Bilim’in Bilimselliğinin Eksik – Yanlış ve Zararları

kedi

Bedî’üzzaman Said–i Nursî Hazretleri’nin (R.A.) “Medresetüz Zehra” Projesi kapsamında; “Bilimsel Bilim’in Eksik – Yanlış – Zararları Ve İslâmî Bilim’e Niçin Geçmeliyiz?” konulu Kitap Çalışmamızın çerçeve yazısı niteliğindeki Yazı Dizimize kaldığımız yerden devam ediyoruz.

Geçen hafta; “Bilimsel Bilim’in gör(e)mediği; kâinatta mikrodan makroya geçerli, Rabbimiz’in Kanun – Fiil – İcraat – Eser ve Hakikâtleri’ne örnekleri detaylandıralım inşâallah” diye bitirmiştik. Bunu önümüzdeki haftaya bırakıp, aşağıdaki sorunun cevabını araştırmamız daha öncelikli.

Soru şu: “Bilimsel Bilim’in felsefesini, varlık ve bilgi anlayışını (ontoloji ve epistomolojisini) ve buradan kaynaklanan metafizik inanç ve hurafelerini kabul etmiyorsun ama ‘Bilimselliği’ne, yani eşyayı incelerken kullandığı Bilimsel Yöntem ve Kriterlerine niye karşısın? Bilim’in ateist – materyalist felsefesini ve diğer yanlış ve eksiklerini alma tamam ama Bilimsel Yöntemini al!”

Cevap: Amerika’ya tekrar keşfetmeye gerek yok; Bilim’in şu ana kadar elde ettiği gözlem – deney – ölçüm sonuçlarını ve bunun teknolojiye uyarlanmasını alırız, fakat Bilimsellik Kriterleri ve Bilimsel Yöntemlerine ihtiyacımız yok, almayız. Çünkü eksik ve yanlışları var; çünkü bu Bilimsel Yöntem ve Kriterleri de, batıl felsefe ve paradigmalarının bir sonucu.

Bu yanlış felsefe / inançları ve buna göre şekillenen yöntemlerinin eksik ve yanlışlarının sonucu olarak; şimdiye kadar insan ve diğer canlı türlerinin (hayvan, bitki vd.) çoğunluğuna 100 faydası olacakken, sadece insan türünün (o da parası olan küçük bir kesimine) verdiği 5 faydayla; sanki tüm insanlığa hizmet ettiğine ve büyük atılımlar yaptırdığına bizi inandırıyor! Yani mevcut Bilim’in ateist – materyalist felsefesi gibi, bu felsefeden doğan “bilimsellik” felsefesi de terkedilmeli…

Atom bombası ve diğer çeşit bombaların keşif ve kullanımı ve bunun sonucunda 2 Dünya Savaşlarında ölen insan sayısının, tüm dünya tarihindeki savaşlarda ölen insan sayısından çok daha fazla olması; diğer yandan sömürgeci ve ırkçı–milliyetçi anlayış ve politikalara bırakın engel olmak, (Darwin Teorisi gibi teorileriyle) meşruiyet / onay mekanizması sağlaması; yani dünyadaki savaş–çatışmaları “doğal ayıklanma / elenme ve adaptasyon” süreciymiş gibi gösterip, doğallaştırması ve normâlize etmesi gibi insan nesli ve ahlâki değerlerine verdiği zarardan sarfı nazar, belki 50 yıl sonra; “küresel ısınma, ozondaki delik, içilebilir su kaynaklarının azalması, toprağın ölmesi” gibi, gittikçe telâfisi imkânsızlâşan ekolojik zarar ve felaketlerin sayısı – alanı ve şiddeti arttıkça, yani Dünya ve yaşam formları tükendikçe, Bilimsel Bilim’in insanlığa (ve diğer türlere) zararının, faydasından kat be kat fazla olduğu daha bir netleşecek!…

Yani ileride başka gezegenlere taşınmak zorunda kalınıpta, örneğin Mars’a taşınacak kadar Bilim – Teknoloji gelişirse, bunun için Bilim’e minnettar olmak yerine; dünyamızı niye yaşanmaz hâle getirdiğini, ayrıca buna niçin seyirci kaldığını düşünmek çok daha sağlıklı olur! Mes’elâ; üretim – tüketim çarklarının durmaksızın dönmesiyle çalışabilen “kapitalizm” yerine; dünyayı üretim ve tüketim çöplüğüne dönüştürmeyecek ve tüketmeyecek, insanı her gün 10 – 12 saat çalışma mecburiyetinde bırakmayacak başka ekonomi alternatiflerini niye araştırmadığını veya üretmediğini veya sakladığını sormak çok daha yerinde olur!…

