Bilimsel Bilim, yani Büyüklere Sihirli Masallar, yani Öğrenilmiş Cehalet! (2)

gunes2 (2)

Bedî’üzzaman Said–i Nursî Hazretleri’nin (R.Â.) “Medresetüz Zehra” Projesinin Ders Müfredatı kapsamında; “Bilimsel Bilim’in Eksik – Yanlış – Zararları ve İslâmî Bilim’e niçin Geçmeliyiz? / Metabilgi – Metabilim (Sihrin Yapısı)” isimli kitap çalışmamızın ön hazırlığı niteliğindeki Yazı Dizimize kaldığımız yerden devam ediyoruz.

Geçen haftaki yazılarımızın sonuçlarından biri: Bilimsel Bilim’in evrensel ve olgusal ve tarafsız olduğuna inandırıldığımız için, dünyada başka bir Bilim Anlayış Felsefe ve Yöntemi olabileceğine ihtimal bile ver(e)miyoruz! Müslümanca Düşünce ile Seküler / Postmodern Düşünce arasında bocalayıp, duruyoruz! Bu iki düşünce arasındaki derin ve geniş uçurumu görmediğimizden; zıtlıklarını uzlaştırıp, aralarını telif edecek köprü ve dolgu malzemeleri toplamakla meşgulüz! Kafamız karışık, zihnimiz bölmeli, davranışlarımız tutarsız! Gerçeklikle bağını yitirmiş bir şizofren gibi; akademide “lâik”, camide “müslüman” rolü oynuyoruz!

“Batı”dan ithal kavram ve düşünce biçimleriyle, bize ait bir dünyayı kurabileceğimiz hayâliyle yaşıyoruz! Kendimize ait, üzerinde çalışılmış ve güncellenmiş bir kavram harita ve anlam şemalarımız yok. Bunu geçtik; geçmişimize ait kavramların tarihî versiyon ve anlam değişmeleri; o günkü kültürde kullanıldıkları anlam bulut ve dizgesinden bile bihaberiz! (Mes’elâ: “İmam-ı Gazali Hazretleri (R.Â.) ile İbn-i Rüşd arasında geçen “nedensellik ve sebep – sonuç ilişkisi” ihtilâfında; “neden / sebep” kavramına yükledikleri anlam farklılığının etkisi nedir?” sorusu gibi.)

Günümüzde konuşup, yazarken bile, aynı kelime ve kavramları da kullansak, bunları ortak mefhum ve anlamlarıyla kullanmıyoruz. Tasavvur, tahayyül dünyamız ve anlam kodlarımız farklı!

Örneğin: “Var(lık)”ın vücud ve mevcudiyetinden bile çok daha önceye dayanan bir geçmişi olan “bilgi / ilim (data – information – knowledge)” ile 1800’lü yıllarda sistemleşip, yöntem ve tanımları şekillenmeye başlayan “bilim (science)”ın aynı şeyler olduğunu; birbirinin müteradifi olduğunu zannediyoruz! Bu yanlış Bilgi Virüsü’nün sonucu olarak; çağımızın dayattığı kültürel ve medyatik şiddet ve Bilim’in “Bilimsel(lik)” format / tornasından geçmiş hemen hemen hepimizde “bilim”; bunun  sonucu olarakta “küfür ve şirk” bulaşıkları var!

Tamam Allah’ın “var olduğunu” (bir yerlerden duymuş, okumuş!) biliyoruz ama “herşeyi varlıkta tutup, yokluğa düşmekten muhafaza eden ve alnından tutup, yöneten ve hareket ettiren” Allah’ı bilmiyor, tanımıyoruz! (Zaten “gıyaben bilmek” yerine; birebir iletişime geçip, “şahsen tanıyıp – tanışmak” gerekir! “Ma’lûmat” ve “ma’rifet” farklı.) Bilsek bile eşyada bunu görmüyoruz; görsek bile farketmiyor; farketsek bile “tabiat, tesadüf”e verip, köreltip, kapatıyoruz! Çünkü “Bilim”, eşya ile Allah ve Allah ile insan arasındaki bağlantı ve çağrışımları, zihin ve anlam dünyamızda kopartmış ve karartmış! Bu anlamıyla “Bilimsel Yöntem”; varlık ile Rabbimiz arasındaki etkileşim, bağ ve nedensellikleri gizleme ve kapatmanın yöntemi olmaktadır!

