... Bu asırda ikinci dehşetli hal:
Eski zamanda küfr-ü mutlak ve fenden gelen dalâletler ve küfr-ü inadîden
gelen temerrüd, bu zamana nisbeten pek azdı. Onun için, eski İslâm
muhakkiklerinin dersleri, hüccetleri o zamanlarda tam kâfi olurdu,
küfr-ü meşkûkü çabuk izale ederlerdi. Allah'a iman umumî olduğundan,
Allah'ı tanıttırmakla ve Cehennem azabını ihtar etmekle çokları
sefahetlerden, dalâletlerden vazgeçebilirlerdi. Şimdi ise, eski zamanda
bir memlekette bir kâfir-i mutlak yerine, şimdi bir kasabada yüz tane
bulunabilir. Eskide, fen ve ilimle dalâlete girip inat ve temerrüd ile
hakaik-i imana karşı çıkana nisbeten şimdi yüz derece ziyade olmuş. Bu
mütemerrid inatçılar, firavunluk derecesinde bir gurur ile ve dehşetli
dalâletleriyle hakaik-ı imaniyeye karşı muaraza ettiklerinden, elbette
bunlara karşı, atom bombası gibi, bu dünyada onların temellerini parça
parça edecek bir hakikat-i kudsiye lâzımdır ki, onların tecavüzatını
durdursun ve bir kısmını imana getirsin.
İşte, Cenâb-ı Hakka hadsiz şükürler
olsun ki, bu zamanın tam yarasına bir tiryak olarak Kur'ân-ı
Mucizü'l-Beyânın bir mucize-i mâneviyesi ve lemeatı bulunan Risale-i
Nur, pek çok muvazenelerle, en dehşetli muannid, mütemerridleri,
Kur'ân'ın elmas kılıcıyla kırıyor. Ve kâinat zerreleri adedince
vahdâniyet-i İlâhiyeye ve imanın hakikatlerine hüccetleri, delilleri
gösteriyor ki, yirmi beş seneden beri en şiddetli hücumlara karşı mağlûp
olmayıp galebe etmiş ve ediyor…
(15. Şua)
------ o
------
Efendiler! Dalâlet ve fenalıklar
cehaletten gelse, def etmesi kolaydır. Fakat fenden, ilimden gelen
dalâletin izalesi çok müşküldür. Bu zamanda dalâlet fenden, ilimden
geldiği için, ancak onları izale etmeye ve nesl-i âtiden o belâya düşen
kısmını kurtarmaya, karşılarında dayanmaya Risale-i Nur gibi her cihetle
mükemmel bir eser lâzımdır. Risale-i Nur'un bu kıymette olduğuna delil
şudur ki: Yirmi seneden beri, benim şiddetli ve kesretli bulunan
muarızlarım ve şiddetli tokatlarını yiyen filozofların hiçbirisi,
Risale-i Nur'a karşı çıkmamış ve cerh edememiş ve çıkamaz…
(Emirdağ Lahikası 1)
------ o
------
Eski zamanda, esâsât-ı imaniye
mahfuzdu, teslim kavî idi. Teferruatta, âriflerin marifetleri delilsiz
de olsa, beyanatları makbul idi, kâfi idi. Fakat şu zamanda, dalâlet-i
fenniye elini esâsâta ve erkâna uzatmış olduğundan, her derde lâyık
devâyı ihsan eden Hakîm-i Rahîm olan Zât-ı Zülcelâl, Kur'ân-ı Kerîmin en
parlak mazhar-ı i'câzından olan temsilâtından bir şulesini, acz ve
zaafıma, fakr ve ihtiyacıma merhameten, hizmet-i Kur'ân'a ait yazılarıma
ihsan etti…
(28Mektub, 7.İşaret)
------ o
------
BİRİNCİ NOKTA: Kırk elli sene evvel,
Eski Said, ziyade ulûm-u akliye ve felsefiyede hareket ettiği için,
hakikatü'l-hakaike karşı ehl-i tarikat ve ehl-i hakikat gibi bir meslek
aradı. Ekser ehl-i tarikat gibi yalnız kalben harekete kanaat edemedi.
