuç çağrışım / devreleri aktive olur, algı ve anlamlandırmalarını bu şema üzerinde yapılandırır, eşyayı bu kalıp üzerine yerleştirir. Elhasıl bu yeni programa göre formatlanmış ve büyülenmiş olarak, sadece Bilim’in göstermek istediklerini görür, algılatmak istediklerini algılar ve bunları anlamlandırma biçimi de bu yeni programa göre olur! Bu program kırılıp, bu uykudan uyanmadığı sürece gördüğü rü’yanın farkında bile olmaz.

Bu virüsle enfekte olmuş şahıs için; ağaç – elmadan Allahu Tealâ’ya çağrışım / bağlantı; yani elmadan ni’met, ni’metten in’âm’a geçiş refleks ve akıl yürütmeleri kopmuştur. Bu kişi için Mona Lisa tablosuna bakarken otomatik olarak gelen Da Vinci çağrışımı, kâinat düzleminde Allahu Tealâ olarak kopmuştur. Bu kişi çevresinde milyar Mona Lisa tablosuna bakar ama aklına sadece Bilimsel Bilim’e hâkim olan (güya “inanç ve değerden tarafsız, objektif, nesnel ve olgusalız” diye inandırdıkları) ateist – materyalist – determinist ve natüralist inanç / felsefenin zoom yaptığı ve odaklandığı “fırça – boya – tuval ve renkler” gelir, çevresine baktığında sadece bunları farkeder ve algılar; Allahu Tealâ ressamı değil!

Bu virüsle zihin, inanç ve algıları formatlanan kişi için “Allahu Tealâ ve iman, metafizik (madde ve fizik ötesi) birşeydir; yani görünen varlık ve hâdiselerden Allahu Tealâ ve imanına delil-ispat aranması beyhude bir çaba olup; bu itikad mantıkî ve ilmî temellere oturtulup, rasyonalize edilemez, bu dünyada gösterilemez ve delil-ispatlandırılamaz; sadece ‘gayba imandır’ olan!” Bu düşüncelerle Allahu Tealâ (tabir-i caizse) “metafizik / madde ve doğadışı / doğada yok” diyerek zihin ve algıda kâinat dışına çıkartılır!

Bu kişi için artık Hıristiyanlık, Yahudilik, Hinduizme “inanmakla”; İslâmiyet’e “iman etmek” arasında kategorik bir fark olmayıp; sonuçta hepsi “inanç” ortak paydasında eşitlenmektedir! Aynı şekilde; bu virüsün bulaştığı herkes; hangi dil, din, inanç ve milliyette oldukları farketmeksizin; varlığı zihinlerinde hep aynı şekilde algılar ve anlamlandırırlar. Hatta günlük hayatlarında kullandıkları kelime ve kavramlar bile aynıdır. Çünkü herkes eşyaya aynı taraftan baktığı için, farklı birşey gören yoktur!

Devamı inşâallah haftaya.

Share

Yorum için üyelik gerekmemekte.