Bilim hakkında Doğru Bildiğimiz Yanlışlar

yagmur1

Gerek kitap çalışmalarında ve gerekse bu web sitesinde yazılanlar; ne dinî, ne felsefî ve ne de bilimsel bilgi kategorisine girmez. Çünkü “gerçek”, gerçektir ve tektir; bilimseli, dinîsi, felsefîsi ve kişiye göre izafîsi ol(a)maz!

Bu çalışmalarda yöntemim : Kâinatta sebebi olmayan veya bilin(e)meyen veya bilimin henüz sebebini bul(a)madığı veya açıkla(ya)madığı olay – olguları Allahu Teâlâ’ya verme, böylece o açıklanamaz olayın Rabbimizin varlığına delil ve ispat olarak sunulması, böylece o olayın Rabbimiz sebebiyle gerçekleşmiş, yani O’nun fiil – eseri olarak gösterme şeklinde değil ve sebepleri bilinenleri de sebeplerin işi olduğunu gösterme şeklinde değil.

Benim dediğim : İnançtan bağımsız ve objektif olduğunu iddia eden “bilimsel bilim”in hiçbir şeyin sebebini bil(e)mediği ve asıl sebebini bulamadığı, yani hiçbir şeyi açıkla(ya)madığı ve çöz(e)mediği yönünde! Yani “bilim”in evrendeki faaliyet ve eserlere sebep olarak gösterdiği şeylerin (bundan sonra “sebepsiler” olarak anılacaktır); bu iş, eser, sonuçları yapabilme kabiliyetleri sıfırdır!

“Bilim”in yaptığı : Sonuçları yapabilir kabiliyette olduğuna inandığı ve bunun için “sebep” ismi verdiği nesne ve süreçlerin, sonuçları yaptığına olan inancını ispatlamaya çalışmaktan ibarettir! Aslında gözlemlerinde gördüğü; “şu şundan sonra gelir” şeklinde kâinatta olan şeylerin bir “tespit ve tasviri” olduğu ama gözlemlerini böyle yalın, gördüğü gibi ifadelendirmeyip, yukarıdaki inancını da karıştırararak; “şu şunun sebep – sonucudur; şu sonucu, şu sebep yapmıştır” diyerek, güya incelediği o olayın İlâhî bir fiil – eser olmadığı, güya tabiatın otomatikmiş gibi Rabbine ihtiyaç duymadan, bağımsız olarak, kendi kendine işlemesiyle o sonucun elde edildiğini söyleyerek; güya o olayı “yatay sebep – netice münasebetiyle açıklayıp, çözdüğü” imajı vermesidir!

Meselâ “ağaç ve meyve, yaprağı”, Rabbimiz tarafından ardarda ve içiçe olarak birlikte ve ayrı ayrı yaratılıp, terkip edilirken; “bilim”, ağaç ve yaprak arasındaki zemin ve zamandaki bu yakınlık ve devamlılığa bakarak; “ağaç sebep, yaprak sonuçtur; yaprağın varlık sebebi ağaçtır” diye gözlemine bir yorum eklemiş, böylelikle gözlem ve incelemelerini bu batıl inancıyla boyamıştır! Bu batıl inancını kabul etmeyenleri ise, ortaçağın engizisyon zamanlarının karanlık kilise dehlizlerinden fırlamış bir dogmatik olarak niteleyip; evrenin kendisinin gösterdiği gibi (doğaüstü hiçbir İlâhî güce ihtiyaç ve mecburiyet olmadan) işlediğini kabul etmeyenleri, sanki bu inancı gözlem ve delile dayanan kesin bir doğruymuş gibi, yani “gerçek ve kesin hâkikatin bilgisini verdiğini söylediği” bilim kilisesinden aforoz etmektedir!