Çünkü, aklı, fikri hikmet-i felsefiyeyle bir derece yaralıydı, tedavi
lâzımdı…… İKİNCİ NOKTA: Mevlâna Celâleddin (r.a.) ve İmam-ı Rabbânî
(r.a.) ve İmam-ı Gazâlî (r.a.) gibi, akıl ve kalb ittifakıyla gittiği
için, herşeyden evvel kalb ve ruhun yaralarını tedavi ve nefsin evhamdan
kurtulmasını temine çalışıp, lillâhilhamd, Eski Said Yeni Said'e inkılâp
etmiş…
(Mesnevî-i Nuriye,
Mukaddime)
------ o
------
Ve üçüncü cümlesi olan “…………………………..”
ile der ki: "Onların dalâleti fenden, felsefeden geldiği için acip bir
gurur ve garip bir firavunluk ve dehşetli bir enâniyet onlara verip
nefislerini öyle şımartmış ki, kâinatı idare eden İlâhî kanunların
şuâlarını ve insan âleminde o hakaikin düsturlarını süflî hevesatlarına
ve müştehiyatlarına müsait görmediklerinden-hâşâ hâşâ!-eğri, yanlış,
noksan bulmak istiyorlar." İşte bu âyet, üç cümlesiyle mânen bu asırda
acip bir taife-i dâlleye tam bir tevafuk-u mânevî ile, mânâ-yı
işârîsiyle çok efradı içinde hususî baktığı gibi, tevafuk-u cifrîsiyle
dahi başlarına parmak basıyor…
(1.Şua, 29. Ayetin devamı olan 3.
Ayet-i Kerime)
------ o
------
Teşbihte hatâ olmasın, nasıl ki
Kur'ân'ın gayet kuvvetli ve mantıkî hakikati, sair dinleri, felsefe-i
tabiiyenin savletinden ve galebesinden kurtarıp onlara bir nokta-i
istinad oldu, taklidî ve aklın haricindeki usullerini de bir derece
muhafaza etti. Aynen öyle de, bu zamanda onun bir mucizesi ve nuru olan
Risale-i Nur dahi, felsefe-i maddiyeden gelen dehşetli dalâlet-i
ilmiyeye karşı, avâm-ı ehl-i imanın, taklîdî olan imanlarını, o
dalâlet-i ilmiyenin savletinden kurtarıp, umum ehl-i imana bir nokta-i
istinad ve yakın ve uzaklarda olanlara dahi, zaptedilmez bir kale
hükmüne geçmiştir ki, bu emsalsiz dehşetli dalâletler içinde, yine
avâm-ı mü'minin imanını, şüphelerden ve İslâmiyetini, hakikatsizlik
vesveselerinden muhafaza ediyor…
(Emirdağ Lahikası, Mektup
54)
------ o
------
Bir nükte-i mühimme ve bir sırr-ı ehem
" .... .............. ...........
"
Şu âyet-i acîbe, insanın câmiiyet-i
istidadı cihetiyle mazhar olduğu bütün kemâlât-ı ilmiye ve terakkiyât-ı
fenniye ve havârık-ı sun'iyeyi "tâlim-i esmâ" ünvanıyla ifade ve tabir
etmekte şöyle lâtif bir remz-i ulvî var ki:
Herbir kemâlin, herbir ilmin, herbir
terakkiyâtın, herbir fennin bir hakikat-i âliyesi var ki, o hakikat bir
ism-i İlâhîye dayanıyor. Pek çok perdeleri ve mütenevvi tecelliyâtı ve
muhtelif daireleri bulunan o isme dayanmakla, o fen, o kemâlât, o san'at
kemâlini bulur, hakikat olur. Yoksa, yarım yamalak bir surette, nâkıs
bir gölgedir.
Meselâ, hendese bir fendir. Onun
hakikati ve nokta-i müntehâsı, Cenâb-ı Hakkın ism-i Adl ve Mukaddir'ine
yetişip, hendese aynasında o ismin hakîmâne cilvelerini haşmetiyle
müşahede etmektir.
Meselâ, tıp bir fendir, hem bir
san'attır. Onun da nihayeti ve hakikati, Hakîm-i Mutlakın Şâfî ismine
dayanıp, eczahane-i kübrâsı olan rû-yi zeminde Rahîmâne cilvelerini
edviyelerde görmekle, tıp kemâlâtını bulur, hakikat olur.