Elhasıl Rabbimiz’in varlık ve sıfatlarına ezbere, itikaden inansak, iman ve tasdik etsek bile; buna iz’ân ve yakînimiz yok! Cami, namaz ve ramazanda yaşadığımız parttime müslümanlığımız dışındaki diğer zamanlarda “Allah yok(muş)” gibi yapa yapa; (bu telkin – tekrar – otohipnozlarla) öyle de vehmetmeye, sonra zannetmeye ve sonra da inanmaya başlıyoruz! Mevcut Bilim’in; ateist ve materyalist, natüralist ve determinist felsefesinden temellenen Bilimsel İfadelerindeki gizli ve derin (subliminâl) mesajların bilinçaltımızı kodlamasıyla; muhâli önce “mümkün” ve sonra da “vaki” görüyoruz! Bu sihir, bu uyku, bu ilüzyon, bu programdan uyanmak gerekiyor! Bunun için de yeni bir format ve aşı ve antivirüs programları gerekiyor…

Oyunu başkasının kurduğu, kurallarını gene başkasının belirlediği Bilim’in bu yöntem ve sınırlamalarını kabul etmek zorunda değiliz! Çünkü senaryo ve önvarsayımlarında ateist – materyalist karaktere başrol verilip, kazananı baştan belirlenmiş bu oyunda, bizim figüran olarak oynamayı kabul etmemiz; filmdeki jön ve kazanmasına meşruiyet ve onay vermek anlamına geliyor!

İslâmî B/İlim” isminde; kâinattaki mesajları filtrelemeyen ve bozmayan; kurallarını kendimizin değil, Rabbimiz’in belirlediği böyle bir Bilgi Sistemi’ni kurmalıyız. Bedi’üzzaman Hazretleri’nin dediği gibi: “Madem yapan bilir, elbet bilen konuşur.”

Mâna, manevîyat, nübüvvet ve vahy”i baştan sistemine kabul etmeyen; “sadece beş duyuma girip, görüp – ölçebildiğimi konu olarak kabul ederim; diğerlerini kafadan reddederim” diyen tek gözü kör bu Bilim’le; halâ kâinattaki resim – nakışların şekil, münasebetleriyle oyalanarak ve resmin kendisine hem delil ve hem de medlûl olduğu ressam’a “yok(muş)” önvarsayımıyla gözümüzü kapatmaya devam ederek; resimdeki mesaj ve ressamdaki gayeyi kaçırmış oluruz ve oluyoruz!…

Dünya zemininde ve korkarım ahiret âleminde de kaybetmemizin sebebi: Bilim – Teknolojide geri kalmamız veya Sanayi Devrimini yakalayamamız veya bizde İşçi – Burjuva Sınıf ve Bilincinin oluşmaması değil!

Çokca duyduğumuz “İşin başı başı eğitim. Ne geliyorsa cehaletten geliyor!” klişesinde geçen “cehalet”te değil. Hatta tam tersi; okumuş insan daha nitelikli, hukukî kılıf ve boşluğuna uydurarak, hem de çok daha fazlasını çalıyor! Yoksa köyde, okumamış Çoban Hasan’a kimse banka müdürlüğü vermediği için, o en fazla bir koyun çalabiliyor! Hile ve nitelikli dolandırıcılığı bilmediğinden, O da hemen yakayı ele veriyor! (Not olarak: Bizim okullarda “öğretim”; daha doğrusu “zorla, hatta nefret ettirerek öğretmek” var; “eğitim” ise yok mesabesinde.)

Yani problem, “cehalet ve doğrusunu bilmemek” değil. Yani hırsız da hırsızlığın kötü olduğunu biliyor! Yalan söyleyen de, yalanın çok kötü ve çirkin olduğunu biliyor! Eşini aldatan da, homoluk yapan da; bunun çok iğrenç bir şey olduğunu kabul ediyor! “Düştük – alıştık, çıkamıyoruz! Yoksa kim alkolik olmak ister; kim hayat kadını olmak ister!?” gibi sözler ve kendi(si)ni yönlendirmesine izin verdiği türlü sebep – mazeretlerle; elhasıl yapan, bile bile yapıyor! (Halbuki “iman”, imkândır!)