Çamaşır–bulaşık için 10 çeşit kimyasal; yoğurt–çikolata bozulmasın diye 20 çeşit katkı maddesi; meyve kurtlanmayıp, iri olsun ve çabuk büyüsün diye 50 çeşit tarım ilâcı / hormon kullanan; hareket edemeyeceği kadar daracık mekânlara sıkıştırıp, hiç güneş yüzü göstermeden, sun’î ve ilâçlı yemlerle beslediği zavallı tavuk, inek gibi hayvanları iliğine kadar sömüren!… Mide çeperi biraz daha yağ bağlasın diye televizyonu uzaktan kumandayla kontrol eden günümüz insanına, bütün bunlar bugün için mecburî ve normâl gelebilir ve ilerleme olarak görülebilir! Bütün bunlara mecbur olup olmadığımız ayrı konu; mecbur olduklarımız için de, “bizi kim ve niçin bu zorunlu duruma düşürdü?”, ayrıca araştırılması gereken bir soru!

Böyle giderse yakın bir gelecekte “otomobil kullanmak” gibi nisbeten zararsız ve mecburî ve normâl görünen fiiller bile, “uzun zaman – mekâna yayılmış cinayet” kategorisinde suç olarak kabul edilecektir. [Ümit ŞİMŞEK abinin tespitiyle konunun bir de şu yönü var: “Otomobil bize zaman – emek kazandırıyor gibi gözüküyor ama o otomobili almak için harcamış olduğumuz zaman – emekle (ben bir de buna, arabanın bakım – onarım – servisinde harcanan zaman – emeği ekliyorum) bir karşılaştırma yaptık mı?!”]

“Eğer bunlar suçsa, bunun sebebi Bilim değil, Bilim’in yanlış kullanımı” iddiası da geçersiz. Çünkü Bilim zaten insan ve içinde yaşadığı dünya ve diğer canlıların ortak menfaat ve saadeti için kurulmamış; şu ânda da böyle bir amacı yok! Zaten ateist ve materyalist, natüralist ve determinist olan ve hiçbir şeyi kutsal kabul etmeyen, hatta gerçek kutsalları bile insan ürünü olarak gören Bilim’den; insana yaptırımı olan, yani insanın kendisini “isteyerek veya istemeyerek uymak zorunda hissedeceği” ahlâk kaideleri ve manevî polisler çıkartmasını bekleyemezsiniz! Günümüzde durum nasıl bilmiyorum ama; teflon, internet, cep telefonu, bilgisayar vs. gibi hayatımızda olan teknolojik aletlerin çoğu “savunma ve savaş”(!) amacıyla yapılan araştırmaların sonucu veya yan ürünüdür! Asker veya devletten, bilmem kaç yıl sonra halkın arzına sunulmuştur ve sunuluyor…

Kapitalizm’in bir açıdan sebebi, başka açıdan sonucu olan Bilimsel Bilim’in, şimdiki ve gelecekteki insanoğlu ve diğer canlı – cansızlara olası kâr – zararını hesapladığını, ona göre hareket ettiğini düşünmek, buna göre ahlâkî ve uzun vadeli kıstaslarla kendini sınırlandırdığını zannetmek, saflık derecesinde aşırı iyimserlik gibi gözüküyor. Büyük bilimsel çalışma ve Ar&Ge’lerin sadece zengin devlet ve şirketler eliyle yapılabildiği ve bunun en birinci nedenlerinden birisi; “kâr, kuvvet, savunma, savaş”, yani “iktidar ve menfaat” olduğu düşünülürse; böyle bir amaç ve insan tipinin ürünü ve aleti olan Bilimsel Bilim’in bir an önce terkedilip; artık Kâinat Kitabındaki Âyetlerin bir ân önce doğru telâffuz edilmesi ve tercüme ve anlamlarının doğru yapılması, yani İslâmî Bilim’e geçilmesi zarureti daha bir anlaşılır!…