Meselâ, hakikat-i mevcudattan bahseden
hikmetü'l-eşya, Cenâb-ı Hakkın (celle celâlühü) ism-i Hakîm'inin
tecelliyât-ı kübrâsını müdebbirâne, mürebbiyâne eşyada, menfaatlerinde
ve maslahatlarında görmekle ve o isme yetişmekle ve ona dayanmakla şu
hikmet hikmet olabilir. Yoksa, ya hurafâta inkılâb eder ve mâlâyâniyât
olur veya felsefe-i tabiiye misilli dalâlete yol açar…
(20. Söz)
------ o
------
Aziz, sıddık kardeşlerim ve Nur
şakirtlerinin küçük pehlivanları,
Asâ-yı Mûsâ âhirlerinde, bazı
nüshalarında mübarekler pehlivanı büyük ruhlu Küçük Ali namında bir
kardeşimizin sualine karşı verdiğim bir cevap var. Onu okuyunuz ki, o
zâta bazı muterizler Risale-i Nur'un kıymetini bir derece kırmak için
demişler: "Herkes Allah'ı bilir. Âdi bir adam, bir veli gibi Allah'a
iman eder" diye, Nurların pek yüksek ve pek çok kıymettar ve gayet
lüzumlu tahşidatını ziyade göstermek istemişler.
Şimdi, İstanbul'da, daha dehşetli bir
fikirde, anarşi fikirli küfr-ü mutlaka düşmüş bir kısım münafıklar,
Risale-i Nur gibi, ekmek ve suya ihtiyaç derecesinde herkes muhtaç
olduğu imanî hakikatlerine ihtiyacı düşürmek desisesiyle diyorlar ki:
"Her millet, herkes Allah'ı bilir. Onu, daha yeni ders almaya
ihtiyacımız çok yok" diye mukabele etmek istiyorlar.
Halbuki Allah'ı bilmek, bütün kâinata
ihata eden rububiyetine ve zerrelerden yıldızlara kadar cüz'î ve küllî
herşey Onun kabza-i tasarrufunda ve kudret ve iradesiyle olduğuna kat'î
iman etmek; ve mülkünde hiçbir şeriki olmadığına ve Lâ ilâhe illallah
kelime-i kudsiyesine, hakikatlerine iman etmek, kalben tasdik etmekle
olur. Yoksa, "Bir Allah var" deyip, bütün mülkünü esbaba ve tabiata
taksim etmek ve onlara isnat etmek-hâşâ-hadsiz şerikleri hükmünde esbabı
merci tanımak ve herşeyin yanında hâzır irade ve ilmini bilmemek ve
şiddetli emirlerini tanımamak ve sıfatlarını ve gönderdiği elçilerini,
peygamberlerini bilmemek, elbette hiçbir cihette Allah'a iman hakikati
onda yoktur. Belki küfr-ü mutlaktaki mânevî Cehennemin dünyevî
tazibinden kendini bir derece teselliye almak için o sözleri söyler.
Evet, inkâr etmemek başkadır, iman etmek bütün bütün
başkadır.
Evet, kâinatta hiçbir zîşuur, kâinatın
bütün eczası kadar şahidleri bulunan Hâlik-ı Zülcelâl'i inkâr edemez...
Etse, bütün kâinat onu tekzib edeceği için susar, lâkayd kalır. Fakat
Ona iman etmek, Kur'ân-ı Azîmüşşânın ders verdiği gibi, O Hâlıkı,
sıfatlarıyla, isimleriyle, umum kâinatın şehadetine istinaden kalben
tasdik etmek; ve elçileriyle gönderdiği emirleri tanımak; ve günah ve
emre muhalefet ettiği vakit, kalben tevbe ve nedamet etmek iledir.
Yoksa, büyük günahları serbest işleyip istiğfar etmemek ve aldırmamak, o
imandan hissesi olmadığına delildir. Her neyse...