İnsanî, imanî ve ahlâkî kusurlarını; genetik meyil, ekonomik zaaflarıyla perdeleyerek, böylece kendini buna mecburmuş gibi göstererek veya “düştüm, aldatıldım, alıştım, çıkamıyorum” gibi türlü mazeret – sebeplerle, isteyerek veya istemeyerek; ama her halükârda gene de yapıyoruz! Demek problem cehalet, yani bilmemek veya yanlış bilmekte değil! Çünkü bildiklerimizi bile uygulamıyoruz!

Hem insan yapay zekâya sahip bir robot değil ki; salt rasyonel ve mantıkî kural ve zorunluluklara uysun! Yani robot gibi: “Sigara sağlığa zararlı olduğu için, bana da zarar veriyor, o hâlde sigarayı bırakmalıyım” gibi bir davranışa zorlayan mantık ve düşünce kalıbı yok insanda! Kovalayan köpekten kaçmak gibi, insan iradesini buna zorlayan bir şey yok “mantık ve bilgi”de! Çünkü insan mantığıyla hareket etmez, edemez; his ve duygularıyla hareket eder. Hatta mantıklı gelen şeyleri bile; kendini iyi hissetmek veya kötü hissetmemek için yapar! Kabaca ifadeyle; beyin, kalbin emrindedir her zaman.

Zaten salt mantıkî kural ve bilgilerin yol göstericiliğiyle hareket eden bir varlık olsak; “ahlâk, yardımseverlik, fedakârlık” gibi davranışlarımızı bile gerekçelendiremeyiz; çoğu davranışımızı mantıkî tabana oturtup, açıklayamayız. Ve bunlara hiçbir zorunluluk hissetmeden, hem de türlü zorlukları aşarak, seve isteye uymayız!

Düşünsenize: Avukat – doktor olmuş, yani üzerine onca yatırım yapılmış ve emek – çaba harcanmış “anne – baba”, daha henüz büyümemiş, yani üzerinde henüz emek – zaman mâliyet harcanmamış ve üstelik harcansa bile ileride ne olacağı riskli tek yavrularını uçak kazasında kurtarmak yerine; basit bir matematik hesapla: “2, 1’den büyüktür; o hâlde 1 adet bebeği kurtarmak için kendimizi feda etmek yerine; vasıflı olan 2 adet olan bizim kendimizi kurtarmamız daha rasyonel ve mantıklı, faydalı ve ekonomik. Hem büyütüp, avukat – doktor olabilmemiz için anne–baba, akraba, öğretmen, devlet üzerimizde o kadar emek – zaman harcamış ve henüz sonuçlarını almamış vasıflı 2 adet olan bizim kendimizi kurtarmamızla; ileride gerekirse bu kaybettiğimiz 1 bebeğin yerine 10 bebek yapmamız mümkünken; hangi rasyonel ve mantıkî neden veya zorunlulukla, o genetik ürünümüzü kurtarmamız gerekir ki!?”

Evet irade ve davranışlarımızı, mantıkî kural ve bilgilerin belirlemediği çok açık. Yoksa dilimizle yaptığımız, 5 dakikalık dualarımızda Cehennem’den sakınıp, Cennet’e gitmeyi isteyip; geri kalan 23 saat 55 dakikalık söz ve davranışlarımızla (bu sun’î, yani gayr-i samimî heves, isteğimizi unutup!) tam tersi veya dünyalık şeyler istememizin başka bir izahı yok! Evet Rabbimiz istisnasız hepimizin (samimî ve içten) dua – isteklerine cevap veriyor; hatta neyi istiyorsak aynını veriyor! O hâlde hayatımızda samimî olarak en çok neleri istiyor, en çok hangi duaları yapıyorsak; onlar kabul olacak demektir, hatta oldu gözüyle bakabiliriz! Her ân 50 – 60 trilyon hücremizin, her saniye 50 – 60 katrilyon dualarını kabul edip, cevap ve rızkını veren Rabbimiz; bu hücrelerin ortak isteğini elbet kabul eder!…

Elhasıl maddî ve manevî fakirlik ve geri kalışımız ve etkisiz eleman olmamızdaki asıl sebep, ana neden; yani diğer sebeplerin de üzerimizde neden ve etken olmasına sebep: Bizdeki “iman” enerjisinin azlığı ve buradan doğan müslümanca yaşamaya kuvvetimiz olmaması! Yani maddî hastalık gibi, manevî hastalıklar da bizde hareket edecek takât bırakmıyor!…