Çünkü sebeplerin, sonuçları yaptığından ve evrendeki olayları açıklamak ve nedensellemek için Rabbimize ihtiyaç ve zaruret olmadığından çok emin! O kadar emin ki, aksinin mümkün olabileceğine dahi ihtimal vermiyor! Kendine fazla güvenen kibirli aklıyla, güya gerçeğin bilgisini verdiği, veremediklerini de ergeç bulacağı iddiasıyla, gerçeğin bilgisi’ne ulaşmayı kendi tekeline alarak; gözlemlerini sebep – netice münasebet / illiyeti ile kurgulayıp, resmederek, böylece kâinattaki fiil – eserleri Rabbinden kopartması temel amacı! Bu anlamıyla “bilim”; mülk ile melekût ve Yaratıcı ile yaratılmış arasındaki bağları kesme veya örtmenin dolaylı ve maskeli yöntemi olmakta! Bu anlamıyla “bilim”, genelde ateizm ve materyalizm ve özelde natüralizm ve determinizmin, kendisine meşruiyet arama çabasının bir ürünü olmakta!

“Bilim”, teknolojik başarılarından aldığı referansla bizi büyüleyip; olayları güya kâinatın içindeki “maddî sebep – sonuç münasebetiyle” çözüp, açıkladığını iddia ederek, böylece kâinatın varlık ve işlemesi için herhangi bir doğaüstü Yaratıcı sebebe gerek ve ihtiyaç olmadığını (yani Rab inancının temelsiz ve delilsiz olduğunu) telkin ederek, gözümüz önünde sahte bir dünya kurguluyor; algılarımızı bu sahte gerçekliğin doğru olduğu üzerine şekillendiriyor! Herhangi bir fiil – esere İlâhî bir sebep atfetmenin, Rabbimizin işi – eseri olarak görmenin; “bilim”in olmadığı eski zamanlardaki ilkel insan topluluklarına has bir özellik olduğunu söylerek, böylece, böyle birşeyi îma dahi etmenin, ilkel ve gelişmemiş insanların özelliği olduğunu şuuraltımıza üflüyor!

“Bilimsel Bilim”in diğer bir inancına göre; “Allahu Teâlâ, ahiret, melekler ve hak – batıl farketmez ayırdetmeksizin tüm dinler, insanoğlunun sosyolojik ve psikolojik ihtiyaçları sebebiyle, insanlarca uydurulmuş ve zamanla gelişip, tek tanrılı dinlere evrilmişlerdir! Bilim’in bu inancına göre; dinler, insanın geçmişte sebebini bilemeyip, açıklayamadıkları veya korkup, kontrol edemedikleri doğa olaylarını anlamlandırma ihtiyacından doğmuş olup, böylece doğadaki olayları Tanrı(lar)ın işi olarak görmüşlerdir! Tanrı(lar)ı razı edersek, sel gibi afetler başımıza gelmez veya kuraklıktan kurtuluruz demişlerdir! Bu dinsel inançlar, toplumu belli kurallar altında tutup, kontrol edebilmek için mevcut iktidarlarca da destek bularak, geliştirilmişlerdir! Vs., vs…” İşte tam da bu inancından dolayı “bilim”, kendisinin yazdığı ve kesin doğru olduğuna inandığı için tartışılmasının gayribilimsel olduğunu söylediği kutsal kitaplarında, sık sık şöyle der : “Bilim, hiçbir doğaüstü ve mistik gücü kabul etmez!”

Evet “bilim”, Rabbimizi denklem, söylem ve teorilerine dahil etmemeye yeminli olduğu için; herhangi bir gözlem ve deneyin ifadesinde Rabbimiz’e atıf yapmak “gayribilimsel”dir! Bilimsel bilim’in karakteri olan ateist ve materyalist felsefeye göre, böyle bir ifade ve tespitin “gayribilimsel” olması bizi şaşırtmaz, çünkü dediğimiz gibi bilim’in karakteri budur! Fakat herhangi bir tespit, tasvir, bilgi ve ifadenin “gayribilimsel” olması, “gayriilmî” ve yanlış olduğu anlamına gelmez! Çünkü “bilim” ile “bilgi” eşanlamlı değildir; “bilim” olsa olsa, “bilgi”yi arama ve keşfetme yöntemlerinden biri olabilir, fazlası değil! Bilim’in bu kötü huyuna göre, herhangi bir gözlem ve deneyin ifadesinde “tesadüf, tabiat, içgüdü, doğal mekanizmalar, fizik yasaları, ayıklanma – adaptasyonlar”, yani Rabbimiz haricinde her ne olursa, herhangi bir sebepsîye atıf yapmak “bilimsel”dir ama “ilmî” değildir! Çünkü bunların herhangi bir faaliyet – esere, “sebep” olduğu veya sebep olabilecek varlık ve kudrette olduğunun delil – ispatı yoktur, fakat aksinin delil – ispatı vardır; yani bütün bu bilimsel bilgi ve ifadeler, hakikatte bir zan, bir vehimdir!