Dünyadan bugün silinmiş bazı yaşam türleri gibi; meselâ bir nükleer savaş veya kaza sonucu insanlığın çoğu veya tamamı yeryüzünden silinirse; bunun faturası da, freni olmayan Bilimsel Bilim’e ve onun otokontrolsüz (veya iktidar – menfaat – kâr kontrolünde) ve denetimsiz teknolojik ilerlemelerine kesilmeli! Evet teknoloji insanlığın asgarî bir kesiminin hayatını kolaylaştırıyor ve kısa vadede faydalı ama bunun ekoloji ve diğer tür ve gelecek nesillere (biyosfer, atmosfer vs.) toplam mâliyeti henüz hesaplanmış değil. Kâr–zarar hesabı şimdi bile yapılsa, zarar hanesinin çok kabarık, hatta faydasını geçtiği görülecektir! Mes’elâ sadece dinamit ve bombanın (buna atom ve kimyasal silâhlar da dahil) keşfiyle, son 150 -200 yılda, Bomba Felsefesinin suçlu suçsuz ayrımı yapmayan toplu katliâmlarıyla ölen insan sayısı, dünya tarihinde o güne kadar olan savaşlarda ölen insan sayısından çok daha fazla!

Bilim belli coğrafya veya toplumlarda, özellikle alım gücü olanların yaşam süresi ve kalitesini arttırmıştır ama bunun mâliyeti; başka yerlerde toplu ölümler, nesli tükenmiş veya azalmış türler, bozulan veya daralan yaşam alanları; yani kan, sömürü ve gözyaşı olmuştur! Yani kısa vadede azınlığın faydası, uzun vadede çoğunluğun zararıyla ödenmiş ve ödenmektedir! Bilim’in şu âna kadar detaylı bir şekilde “fayda – zarar analizi” yapılmamış, “getirdikleri – götürdükleri ve götürecekleri” hesaplanmamış; bilâkis hep faydasına, o da insanlığın küçük bir kesimine olan faydasına dikkat çekilmiştir!

İslâmî Bilim ise, insanlığın ve diğer canlı – cansızların ekserisine olan fayda ve saadeti kabul eder. Eskiden insan 3 – 5 şeye muhtaç ve bununla hayatını idame edebilirken; şimdiki Bilim 100 tane yeni sun’î ihtiyaç veya sun’î zorunluluklar doğuruyor! İnsanın bunları elde etmeye ve her gün artan yeni ürünlere yetişmeye, emek ve zamanı yetmediği için; aslında mevcut Bilim (ve sebep – sonucu  olan medeniyet, kapitalizm, kültür) insanlığın ekserisini zenginleştirmiyor ve hayatını kolaylaştırmıyor ve zaman – emekten tasarrruf sağlamıyor; aksine insanları fakirleştiriyor, yaşamı zorlaştırıyor, zaman – emeğinden çalıyor; öyle ki ailenin kadın erkek, çoluk çocuk tüm fertlerini, yılın neredeyse tamamında sabahtan akşama kadar çalışmak zorunda bırakıyor! (Ufacık bebekler bile sabah erkenden kreş mesaisine gidiyor!)

Soru: “İslâmî Bilim ‘bilimsel’ olmayacak derken; yani Bilimsel Bilim’i bırakıp, İslâmî Bilim’e geçelim derken; İslâmî Bilim ‘gözlem – deney – ölçme’ yapmayacak mı?”

Yapacak, “Bilimsel Bilim’in alternatifi olacak bir Bilim anlayışı, gözlem – deney – ölçmeye karşı olmalıdır, kendini böyle konumlandırmalıdır” diye bir safsata ve mantık oyununa gerek yok! “Bilimsellik” deyince, sadece “gözlem – ölçme – deney” anlıyoruz.

Halbuki Bilimsel Yöntem ve Kriterler içerisinde; olgusal ve tarafsız bakış aldatmacası altında, eşya ve hâdiselere “ateist – materyalist – natüralist ve determinist” inanç / felsefenin tarafından bakma ve bu inançların delil – ispatını yapma girişimi var! Yatay neden – sonuç ilişkileri kurgulayarak (yani evreni bu şablonda modelleyip, otomatik makina metaforuyla teorize ederek), Rabbimiz’le münasebetlerini gizlemek ve unutturmaya programlı bilinçaltı kodlama / altmesaj / virüsleri var! “Varlık, işleyiş ve özellikleri; ‘altparçaları’na ve ‘madde’ye indirgenip, açıklanabilir” inancı ve bunun ispatına çalışılması var!