Bizdeki “iman ve İslâm”; doğarken anne – babamızın üstümüze giydirdiği, bizim de doğuştan gelen alışkanlıkla, sorgusuz sualsiz benimseyip, kabullendiğimiz bir elbise, bir kimlik gibi. Bizdeki “iman”; içimizden doğan bir merakla, aklımıza gelen bir sorunun cevabı olarak doğmamış. Yani sorusunu bile kendimizin keşfetmediği, yani sorusunu bile başkasından öğrendiğimiz ve gene cevabını da kendimizin bulmayıp, bize peşin öğretilen, başlangıçta ezberletilmiş bir cevap sadece. Bu soru bizdeki bir merak ve ihtiyaç duygusundan kaynaklanıp, içimizden doğan; yani bize ait bir soru olmadığı gibi, cevabı da bize ait değil! Çünkü soruyu da, cevabı da biz bulmadık; problemi de, şıklarını da (ve doğru şıkkı da) önümüze koydular! Yaptığımız; o soru ve cevabı sahiplenip, kabullenmek o kadar; yaptığımız şey bir ezberin tekrarı! Çözümü gösterilmeden, sonuç / doğru şıkkı gösterilmiş ve ezberletilmiş bir soru sadece!…

Bize çok kelime öğretilmiş, çok şey biliyor ve ezberliyoruz ama bunların dışarıda neye karşılık geldikleri konusunda fazla bir fikrimiz yok! Yoksa “Allah” diyen iki kişiden birinin gözünden yaş gelirken, diğerinin “tahta” demekte olduğu gibi herhangi bir nabız değişimi olmamasının, başka bir açıklaması yok!…

Konu gene kaydı. Bilim’in “bilimsellik” paradigmasına bağlı kalmaya mecbur değiliz. Yani Rabbimiz ve ahiret yok(muş) gibi; eşya ve hâdiseleri, bir kâfir ve müşrik gibi görmeye ve anlatmaya ve tasvir etmeye mecbur değiliz! Bilimsel Bilim’in bu eksik – yanlış ve sınırlılığıyla; Rabbimiz, ahiret, melekler, “metafizik, gözlenemez ve ölçülemez, doğadışı/üstü” mugalata ve safsatalarıyla; delil – ispat ve gözlem – araştırma kapsamı dışında tutulmaya devam edilecek, ediliyor!…

Bilimsel Bilim’i terkedip, İslâmî Bilim’e geçmedikçe; örneğin: Yarın’ın gelip–gelmeyeceği ve / veya bizim yarına ulaşıp–ulaşamayacağımız, bugün / şimdi’den deneysellenemez ve gözlenemez; delil – ispatı yapılamaz. Fakat “ahiret”in geleceği, daha doğrusu çoktan başladığının delil – ispatları gösterilebilir ve zaten görüyoruz! Yani ahiret’in gelecek olması, yarın’ın gelecek olmasından çok daha kesin ve delilli; hatta çoktan başladı, devam ediyor! Fakat bunun gözlem ve ölçüm, delil ve ispatları; Bilim’in ateist ve materyalist, natüralist ve determinist paradigmasının şekillendirdiği Bilimsel Yöntem’e bağ(ım)lı kalındıkça mümkün değil!…

Sonuç olarak: Bilimsel Bilim’in kendi kavram ve sınıflandırmalarına bağlı kalarak, yeni bir bilim anlayışı ve paradigma değişimi sağlanamaz. Yani Bilimsel Bilim’in eksik – yanlışlarını gidermek ve revize etmek yerine; bu bilimden 180 derecelik bir eğilip – bükülme, kırılma ve kopuşu ifade eden İslâmî Bilim’in kendi terminoloji, kavram ve anlam haritaları ve sınıflandırmalarının yapılması gerekmektedir ki; mevcut Bilim’in aynı eksik – yanlışlarına biz de düşmeyelim. Çünkü benzer eksik – yanlışlara biz de düşeceksek; Bilimsel Bilim’i terkedip, İslâmî Bilim’e geçmenin zaten bir anlam ve nedeni kalmaz!

Bilim’in ateist – materyalist Bilimsellik Kriterlerine göre kurgulanan her ifade, terminoloji ve izah, (hatta kendi anadil ve diğer kültürel işaretlerimiz); kâinatın neden ve nasıl çalıştığına dair bir tasvir ve açıklamasına yönelik bir şema; öğrendiğimiz her yeni bilgiyi içine yerleştirebileceğimiz bir harita; içine dökebileceğimiz bir kalıp verir elimize. Kısaca her ifade, kendi dünya görüş ve inancını bize kodlar; kendi teoloji ve metafiziğini inşa eder. Masumâne ve tarafsız ve nötr görünen “dünya döner” ifadesi ile doğrudan taraf olan “dünya döndürülür” ifadesi arasındaki mes’âfe, neredeyse doğu ile batı arası kadardır!