İşte daha kuruluş ve yöntem – tanımlarını belirleyiş aşamasında, Rabbimizi ve kâinattaki fiil ve eserlerini baştan kabul etmeyip, reddedeceği kural ve amacı üzerine kurulmuş “bilimsel bilim”. Bu dogmatik önvarsayımın şekillendirdiği amaç ve seçtiği yönteme göre, kâinatı yanlış ve taraflı okuma ve anlamlandırmanın adı olmaktadır! Evet “bilimsel bilim”; kendisine körükörüne inanılıp, bağlanılmamasını emreden Rabbimizin; yani şahitsiz – şehadetsiz, yani delilsiz – ispatsız, yani yüzeysel ve temelsiz Zât’ına inanılıp, bağlanılmamasını emreden Rabbimizin; Kur’ân-ı Kerîm’deki sözlerinde de defalarca emrettiği üzere “Kâinatı gezme, görme ve görüp – gözlemlediklerini, okuyup, anlamaya çalışma, yani tefekkür, tezekkür ve akletme” emrini — bilmeden — kabul edip, “gözlem ve deney”i temel yöntemlerinden biri olarak kabul etmiştir. Ama baktığına eğri bakan, ne kadar tarafsız olduğunu iddia ederse etsin, baktığını eğri görür!

Kâinatta gözlediğimiz bir olayı — bilimin yaptığı gibi — sebepsilerle (“sebep” olduğuna inandıklarımızla), “sebep – sonuç bağlamına” oturtarak şematize etmek, yani modellemek ve ifade etmek. Yani kâinatın, gerçekten, zihnimizde inancımıza göre modellediğimiz gibi işliyor olduğuna inanmak ve gördüklerimizi bu algı ve zihin şemalarımızla metaforize etmek; bu metaforun gerçek olduğunu sanıp, öyle anlamlandırmak ve algılamak; bu tür “bilimsel ifadeleri” okuyan kişilerin (bilinçli inanç ve kültür ve mantık filtrelerine takılmadan) direkt bilinçaltına şu mesajı gönderir ve işler ve bizi (biz farkında olmadan) programlar : “Gördüğün bu fiil / faaliyet / eser, Allahu Teâlâ’nın fiil ve eseri değil! Bu iş, olayın olması için Allahu Teâlâ’ya ihtiyaç ve gerek yok! Tabiat, tesadüf, kanun gibi daha başka bir sebeple kendi kendine olması mümkün ve olan da bu mümkünün gerçekleşmesinden başka birşey değil! Yani bu olay, tabiî ve fizikî bir hâdise; İlâhî değil!” Bilinçli antivirüs programlarımıza takılmayan, bu “yanlış bilgi – inanç virüsü”, bu emir – komut veya programcık, bilinçli aklımızın şuurlu farkındalığının filtrelerinden geçerek; direkt şuuraltımıza empoze edildiği için, bu programcığın değişik ifade ve kanallarca defalarca tekrar ve telkini sonucu, defalarca çalıştırılması, bizim farkında olmadan düşünsel ve sonra duygusal, daha sonra da davranışsal kod ve programlarımızı önce aşındırır ve yıpratır, sonra zayıflatır; bilimsel ifadelerin defalarca zikredilip, anılma ve tekrarıyla da çatlatır ve kırmaya başlar. Ve yerine, ateist ve materyalist bir patern ve algıyı yerleştirir. Okuduğumuz her bilimsel veya bilimsel dünya görüşüne göre yazılmış kitap ve gazete, seyrettiğimiz her film, dinlediğimiz her haber; hangi konuda olursa olsun işleniş ve ifade tarzıyla bilinçaltımıza bu tip mesajları gönderip, bizi programlar…