Bilimsel Bakış Açısı ve İslâmî Bakış Açısı arasındaki farka örnek olarak, Bedî’üzzaman Said–i Nursî Hazretleri’nin (R.A.) El Hüccetüz Zehra eserinin İkinci Makamında geçen şu cümleleri gösterebiliriz:

“Ve ikinci bir cereyan olan ehl-i dalâlet gibi birden küre-i arz sefinesine bindi. Hikmet-i Kur’âniyeye tâbi olmayan fen ve felsefe gözlüğünü taktı. Ve Kur’ân okumayan coğrafya fenninin programıyla baktı, gördü ki: Nihayetsiz bir boşlukta, bir senede yirmi bin senelik bir dairede, top güllesinden yetmiş defa sür’atli bir hareketle gezer. Yüz binler nevi biçare, âciz zîhayatları içine almış. Eğer bir dakika yolunu şaşırsa veya bir serseri yıldıza çarpsa, parçalanarak hadsiz fezada sukut ile, bütün o biçare zîhayatları ademe, hiçliğe boşaltacak, dökecek diye anladı. 1 غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلاَ الضَّالِّينَcereyanının dehşetli mânevî musibetini 2 اَوْكَظُلُمَاتٍ فِى بَحْرٍ لُجِّىٍّ in boğucu karanlığını hissederek: ‘Eyvah! Ne yaptık? Bu dehşetli gemiye neden bindik? Bundan kurtulmak çaresi nedir?’ diye o kör felsefenin gözlüğünü kırdı, 1  اَلَّذِينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْcereyanına girdi. Birden, hikmet-i Kur’âniye imdadına geldi, tam hakikatini gösteren bir dürbün aklına verdi, ‘Şimdi bak’ dedi. Baktı, gördü ki: 2 رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضِ ismi,هُوَ الَّذِى جَعَلَ لَكُمُ اْلاَرْضَ ذَلُولاً فَامْشُوا فِى مَنَاكِبِهَا وَكُلُوا مِنْ رِزْقِهِ 3 burcunda bir güneş gibi tulû etti. Zemini gayet muntazam ve selâmetli bir gemi ve zîhayatları rızıklarıyla beraber içinde doldurmuş, kâinat denizinde çok hikmetler ve menfaatler için seyahatla güneş etrafında gezdirip mevsimlerin mahsulâtını erzak isteyenlere getirir ve ‘Sevr’ ve ‘Hût’ namlarında iki meleği o sefineye kaptan yapılmış, gayet güzel ve muhteşem memleket-i Rabbâniyede Hâlık-ı Zülcelâlin mahlûkat ve misafirlerini keyiflendirmek için gezdiriyor. Ve onunla, 4  اَللهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضِhakikatini gösterir, Hâlıkını bu ismin cilvesiyle tanıttırır diye anladı. Bütün ruh u canıyla 5 اَلْحَمْدُ ِللهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ dedi, اَلَّذِينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ  taifesine girdi…”

Gelelim “gözlem – deney – ölçme”ye; bunlar Bilimsel Bilim’in malı değil ki ondan alayım, o icad etmiş değil ki ondan talep edeyim, patenti ona ait değil ki izin alayım! Yani “gözlem – deney – ölçme” Bilimsel Bilim’in tekelinde değil! Bunları gökten vahiyle almış veya ilk defa kendisi bulmuş, keşfetmiş değil! Bu yöntemler ilk insandan beri var ve kullanılıyordu. Belki bu “gözlem – deney – ölçme”yi ellerini ateşe sokmak gibi basit yöntemlerle yapıyorlardı ama vardı (Hatta Kabil bile cenazeyi nasıl defnedeceğini kargayı gözleyerek öğreniyor). Fakat Bilimsel Bilim bunu öyle lânse ediyor ki; sanki kendisinden önce gözlem – deney – ölçme yapan insan, toplum ve medeniyet yokmuş; sanki bu yöntemleri kendisi bulmuş; sanki bunlara sadece kendisi sahip olup, kendi tekelindeymiş zannedersiniz! Kendisinden önce yaşamış Mısır, Hint, Çin, Mezopotamya Medeniyetleri ve özellikle İslâm Medeniyeti; bu yöntemlerin değişik şekil ve yoğunluklarda kullanıldığı medeniyetlerdendir. Yoksa Batı Medeniyeti ve buradan doğan Bilimsel Bilim, köksüz bir biçimde gökten zembille inmiş değil!