Bir bıçağın kendi kendine bir takım enerji – kuvvetlerle hareket edip, ölçülü ekmek kesmesini mümkün görmediğimiz için; “bu bıçağı hareket ettirip, ekmeği kesen kim?” sorusu hemen akla geldiği hâlde; “dünya döner” ifadesinin taşıdığı subliminâl (derin / alt) mesajların bizi hipnotize etmesi sebebiyle; “dünyayı kim döndürüyor” sorusu akla bile gelmiyor!…

Mevcut Bilim’in bir amentü gibi inandığı ateist – materyalist önvarsayımlara göre şekillenen Bilimsel Yöntem; kâinattaki işleyişin, sahibinden bağımsız çalışan otomatik bir makinaya benzediği metaforuna yaslanmış ve tüm açıklama ve teorilerini bu model üzerine bina etmiştir. Yani Kayyum ve Samed, sonsuz ve ebedî olan Rabbimiz’e iman etmektense; kâinat veya “madde” gibi temel birşeyin Kayyum ve Samed ve sonsuz olabileceği ve olduğuna iman etmeyi tercih etmiştir! Bu tercihinin mecburî sonucu olarak, gözlem ve teorilerini bu paradigmaya göre dizayn etmiş; bu önvarsayımını destekleyecek delil – ispatlar peşinde gitmiştir, gidiyor.

Evet Bilimsel Bilim, kâinattaki madde – enerji ve faaliyetlerini Allahu Tealâ’nın “fiil”i olarak gör(e)mediği ve bunu mümkün olarak önvarsaymayıp, üstelik tam tersini varsaydığı için; bu icraatları madde – zerrelerin “hareket”i olarak görüyor ve ortaya çıkan eserleri de bu “hareketin sonucu” olarak açıklıyor demiştik. Yani Rabbimiz’in ilim, irade (emir), kudret ve kuvvetiyle, madde ve zerrelerinin plânlı ve programlı yönlendirilmelerini; “Zerreler, onları bir takım enerji ve kuvvetlerin (itme – çekme, basınç, ısı vs.) harekete geçirmesiyle, bir gaye gözetmeden, ‘kendiliklerinden’ ve ‘determinasyon / tesadüf’ bileşkesiyle hareket ediyorlar” şeklinde yorumluyor ve açıklıyorlar!

Başlangıçtaki “ateist ve materyalist, natüralist ve determinist” önvarsayım ve paradigmalarından kaynaklanan bu yorumlarının sonucu olarak; örneğin: Ekmeği ölçülü kesen bıçaktaki eli (yani arkasındaki fail / özneyi) gör(e)medikleri ve buna ihtimâl bile vermeyip, reddettikleri için ve ayrıca “ekmeği ölçülü kesebilmek için ilim – irade – kudret sahibi hayattar bir fail ve özneye ihtiyaç ve zorunluluk yok” iddiasına inandıkları için; ekmeğin kesilmesinin nedeni, bıçağın “hareket”i; bıçağın hareket nedeni olarakta, gene madde’den kaynaklandığına inandıkları bir takım “enerji, kuvvet ve süreçleri” görüyor ve gösteriyorlar!

Yani taş, toprak, demir vs. alet ve malzemelerin, hiç insan eli değmeden bir takım sihirlerle kendi kendine havalanıp, gelip, kesilip, karıştırılıp ve uygun yerlerde birleşip Sultanahmet Camii’ni inşa ettiğine inanmak gibi; evrendeki madde ve zerrelerin, sanki sihirli bir âlemdeymişiz gibi; kendi kendilerine ve bir takım tesadüf – zorunluluk, enerjilerle kendilerinden çok daha kompleks ve bilgili ve “hayat, bilgi” gibi kendilerinde bile olmayan üstün özelliklerde canlılar, uçan seyyareler, yağmur yağdıran bulutlar, içinden çiçek çıkan tohumlar, (şapkadan tavşan çıkması gibi) içinden ağaç çıkan topraklar vs. inşa ettiklerine inandırmaya çalışıyor bizi Bilimsel Bilim!