Bundan çıkan endirekt sonuçlardan birisi : İnançtan bağımsız ve tarafsız, yani “nötr” bilgi ve ifade ol(a)maz. Yani bir bilgi, veri veya ifade biçimi; İlâhî bir atıf taşımıyorsa; dünyevî ve maddî bir sebebe atıf yapmak zorundadır, ateist ve materyalist inancın paradigmalarına göre temellendirilmiş olmak zorundadır! “Tabiat Kanunu, İlâhî değil-tabiî, şans eseri kurtuldu, tesadüfen oldu, fizik – kimya kanunuyla oluyor, şu sebep – sonuç ilişki ve mekanizması yüzünden oluyor, bu doğanın mu’cizesidir, hayvan içgüdüsel olarak yapar, bu sevki tabiî sebebiyle oluyor, şu sebepten oluyor, şu kanun sebebiyle, şu madde – enerjinin etki-kuvvetiyle oldu, bundan şu kanun veya mekanizma sorumlu, şu etkiden şöyle bir tepki doğar, atomlar bu prensibe göre hareket eder” gibi; güya “objektiflik” ve “inançtan bağımsızlık iddia ederek, gözlemleyip, ifade ettikleri nesne ve olaylarda “kendi kendinelik, Yaratıcıdan kopukluk ve otomatiklik ifade eden” sözler, bu çeşit bilgi – inanç virüslerine örnek olarak verilebilir!

Çoğu bilim kitabında görüldüğü gibi; “bilimsel bilim”, konusunu ölçülebilir ve algılanabilir ile sınırlı tutar, fakat ölçülemeyen ve algılanamayan Rabbimiz hakkında da fikir ve inançlarını belirtmekten geri kalmaz! Bilim, gözlediği herşeyi gene madde içinde bir sebeple ilişkilendirerek, sebeplendirir ve Rabbimize olsa olsa ve belki kâinatı yaratıp, kurallarını koyan ve otomatik saat gibi kendi kendine işlemesine bırakan bir “ilk sebep / ilk muharrik” rolünü verir! Yani kâinatın başlangıcı için de bir teori uydursalar, ilk sebebe de gerek kalmayacak! Nitekim böyle teorileri, daha doğrusu spekülâtif düşünce tarzları var! Aslında “yaratılmamış, yani başlangıç ve sonu olmayan bir Rabbi” kabul etmektense, kâinat ve maddenin yaratılmamış, yani başlangıç ve sonu olmadığına inanmaya çoktan hazırdırlar! Yani bu İlâhî özellik ve sıfatları, “madde”ye vermeyi ve öyle inanmayı daha mantıkî ve bilimsel buluyorlar! Bu inançlarına kâinatta hiçbir delil – ispat, hatta karine bulamamalarına rağmen; hatta tam tersi delil – ispat ve karineler olmasına rağmen!…

Bu çalışmalarda ifade etmek istediğim : “Bilim”in incelediği faaliyet ve eserlere “sebep” olarak gösterdiği şeylerin (atom, toprak, tesadüf, tabiat, içgüdü, kanun, madde – enerji, mekanizma gibi) aciz, cansız, şuursuz, kör ve cahil olduğu (hatta bu “sebepsi”lerin bazılarının zihin ve isim dışında, var bile olmadığı); fakat kendine “zemin ve zaman olarak bağlanmış” (“illiyet” anlamına gelen “sebep – sonuç olarak nedensel olarak bağlanmış” değil) eserlerin muhteşem olması sebebiyle; kâinattaki varlık ve olayların sebebinin görünenlerden başkası olduğu bilgisi üzerine kurulu. Meselâ mikro ve makro evrende görünen madde – enerjiyi organize edip, birbirine tutarlı ve uygun olarak bağlayan ve işlemesni sağlayan, evrendeki “bilgi / enformasyon”, maddeye indirgenemez, yani maddesel nedenlere bağlanamaz; çünkü “enformasyon”, maddî ve fiziksel değildir ki, maddeden doğsun ve maddenin eseri olma ihtimali olsun!