Elhasıl İslâmî Bilim gözlem – ölçme ve deney yapacak (çünkü vahyedilmiş Kâinat Kitabının Âyetlerinin “telâffuz ve okunması” zaten böyle mümkün, ama “tercüme ve anlamı” için bu yöntem yeterli değil) fakat bu yöntemi ihtiyar etmekte rehber ve öncüsü Bilimsel Bilim değil. Çünkü sahibi ve kâşifi o değil ki, onu taklid etmek zorunda kalalım!

Burada yanlış anlaşılmaması gereken nokta: Bilimsel Bilim’e alternatif olduğunu ve ondan daha geniş ve derin ve zengin olduğunu göstermeye çalıştığımız İslâmî Bilim; mevcut Bilim’in gözlem – deney – ölçme verilerinin yanlış olduğunu iddia etmiyor ve bu dataları da kullanır, doğru kimin elinden gelirse gelsin zaten kabul etmek gerek, bu konuda Amerika’yı yeniden keşfetmeye gerek yok.

Evrendeki bilgi’yi keşfetme ve üretme yöntemlerinden olan gözlem – deney – ölçmeye karşı değil İslâmî Bilim, bilâkis emreder. Bu yöntemleri Bilim’den değil, direkt Peygamberinden (S.A.V.) – Kitabından alır. Kur’ân-ı Kerim’in ilk ayet / emri olan “oku”dan itibaren; “okuma–yazma bilmeyen Peygamber”in (S.A.V.) “neyi okuyacağı, nasıl okuyacağı, niçin okuyacağı” ders verilmeye başlanmıştır (Bkz: Alâk Suresi ilk Âyetleri)… Kur’ân-ı Kerim ve Hadis-i Şerifler’de, kâinatta işlerin “nasıl yürüdüğüne” defaatle bakmamızı istemesi (yani Rabbimiz “niçin”i anlamamız için, “nasıl”ı emreder) ve defalarca akıl – düşünmeye yapılan teşvik ve emirlerle kâinatın okunması başlamıştır. Hem de Bilimsel Bilim’den çok daha geniş ve derin, zengin ve yüksek bir biçimde. Bu çalışmamızın konusu da; hem İslâmî Bilim’in bu zenginliğini bazı örnekler üzerinde göstermek, konu hakkında genel bir çerçeve çizmek; buna karşın Bilimsel Bilim’in “eksik” ve “yanlış” ve “zararları”nı göstermek ve İslâmî Bilim’in ayağını bastığı yerlere, Bilimsel Bilim’in değil gözü, hayâlinin bile yetişemediğini göstermek üzerine.

Sonuç olarak: İslâmî Bilim’in, mevcut Bilim’in bir sonucu veya bir uzantı ve sonraki aşama ve evrimi olarak anlaşılmasına sebep olacak şekilde; yani mevcut Bilim’i, İslâmî Bilim’le revize etmek doğru değil. Doğru olmamasının bir sebebi de: İslâmî Bilim’in, şu ânki Bilim’den 180 derecelik bir kırılma ve kopuşu ifade etmesidir. Yani Bilim’in ateist – materyalist felsefe ve buradan kaynaklanan Bilimsel Yöntemiyle birlikte; kavram – anlam haritaları ve isimlendirme – sınıflandırmalarının belki % 95’inin değişmesi gerekiyor.

Örneğin: Bilimsel Yöntem ve Bilim’in “madde”yi esas alması ve herşeyi “madde – enerji”nin değişim – dönüşüm ve sonucu olarak kabul edip; yani herşeyi “madde”ye indirgemesinin (yani herşeyi, “madde”nin tecelli ve tezahürünün bir sonucu olarak görmesinin) aksine; İslâmî Bilim “El Esma-ül Hüsnâ ve mana, manevîyat”ı esas alır ve “madde”yi de; mananın ete kemiğe bürünmüş, beş duyuya indirgenip, cisimlenmiş (tecelli – tezahür) hâli olması itibariyle inceler. Yani İslâmî Bilim Yöntemine göre, “madde” esas ve temel değil; taşıdığı veya temsil ettiği “mana, manevîyat, anlam, mesaj, bilgi, ruh, kanun” esas ve temeldir. Çünkü “madde”nin ayakta durması ve hareket, işleme ve fonksiyonu, bu ruh / kanun / mesaj / programla mümkün ve vâki. İslâmî Bilim’in “madde” yerine “manevîyat (anlam / mesaj / manaları)” esas ve temel almasıyla, tek başına bu fark bile, Bilim’in en önemli Bilimsellik Kriterlerinden 180 derecelik bir bükülme ve kırılmayı ifade eder!