Erzağı, yağmurlama, temizleme sistemleri vs. düşünülmüş ve düşmemek için boşlukta dönerek uçan uzay gemileri; içinde sihirli bir “rüzgâr”la (siz isterseniz buna “fizik – tabiât kuvvet ve enerjileri” deyin daha Bilimsel gözükür!) kendi kendine havalanan testere – bıçaklarla kesilen ağaçlar, doğranan kütükler ve havalanan çivilerle çakılan uçan tahtalar, imâl edilen masa – sandalyeler vs. animasyon gibi bir sürü sihirli ve esrarengiz hâdise! Bir de “Bilim, doğanın büyüsünü bozdu, sırrını çözdü” diyorlar!

Bilim’in zihin ve hayâl dünyamıza çizdiği sahte kâinat kurgu ve ilüzyonuna göre; etrafta çeşitli enerji ve kanunlarla sihirli bir biçimde uçuşan soğan, bıçak, ocaklar; dönen tencere, tavalar; esrarengiz bir biçimde biraraya gelen sandalye, masa, kaşıklar var! Atomlar ve elementler birleşip ağaç oluyor, meyve oluyor, hayvan oluyor, demir oluyor, su oluyor! Başka başka şeylerin inşâsında kullanılıyor! Hayat, şuur, bilgi gibi kendilerinde olmayan özellik ve sıfatlar, parçası oldukları bütünlerde sihirli bir biçimde (yani cüzleri oldukları bütün’ün parçalarına indirgenemez ve mantıkî olarak açıklanamaz ve rasyonalize edilemez bir biçimde); ortaya çıkıyor!…

Çocuğunuza masal okuduğunuz zaman, bilimsel bir kitap alın, oradan okuyun! Burada baraj yapmayı bilen zeki ve şuurlu hayvanlar; plânlama yapan ve güneş ışığından besin – enerji elde etmesini bilip – uygulayan bitkiler; karanlık denizlerde yol alan, son teknoloji ürünü ışıklı denizaltıları; gizli ve sihirli içgüdü ve yönlendiriciler; tesadüf tanrıları; uçan peri atomları ve harikulade inşa ettikleri büyük saraylar; Büyük Patlamalarla ortaya çıkan muhteşem topaçlar ve uzay gemileri göreceksiniz! Bunlar ve daha fazlası büyüklere bu masallarda! Gerçi bu masallar, büyüklerin inanabileceği şekilde tasarlanmış! Ama olsun şimdiden gelecek nesilleri formatlayıp, programlamaya başlamış olursunuz!…

Bütün bu fiilsiz eser, failsiz fiil, ustasız eser ve yazarsız yazı, nakkaşsız nakışların olması ve maddenin özellik ve niteliklerinin yok(luk)tan çıkması Bilimsel Bilim’e göre gayet mümkün! Çünkü ona göre mümkün ki oluyor! Halbuki olanlar “mümkün” olduğu için olmuyor; bilâkis olduğu için biz “mümkün(müş)” zannediyor ve inanıyoruz! (Mevcut Bilim ve bizdeki alışkanlık ve ülfet, buna sebep oluyor.) Yani “mümkün” tanım kümemizi gene aynı yerden alıyoruz! Yani “mümkün” tanım ve ta’rifimizin delil – ispatı olarak; “Bak mümkün olmasa bu iş / eserler olmazdı” diyerek; gene olanların olmasını gösterme totoloji ve kısır döngüsüne giriyoruz! Halbuki o iş ve eserleri Rabbimiz yaptığı için, bütün bunlar mümkün ve vaki ve vacib olarak meydana geliyor! Fail ve müessir olan Rabbimiz olmasa; eşyanın varlığının değil mümkün ve ihtimâl dahilinde olması; yokluğu zarurî ve vacip olacaktı!…

Bilim, gerçekten zihninin dışında böyle bir evren olup, işlediğine inanıyor! Bu evren ve içindeki maddenin, fail ve müessire ihtiyaç olmadan çalışabileceğine ihtimâl verip, bunu mümkün görüyor! Zorunlu olan aksini, “ihtimâl” olarak bile, hiç değilse teori ve hipotez ve model bazında bile kabul etmiyor! Kendi ateist ve materyalist önvarsayımına duyduğu inanç ve güvenle; eserin fiilsiz veya fiilin failsiz veya ürünün ustasız olduğu ve çalıştığı bir kâinat tevehhüm ve tahayyül, tasavvur ve tasvir ediyor!