(Emirdağ Lahikası, Mektub
151)
------ o
------
YEDİNCİ İŞARET
Yani Üçüncü Sual: Diyorlar ki: "Senin
eski zamandaki müdafaatın ve İslâmiyet hakkındaki mücahedâtın, şimdiki
tarzda değil. Hem Avrupa'ya karşı İslâmiyeti müdafaa eden mütefekkirîn
tarzında gitmiyorsun. Neden Eski Said vaziyetini değiştirdin? Neden
mânevî mücahidîn-i İslâmiye tarzında hareket etmiyorsun?"
Elcevap: Eski Said ile mütefekkirîn
kısmı, felsefe-i beşeriyenin ve hikmet-i Avrupaiyenin düsturlarını
kısmen kabul edip, onların silâhlarıyla onlarla mübareze ediyorlar, bir
derece onları kabul ediyorlar. Bir kısım düsturlarını, fünun-u müsbete
suretinde lâyetezelzel teslim ediyorlar; o suretle, İslâmiyetin hakikî
kıymetini gösteremiyorlar. Adeta, kökleri çok derin zannettikleri
hikmetin dallarıyla İslâmiyeti aşılıyorlar, güya takviye ediyorlar. Bu
tarzda galebe az olduğundan ve İslâmiyetin kıymetini bir derece tenzil
etmek olduğundan, o mesleği terk ettim.
Hem bilfiil gösterdim ki, İslâmiyetin
esasları o kadar derindir ki, felsefenin en derin esasları onlara
yetişmez, belki sathî kalır. Otuzuncu Söz, Yirmi Dördüncü Mektup, Yirmi
Dokuzuncu Söz bu hakikati burhanlarıyla ispat ederek göstermiştir. Eski
meslekte, felsefeyi derin zannedip, ahkâm-ı İslâmiyeyi zâhirî telâkki
edip, felsefenin dallarıyla bağlamakla durutmak ve muhafaza edilmek
zannediliyordu. Halbuki, felsefenin düsturlarının ne haddi var ki onlara
yetişsin?...
(29.Mektub, 7.İşaret)
------ o
------
… O vakit, herşeyden evvel, eskiden
beri tahsil ettiğim ilme müracaat edip, bir teselli, bir rica aramaya
başladım. Maatteessüf, o vakte kadar ulûm-u felsefeyi ulûm-u İslâmiye
ile beraber havsalama doldurup, o ulûm-u felsefeyi, pek yanlış olarak,
maden-i tekemmül ve medar-ı tenevvür zannetmiştim. Halbuki, o felsefî
meseleler ruhumu çok fazla kirletmiş ve terakkiyât-ı mâneviyemde engel
olmuştu. Birden, Cenâb-ı Hakkın rahmet ve keremiyle, Kur'ân-ı Hakîmdeki
hikmet-i kudsiye imdada yetişti. Çok risalelerde beyan edildiği gibi, o
felsefî meselelerin kirlerini yıkadı, temizlettirdi.
Ezcümle, fünun-u hikmetten gelen
zulümat-ı ruhiye, ruhumu kâinata boğduruyordu. Hangi cihete baktım, nur
aradım; o meselelerde nur bulamadım, teneffüs edemedim. Tâ, Kur'ân-ı
Hakîmden gelen Lâ ilâhe illâ Hû cümlesiyle ders verilen tevhid, gayet
parlak bir nur olarak, bütün o zulümatı dağıttı; rahatla nefes aldım.