Elhasıl Bilimsel Bilim’i revize edip, yenilemek ve güncellemek yerine; İslâmî Bilim’in kendi terminoloji ve yöntemlerini belirlemesi; mevcut Bilim’in başına “İslâmî” sıfatı ekleyip, yani bir nevi sun’î teneffüsle yaşatmaya çalışmaktan çok daha sağlıklı ve doğru! Bilimselliğin beyin ölümü çoktan gerçekleşti, sun’î solunum cihazıyla bağlantısını kesersek; kâlp ölümünü de geciktirmemiş oluruz!

Özet olarak: İslâmî Bilim, mevcut Bilim’in “madde”yi esas alan Bilimselliğini veya başka bir yöntem ve kuralını almak zorunda değil! Çünkü bize lâzım olan kural ve yöntemler ve çok daha fazlası kendi din ve medeniyetimizde zaten mevcut.

 

Bizler, Bilimsel Makale ve sunumlarda Rabbimiz’in isminin sansür edilmesine karşıyız! O’na atıf yapmaktan çekinen veya O’ndan bahsetmekten utanan biliminsanları istemiyoruz!

Allahu Teâlâ’nın “kün” irade – emir – kanun – ilim ve kuvvet ve kudretiyle, Kader İlim / Program / Kitabının, Şimdiki Zaman – Mekân’dan ibaret olan Âlem-i Şehadet (Kitab-ı Mübîn) Defter / Sayfası üzerinde “atom” kalem uçlarıyla yazılıp (Kaza olmasıyla) vücuda gelen Kâinat Kitabındaki Âyetlerinden, fiil / faâliyet – eserlerinden bahsedip, O’ndan hiç bahsetmemek saçmalık ve mantıksızlığı artık terkedilmeli!

Buraya kadar yazılanları, aşağıda naklettiğimiz 29. Mektub’daki 3. Sual’in bir şerh veya izahı olarak görebilirsiniz.

  1. Mektub’dan Üçüncü Sual: Diyorlar ki: “Senin eski zamandaki müdafaatın ve İslâmiyet hakkındaki mücahedatın şimdiki tarzda değil. Hem Avrupa’ya karşı İslâmiyet’i müdafaa eden mütefekkirîn tarzında gitmiyorsun. Neden Eski Said vaziyetini değiştirdin? Neden manevî mücahidîn-i İslâmiye tarzında hareket etmiyorsun?

Elcevab: Eski Said ile mütefekkirîn kısmı, felsefe-i beşeriyenin ve hikmet-i Avrupaiyenin düsturlarını kısmen kabul edip, onların silâhlarıyla onlarla mübareze ediyorlar; bir derece onları kabul ediyorlar. Bir kısım düsturlarını, fünun-u müsbete suretinde lâ-yetezelzel teslim ediyorlar, o suretle İslâmiyetin hakikî kıymetini gösteremiyorlar. Âdeta kökleri çok derin zannettikleri hikmetin dallarıyla İslâmiyeti aşılıyorlar, güya takviye ediyorlar. Bu tarzda galebe az olduğundan ve İslâmiyetin kıymetini bir derece tenzil etmek olduğundan, o mesleği terkettim. Hem bilfiil gösterdim ki: İslâmiyetin esasları o kadar derindir ki; felsefenin en derin esasları onlara yetişmez, belki sathî kalır. Otuzuncu Söz, Yirmidördüncü Mektub, Yirmidokuzuncu Söz bu hakikatı bürhanlarıyla isbat ederek göstermiştir. Eski meslekte, felsefeyi derin zannedip, ahkâm-ı İslâmiyeyi zahirî telakki edip felsefenin dallarıyla bağlamakla durutmak ve muhafaza edilmek zannediliyordu. Halbuki felsefenin düsturlarının ne haddi var ki, onlara yetişsin?

Share

Yorum için site üyeliği gerekmemekte.