Bu zanlarla, mevcudattaki “bilgi (data – information – knowledge)”ın, ateist ve materyalist Bilimsel Filtrelerinden geçerek “Bilim (science)”a dönüşen Kâinat Kitabı; Bilim’in gözünde müthiş bir Fizik, Kimya, Matematik, Mühendislik, Elektrik – Elektronik veya Biyoloji Kitabı olabilmekte; fakat her nedense ve nasılsa Âlemlerin Rabbi’nin yazdığı bir Kitap bir türlü olamamaktadır!

Güya objektiflik, tarafsızlık ve olgusallık adına başta önvarsaydıkları: “Uzun Zaman + Madde–Enerji + Tesadüf + Zorunluluk = Herşey Mümkün” formül / denklemine inandıkları için; gözlem, teori ve ifade biçimleri, bu inançlarının delil – ispat ve izahına göre şekillenip; “objektif gözlem, bilimsel bilgi” şırınga / ambalajıyla, biz farketmeden bilinçaltımıza enjekte ediliyor.

Elhasıl kitabımız Kur’ân-ı Kerim’deki ayetler nasıl Rabbimiz’in kelâmı ve mukaddes ve maddî – manevî temizlik yapmadan maddî lâfız ve ma’nasına dokunulamaz, anlamına varılamazsa; Kâinat Kitabı’ndaki âyetler de Rabbimiz’in tekvinî kelâmıdır, mahlûkudur ve O’na bağlıdır! Bu ayetlerin telâffuzunu az çok bilip, mana ve tercümesini bilmeyen Bilimsel Bilim’in; göz – kulağımıza yedirip, zihin midemize indirdiği ve oradan da kâlp ve ruhumuza sindirip, kirlettiği küfür – şirk bulaşık ve virüslerini temizlemeden; “Yaratan Rabbimiz’in adıyla” kâinatı okuyamayız! Okusakta, manasını anlamaz; anlasakta, bu anladığımızın doğru – yanlışlığını te’yid ve onaylayacak üst merci bulamayız! Kendi akıl ve bilgi ve duyularımızın sınırları içinde patinaj yapıp dururuz! Kerameti kendinden menkul, delilsiz ve ispatsız bazı aksiyomlar bulur, yok’sa uydurur; o da olmazsa agnostizm ve nihilizm, evham ve absürdün bataklığına bırakırız kendimizi! (Halbuki anlam, Allah’tır; herşey O’nunla anlama kavuşur ve anlamların da anlamı O’dur! Allahu Teâlâ ve ahirete iman yoksa; herşey anlamsızlığa ve yokluğa ve saçmaya ve çirkinliğe ve değersizliğe düşer! En güzel en çirkin; en doğru en yanlış olur!… Eşyanın “sanâtçı” ve “sanât” ve “sanâtı”yla bağı kesilirse; kıymeti de kalmaz! Demirden yapılmış sanâtlı bir eserin sanatçılar çarşısındaki değeri ile demirciler çarşısındaki değeri kadar bir fark meydana gelir!… Elhasıl “iman” varsa; ağacın, kuşun, insanın bir anlam ve değer ve önemi farkedilir, anlaşılır! Aksi hâlde varlık ve hayat, saçma ve anlamsız olur. Yoksa insan, Allahu Teâlâ’nın nazenin ve nazdâr misafiri olma mertebesinden; uçsuz bucaksız sema okyanusunda sürâtle dönen dünya mezbahanesine kesilmek için getirilmiş; mazlûm ve masum, çaresiz ve yapayalnız varlıklar mertebesine sükût eder! İnsandaki akıl ve göz, kâinattan çirkinlik ve acı devşiren belâlı bir alet olur!…)

Sonuç: Bilimsel Bilim, bizi fena hâlde kandırıyor! Bize sihir yapmış ve uyutmuş, farkında değiliz! Bilimsellik şırıngası, tarafsızlık ve objektiflik ambalajıyla bize ateist ve materyalist Yanlış Bilgi Virüsleri enjekte edilip; bu telkinlerle hipnotize edilip, kodlanıyor ve programlanıyoruz ve daha kötüsü bu subliminâl mesajların etkisiyle hasta olduğumuzun farkında bile değiliz! Farkında olsak, hatta geçmiş yitik medeniyet ve kaynaklarımızdan yardım da alsak; buradan da çözüm ve alternatif bir B/İlim Teori ve Tezi üretemiyoruz! Yani hasta olanlara ilacımız, hasta adaylarına aşı ve antivirüs programlarımız yok! “Tarafsız ve olgusal Bilim, evrensel ve nötr Bilimsel Yöntem” şırıngasıyla ne geldiyse, sorgusuz suâlsiz kabul etmişiz, bu Truva Atlarını içeri almışız!…