Veya ağaç, elmanın sebebi değil; çünkü “ağaç”ta Rabbimiz tarafından ve ağaç tezgâhındaki “elma” da Rabbimiz tarafından ayrı ayrı yaratılıp, inşa ediliyor! Gözlemsel olarak, ağaç ve elma arasında sadece “zemin ve zamanda bir yakınlık” ve içiçelik, birliktelik var. Bu yakınlık ve ardardalığın devamlı surette vuku bulmasından; “elma ile ağaç arasında sebep – netice (illiyet) ilişkisi var” demek, gözlemden çıkartılan yanlış bir anlam, yani ispatı olmayan bir zandır! Tıpkı anne karnındaki bebeğin sebebi (yani yapan, iş gören, fail) anne olmadığı gibi; çünkü anne bebeği imâl etmiyor, anne sadece günlük yaşamına devam ediyor, bebeğin kaşını – gözünü takmıyor, hücreleri bölmüyor, organize etmiyor; hatta neyin – nasıl olduğu hakkında bilgisi bile yok ve hatta içinde bütün bu olanların olurken farkında, şuurunda bile değil! Aynen bunun gibi, ağaçta meyvesinin ve yumurtada içindeki kuşun sebebi değil!

Bununla birlikte “bilim”in herhangi birşeyi sebep – netice ilişkisiyle ifade etmesi (determinizm ve nedensellik), tavuk – yumurta kısır döngüsüne de yol açar! “Ağaç mı, elmanın sebebi; elma mı (elmadaki çekirdek), ağacın sebebi” gibi. Bu örnekte de görüldüğü gibi; gözleme başlama zaman ve yerimize göre “sebep ve netice” ismini verdiğimiz nesneler devamlı değişiyor! Yani önce ağacı gözlemişsek; ağaç, elmanın sebebi oluyor. Önce elmayı gözlemişsek; bu sefer elma, ağacın sebebi oluyor! “Sebep” ve “sonuç” ismi verdiğimiz nesnelerin baktığımız yer ve zamana göre değişmesinin tek anlamı var, o da : “Sebep – sonuç” gibi kavramlar, zihnimizdeki inançların şekillendirdiği kurguların gözlemlerimize uyarlanması ve giydirilmesi ve öyle de anlamlandırılmasından başka bir şey değildir! Yani “sebep – sonuç”, zihnimizin dışında somut ve fiziksel karşılıkları olmayan, basit birer isimlendirmelerden ibarettir!

Bu isimlendirmeler basit birer kurgu ve modelleme olduğu için, ben keyfime göre bunları değiştirebilirim ve böyle bir değişikllik yanlışta olmaz. Örneğin şöyle bir sebep – sonuç kümesi de pekalâ doğrudur : Meselâ “toprak’ sebep, ‘ağaç – elma’ sonuçtur” gibi. Elhasıl “sebep – sonuç” kavramları, gözlem ve algılarımızı sınıflandırmak ve ifade etmek için, yani pratik amaçlarla kullandığımız isimlendirmelerden ibarettir; yani dışsal bir somutluk ve fiziksellikleri yok!

Yukarıdakinden farklı olarak, şöyle bir sebep – sonuç teorisi de kurgulayabilirim : Nasılki masa imal eden bir marangoz, masayı ya kendisi kullanmak veya başkasına satmak veya vermek veya hünerini göstermek, hasılı kendisini masa yapmaya iten veya çeken bir amaç ve gaye için o masayı üretir; yani masa yapmak için masa yapılmaz. Bunun gibi; ağaçta, meyve veya ondan beklenen başka bir fayda için dikilir. Bu öncül ve örneklere göre “sebep – sonuç” teorimizi kurarsak; bilimsel bilimin ağacı “sebep” ve elmayı “sonuç” diye isimlendirmesinin tam tersi olarak; “meyve” ağacın sebebi oluyor, çünkü ağaçtan beklenen fayda her ne ise ağaç o sebepten dikilir, büyütülür! Bu teorimize göre; “sebep ve sonuç” kavramlarını yeniden tanımlamış olduk. Bu tanımda “gaye sebep” anlamına gelen “meyve (fayda, amaç)”, eyleme geçmeden önceki tasarlamada önce, yaratılışta sonra gelir.