Fakat nefis ve şeytan, ehl-i dalâlet ve ehl-i felsefeden aldıkları derse
istinad ederek akıl ve kalbe hücum ettiler. Bu hücumdaki münâzarât-ı
nefsiye, lillâhilhamd, kalbin muzafferiyetiyle neticelendi. Çok
risalelerde kısmen o münazaralar yazılmış. Onlara iktifâ edip, burada
yalnız binde bir muzafferiyet-i kalbiyeyi göstermek için, binler
burhandan birtek burhan beyan edeceğim. Tâ ki, gençliğinde hikmet-i
ecnebiye veya fünun-u medeniye namı altındaki kısmen dalâlet, kısmen
mâlâyâniyat meseleleriyle ruhunu kirletmiş, kalbini hasta etmiş, nefsini
şımartmış bir kısım ihtiyarların ruhunda temizlik yapsın; tevhid
hakkında şeytan ve nefsin şerrinden kurtulsun. Şöyle ki:
Ulûm-u felsefiyenin vekâleti namına
nefsim dedi ki: "Bu kâinattaki eşyanın tabiatıyla bu mevcudata
müdahaleleri var. Herşey bir sebebe bakar. Meyveyi ağaçtan, hububatı
topraktan istemeli. En cüz'î, en küçük birşeyi de Allah'tan istemek ve
Allah'a yalvarmak ne demektir?" O vakit, nur-u Kur'ân ile, sırr-ı
tevhid, şu gelecek surette inkişaf etti. Kalbim, o mütefelsif nefsime
dedi : …
(26.Lem’a, 11.Rica)
------ o
------
BEŞİNCİ NOTA
Şu notada, Avrupa fünunu ve
medeniyeti, Eski Said'in fikrinde bir derece yerleştiği için, Yeni Said
harekât-ı fikriyede seyrettiği zaman, Avrupa'nın fünun ve medeniyeti o
seyahat-i kalbiyede emrâz-ı kalbiyeye inkılâp ederek ziyade müşkilâta
medar olduğundan, bilmecburiye, Yeni Said zihnini silkeleyip, muzahraf
felsefeyi ve sefih medeniyeti atmak isterken, kendi ruhunda Avrupa'nın
lehinde şehadet eden hissiyât-ı nefsaniyeyi susturmak için, Avrupa'nın
şahs-ı mânevîsi ile bir cihette gayet kısa, bir cihette uzun, gelecek
muhavereye mecbur olmuştur…
(17.Lem’a, 5.Nota)
------ o
------
Kırk sene
ömrümde, otuz sene tahsilimde yalnız dört kelimeyle dört kelâm öğrendim;
tafsilen beyan edilecektir. Burada, yalnız icmalen işaret edilecektir.
Kelimelerden maksat, mânâ-yı harfî, mânâ-yı ismî, niyet, nazar'dır.
Şöyle ki: Cenab-ı Hakkın mâsivâsına, yani kâinata mânâ-yı harfiyle ve
Onun hesabına bakmak lâzımdır. Mânâ-yı ismiyle ve esbab hesabına bakmak
hatâdır.
Evet, herşeyin iki ciheti vardır. Bir
ciheti Hakka bakar, diğer ciheti de halka bakar. Halka bakan cihet,
Hakka bakan cihete tenteneli bir perde veya şeffaf bir cam parçası gibi,
altında Hakka bakan cihet-i isnadı gösterecek bir perde gibi
olmalıdır.
Binaenaleyh, nimete bakıldığı zaman
Mün'im, san'ata bakıldığı zaman Sâni, esbaba nazar edildiği vakit
Müessir-i Hakikî zihne ve fikre gelmelidir.
Ve keza, nazarla niyet mahiyet-i
eşyayı tağyir eder. Günahı sevaba, sevabı günaha kalb eder. Evet, niyet
âdi bir hareketi ibadete çevirir. Ve gösteriş için yapılan bir ibadeti
günaha kalb eder.
Maddiyata esbab hesabıyla bakılırsa
cehalettir. Allah hesabıyla olursa mârifet-i İlâhiyedir.
(Mesnevî-i Nuriye, Katre)
------ o
------
Ey daire-i esbabdan zuhur eden işleri,
hadiseleri esbaba isnad eden gafil, cahil! Mal sahibi zannettiğin esbab,
mal sahibi değillerdir. Asıl mal sahibi, onların arkasında iş gören
kudret-i ezeliyedir. Onlar, ancak o kudretten gelen hakikî tesirleri
ilân ve neşretmekle muvazzaftırlar. Demek, daire-i esbab, hükûmetin
kalem dairesi hükmündedir ki, yukarıdan gelen emirlerin tebliğatı o
daireden yapılıyor. Çünkü, izzet ve azamet perdeyi iktizâ eder; tevhid
ve celâl dahi şirketi reddeder, tesiri esbaba vermiyor.