Konun resim olacak, resmin herşeyinden bahsedeceksin, resmin varlık ve devamını nedensellemek ve açıklamak için “tuval, boya, fırça, tesadüf, tabiat, kanun, içgüdü, 11. Boyut, Paralel Evren, Süpersicim, Olasılık Dalga Çökmesi vs.” tüm görünür–görünmez, olan–olmayan, ölçülen–ölçülemeyen herşeyi sayacaksın; yani teorini kurtarmak veya revize etmek için, bulmacaya yeni kavram ve pazıl ve boyutlar ekleyeceksin; ama asıl sebebi ve varlık ve devam sebebi olan, fail ve öznesi ve ustası olan, ressamından tek kelime bahsetmeyeceksin! Hatta bu konuda bir soru ve merak doğmasına bile izin ve müsaade etmeyeceksin! “Kim / fail ve özne kim?” sorusunu bilimdışı kabul edeceksin!…

Kurallarını kendi belirlediğin bu Bilimsellik Oyunu’na göre; “kâinattaki bu fiillerin faili ve öznesi, eserlerin müessiri, san’âtların san’âtkârı, sıfatların mevsufu kim?” sorusu bilimdışıdır; yani bilimsel olmayıp, senin biliminin tanım ve yöntemine uymaz! Bu sebepten bu soruyu sormaz ve üstelik kâinatın tasvirinde ürettiğin sahte fail / sebeplerle; bu sorunun merak edilip, doğmasına izin bile vermezsin! Bu yetmezmiş gibi böyle bir soruyu gereksiz ve spekülâtif ve metafizik bulursun!…

Mevcut Bilim, burada da durmayıp: “Evrenin çalışma ve işlemesini nedensellemek ve nasıllamak (tasvir) ve açıklamak için gösterdiğim ‘madde, mekanizma, kanun, kuvvet, sebepler’ neyinize yetmiyor!… Herşeyi ‘madde – enerji, tesadüf, tabiat, zincirleme sebep – netice bağı (illiyet prensibi) vs.’yle izah ve ispat ettikten sonra; kendinizi niye halâ ek bir sebep ve fail aramak zorunda hissediyorsunuz!? Ek kavram, aksiyom – postulatlarla teoriyi neden genişletiyorsunuz!? Neden halâ ‘Allah olmazsa ol(a)maz!’ diyorsunuz!?” düşünce ve algısını bilinçaltımıza (fısıltıyla, sessizce) üfler! Yani “kim” sorusunu kendi Bilim ve Bilimsel Yöntem’inin konusu dışına çıkartmakla kalmayıp; bu soruyu saçma ve gereksiz, mantıksız veya spekülâtif bulup; reddeder! Metafizik kabul edip, kendi anlattığı fizik ve kimyadan dışlar!

Daha önce de dediğimiz gibi; Bilimsel Yöntem ve Bilim arasındaki ardışık ilişki; yani Bilimsel Yöntem’in ürünü olan Bilim (science) veya Bilim’in ürünü olan Bilimsel Yöntem’in terkedilip; kâinatta olan’ın gerçek tasviri olan İslâmî Bilim’in geniş alanına geçilmesi, ihtiyaçtan öte bir zaruret ve zorunluluk!

Çünkü insan ve yaşadığımız dünya ve zaman tükeniyor; ateist ve materyalist Bilim’le yanlış sorulara yanlış cevaplar arama lüksümüz yok, zaten hiç olmadı! Başka deneme – yanılmalara vaktimiz kalmadı! Düşürdüğümüzü, kaybettiğimiz yerde aramalıyız! Hayvan değiliz ki, sadece gördüğümüz somutluklarla yetinip; soyut ve manevî şeyleri konumuz dışına alalım, atalım! Kim demişti unuttum: “Kâinat bir cevapsa, soru ne?”

Haftaya devam edelim inşâallah.

Share

Yorum için site üyeliği gerekmemekte.