Bu kadar zihnî spekülâsyondan çıkacak sonuç : “Sebep” ve “sonuç” kavramlarını inanç, teori ve modellememe göre yeniden tanımlamama hiçbir mantıkî ve dilsel mâni yok. Ve bu hipotezime göre “sebep” ve “sonuç” ismini, evrende istediğim nesne veya olaya takabilirim! Gayette bilimsel olur!

Yani “sebep” ismi verdiğimiz şeylerin, “sonuç” ismi verdiğimiz şeyleri yapması “mümkün” ve “yapıyor” diye düşünmemiz için hiçbir mantıkî veya bilimsel gözlem yok ki; “şu sebeptir, şu da sonucu” diyebilelim! Ama dediğim gibi, inanç ve önkabullerimize göre, istediğimiz kadar teori üretebilir ve evreni yanlış resmedebiliriz!…

Kâinattaki faaliyet ve eserler hakkında “bilimsel bilim”in yaptığı bu gözlem ve bize gösterdiği evren kurgusunu kabul etmeyip, yani zihnimizi bilimin telkin ve illüzyonlarından kurtarıp, şartlanmamış bir bakışla kâinatı biz de gözlemlesek, aslında hâkikatte hiçbirşeyin birbirine tren vagonları gibi “sebep – sonuç zinciriyle” bağlı olmadığını göreceğiz! Çünkü Rabbimizin evrene koyduğu kurala göre “birşey herşeysiz ve herşey birşeysiz olmaz”. “Ağaç – meyve” örneğine devam edersek; gerçekten ağaç, meyvenin sebebi ve meyve ağacın neticesi olsa; o meyvenin yaratılabilmesi veya inşa edilebilmesi için dünyanın güneş ve kendi etrafında dönmesi, eğimi, yerçekimi, ısı – ışık, yerden suyun buharlaşması ve yağmur olarak inmesi, rüzgar, güneş ve güneşin bağlı olduğu diğer gezegen – yıldızlar, onların bağlı olduğu yıldız – sistemler; kısaca 1 adet elmanın yaratılma ve inşası için tüm kâinat fabrikasının çarklarının belli bir düzende işlemesi gerekiyor ki o elmayı üretebilelim! Demek elmaya ağacın gerçekten “sebep” olabilmesi için, elmanın bağlı olduğu kâinattaki tüm bu şeylere de o ağacın sözü geçmesi ve hükmetmesi gerekiyor, ancak o zaman “ağaç, elmaın sebebidir” demenin mantıksal ve doğru bir anlamı olabilir!

Demek “elma”, kâinat fabrikasında imâl ediliyor; ağaç fabrikasında değil! Demek kâinatın işlemesinin neticesinde elma, ağaç üzerinde yaratılıyor; tıpkı aynı kâinatın işlemesiyle ağacının da toprak üzerinde yaratılması gibi. Demek elmanın hakiki yaratanı ve sahibi ve sebebi kim ise; kâinatın da sahibi ve yaratıcısı ve yöneteni o olmak zorunda; çünkü elma, kâinat fabrikasında üretiliyor, bizim ihtiyacımız için dünyaya gönderiliyor! Demek ormanın sahibi kim ise , ormandaki herhangi bir ağacın da sahibi O! Demek kâinatın sebebi kim ise, kâinatın içindeki herbir şeyin de sebebi O!

Elma veya ağacın sebebi, yani fabrikası tüm evrenken; bilimsel bilim’in “ağaç ‘sebep’, elma ‘neticesidir” diyerek yaptığı hata; tıpkı evimizdeki televizyonun açma – kapama düğmesine basınca, düğmenin ses – görüntünün gelip – gitmesine sebep olması ve düğme olmayınca televizyondan ses – görüntü alamamamızın, ekrandaki ses ve görüntünün üreteni, imâl edeni, faili, yani “sebebi”nin açma – kapama düğmesi olduğu inancına yol açmasında düştüğümüz hatadan farklı değildir! Elma kâinat fabrikasında üretildiği gibi; televizyondaki ses ve görüntü de; başta senarist, oyuncu, kameraman, yapımcı vs. ve sonra verici – alıcı, anten, çevirici vs. (hatta televizyon ve elektriği vs. kimler bulup, geliştirmişse onları da listeye dahil edebiliriz) büyük bir organizasyonun işbirliği ve kuvvetiyle olabiliyor! Televizyonun açma – kapama düğmesi veya ekranı, hatta televizyonun kendisi, havadaki elektromagnetik ses – görüntülerin bizim algı eşiklerimize indirilmesi için bir sebep olabilir ancak, yoksa o ses ve görüntüler havada zaten var, onları televizyon üretmiyor!

Çevremizdeki herhangi bir olaya odaklanıp, o gözlediğimiz olayın saniyelik film karelerini kâinattan koparıp, laboratuvar veya zihnimizde tekra tekrar izleyince, bu yüzeysel ve makalsnamış bakışın neticesi olarak, vehim ve hayâlimiz, olay / eserin tesadüf – tabiatla olabilirliğine ihtimâl veriyor. Halbuki kâinatı tefekkür ve gözlemde, olay / eserleri tek tek, mekân ve zamandan koparılmış kısa film kareleri olarak değil; birlikte ve bütüncül düşünmek gerekiyor. Aksi hâlde o kısa filmin, o tek olay / eserin, tabiat – tesadüf – fizikle mümkün olabileceğine dair içimizde bir zan uyanması çok kolay.

Örneğin, insan, bebeğini emziren bir anneyi gözlerken, o tek olayda; dişsiz bebeğin en gerekli ve sindirim sistemine en uygun rızkı (ben evrendeki hiçbir olayı Rabbimizden kopuk ve bağımsızmış gibi inceleme ateist ve materyalist tarafında olmamak için “gıda, besin maddesi” yerine “rızık” kelimesini tercih ediyorum, çünkü bu kelime saydam olup, arkasında Rezzakı Hakiki olan Rabbimin merhametini ve ni’metlerini akıl ve hayalime gösteriyor) annesinin memesinden gelebilmesi ve (bebek, anne karnında parmağını emerek, emmeyi öğrenmiş olduğu için) bebeğin o sütü alabilmesi gayet normâl ve tabiat – tesadüfe verilebilecek herhangi bir basit olaymış gibi algılayıp, anlamlandırılabiliyor. (Gerçi gözlemimi böyle ifade edince, o tek olayı dahi tabiat – tesadüfe vermenin mümkün olmadığı; fakat bilim’in, herhangi birşeye Rabbimizi “sebep” göstermeme kararından dolayı, yani olayları Rabbimize vermek istememesinin mecburi sonucu olarak, mu’cizevi ve İlâhî olan olayları, tabiat – tesadüf çukuruna gömdüğü ve öyle anlamlandırmak ve inanmak zorunda kaldığı anlaşılabiliyor!) Fakat yeryüzündeki tüm anne ve bebekleri ve geçmiş ve gelecekteki anne – bebekleri de hayalimizde biraraya getirirsek ve buna hayvan yavrularını da katıp, bu muhteşem faaliyet / olayı, hızlı oynayan uzun metrajlı bir filmde seyredersek; hiçbir yere çarpmadan ve umumi dengeyi bozmadan, mermiden hızlı bir şekilde, boşlukta dönen ve dolaşan dünyamızdaki muhtaç ve zayıflara, yüzyıllardır ve hergün tonlarca sütten ırmaklar aktığını, görebildiğimiz gibi, biraz daah geriden bakarsak baldan, elmadan, armuttan, çiçekten vs. milyonlarca ırmaklar akıtıldığını, gönderildiğini ve böylece bizlerin doyurulduğunu göreceğiz! Ve dünyada yaşayan trilyarlarca bitki, hayvan, insanın yaşaması ve neslini sürdürebilmesi için olmazsa olmaz olan gerekli ve zarurî fiilie (rızık gönderme fiili) kâinatta hiçbir sebep bulamayız, ne tesadüf ve ne de tabiatla kendimizi (veya başkalarını) kandırabiliriz!

Yani Rabbimiz balı, ne yaptığını bilmez arıdan; sütü, otlayan inekten; tatlı meyveyi, kaba ağaçtan; yağmuru, yerdekilerden habersiz gökten; (kural olarak; elma, ağaçsız gökten de yağabilirdi; o zaman bilim, Rabbimizin elmayı yeryüzüne gönderme yeri ve adetine bakıp, bunu “otomatik mekanizma” zannedip, öyle isimlendirecek, yağmurun yağmasına “suyun çevrimi” ismi vermesi gibi; öyle anlatacaktı!), ipeği ipekböceğinden; kuşu cansız ve gözsüz – elsiz yumurtadan; insanı insan içinden gönderiyor! Bütün bunlar “sebep” değil, Rabbimizin ni’metlerini indirdiği ve kendilerine taktığı yerler. Yoksa hergün elma başka yerden, yağmur başka yerden, başka hizmetçiyle gönderilse; yani bunda belli bir düzen ve nizam olmasa, elmayı nerede alacağımızı, suyu nerede bulacağımızı bilemez, bulamazdık!

Şimdi sorulması gereken soru şu : Herşeye kudreti yeten Rabbimizden başka hangi sebep, hangi fail, hangi kuvvet, hangi varlık, hangi şey, hangi etken, hangi mekanizma yumurtadan kuş çıkarabilir; topraktan rengarenk kokulu çiçekler çıkarabilir; ağaçtan tatlı – ekşi meyveler gönderebilir; insanın içinden insan çıkarabilir; tonlarca suyu arıtır, rüzgâra emredip, taşıttırabilir, sonra darmadağın edici rüzgâra o yağmur bulutlarını toplattırabilir, ihtiyacı olanlara gönderebilir; hangi tabiat – hangi tesadüf ilâhı Güneş’i küçücük dünyamıza avize ve soba yapabilir; hangi madde – enerji atmosferi dünyamıza bağlayıp, bize hem yorgan ve hem de kalkan yapabilir!?…

Benim yaptığım; 15 yaşında ve bugünkü aklımızda dünyaya doğan ve “Beni buraya kim getirdi, nereden geldim, ben kimim, gönderenin maksadı ve benden istediği ne!?” diyerek bunları soran, araştıran veya gördüğü herşeyi uzaydan dünyaya yeni gelmiş bir uzaylı (veya yeni doğmuş bir bebek) gibi hayretle seyreden ve evrendeki faliyet / eserlerin perde arkasındakini ve niçin – nasılını anlamaya çalışan her insanın yapacağı birşey. Beni harekete geçiren işte bu his!

Ölü bildiğimiz bir insanın hareket ettiğini, elbise biçip, konuştuğunu, etrafını görür gibi hiçbir yere çarpmadan yürüdüğünü görseniz; en makûl ve mantıklı ihtimal olarak aklınıza ne gelir? Adamın ölmediği ve yaşadığı olur değil mi? Evet, peki adamın yaşamadığını kalbinin atmaması, vücudunun soğuk olması gibi delillerle teyid etseydiniz, bu sefer hangi makûl ve mantıklı ihtimal aklınıza gelirdi? Yaşamadığından, beyin – kâlp fonksiyonlarının çalışmadıından emin olduğumuz birisi; capcanlı ve şuurlu bir insan gibi davranışlarda bulunuyorsa, bu işleri o gördüğünüz ölü adam yapmıyor demektir öyle değil mi!? Ölü adamı birisi kullanıp, yönetiyor demektir değil mi? İşte kâinattaki eserlere “sebep” olduğuna inandıklarımız, bu ölü adam gibi cansız ve sağır ve kör, akılsız – şuursuz ve iradesizdir!…

Share

Yorum için üyelik gerekmemekte.