Evet, Sultan-ı Ezelînin memurları
vardır, ama icraatçıları değillerdir ki, saltanat ve rububiyetinde ortak
olsunlar. Ancak o memurların vazifesi dellâllıktır ki, kudretin
icraatını ilân ediyorlar. Veya o memurlar, nâzır müşahitlerdir ki,
gördükleri evâmir-i tekviniyeye karşı yaptıkları itaat ve inkıyad ile
istidatlarına göre bir nevi ibadet yapmış olurlar. Demek esbab, ancak ve
ancak kudretin izzetini, rububiyetin haşmetini izhar için vaz edilmiş
birtakım vasıtalardır. Yoksa, kudretin acz ve ihtiyacı için muavenet
eden yardımcı değillerdir. Beşer sultanlarının memurları ise,
sultanların ihtiyaç ve aczlerini def için tayinlerine zaruret hasıl olan
yardımcı ve ortaklarıdır. Binaenaleyh, Allah'ın memurlarıyla insanın
memurları arasında münasebet yoktur. Yalnız gafil ve cahil olanlar
hadiselerde ve vukuattaki hikmetleri, güzellikleri göremediklerinden,
Cenab-ı Haktan şekva ve şikâyetlere başlarlar…
(Mesnevî-i Nurîye,
Lem’âlar)
------ o
------
BİRİNCİ LEM'A
Tevhid iki kısımdır. Meselâ, nasıl ki
bir çarşıya ve bir şehre büyük bir zâtın mütenevvi malları gelse, iki
çeşitle onun malı olduğu bilinir:
Biri, icmâlî, âmiyânedir ki, "Bu kadar
azîm mal, ondan başka kimsenin haddi değil ki sahip olabilsin." Fakat
böyle âmî bir adamın nezaretinde çok hırsızlık olabilir. Parçalarına çok
adamlar sahip çıkabilir.
İkinci çeşit odur ki, her denk
üzerinde yazıyı okur, herbir top üstünde turrayı tanır, herbir ilân
üstünde mührünü bilir bir surette "Herşey o zâtındır" der. İşte, şu
halde herbir şey o zâtı mânen gösterir.
Aynen öyle de, tevhid dahi iki
çeşittir.
Biri tevhid-i âmî ve zahirîdir ki,
"Cenâb-ı Hak birdir; şeriki, naziri yoktur. Bu kâinat
onundur."
İkincisi tevhid-i hakikîdir ki, herşey
üstünde sikke-i kudretini ve hâtem-i rububiyetini ve nakş-ı kalemini
görmekle, doğrudan doğruya herşeyden Onun nuruna karşı bir pencere açıp,
Onun birliğine ve herşey Onun dest-i kudretinden çıktığına ve
ulûhiyetinde ve rububiyetinde ve mülkünde hiçbir vecihle hiçbir şeriki
ve muini olmadığına, şuhuda yakın bir yakinle tasdik edip iman
getirmektir ve bir nevi huzur-u daimî elde etmektir. Biz dahi, şu Sözde,
o halis ve âli tevhid-i hakikîyi gösterecek şuaları
zikredeceğiz.
Birinci nükte içinde bir ihtar: Ey
esbab-perest gafil! Esbab bir perdedir; çünkü izzet ve azamet öyle
ister. Fakat iş gören, kudret-i Samedâniyedir; çünkü tevhid ve celâl
öyle ister ve istiklâli iktiza eder. Sultan-ı Ezelînin memurları,
saltanat-ı Rububiyetin icraatçıları değillerdir. Belki o saltanatın
dellâllarıdırlar ve o Rububiyetin temâşâger nazırlarıdırlar. Ve o
memurlar, o vasıtalar kudretin izzetini, Rububiyetin haşmetini izhar
içindir, tâ umur-u hasise ile kudretin mübaşereti görünmesin. Acz-âlûd,
fakr-pîşe olan insanî bir sultan gibi, acz ve ihtiyaç için memurları
şerik ittihaz etmiş değildir.
Demek esbab vaz edilmiş, tâ aklın
nazar-ı zahirîsine karşı kudretin izzeti muhafaza edilsin. Zira, aynanın
iki veçhi gibi, herşeyin bir mülk ciheti var ki, aynanın mülevven yüzüne
benzer; muhtelif renklere ve hâlâta medar olabilir. Biri melekût'tur ki,
aynanın parlak yüzüne benzer. Mülk ve zahir veçhinde, kudret-i
Samedâniyenin izzetine ve kemâline münâfi hâlât vardır. Esbab, o hâlâta
hem merci, hem medar olmak için vaz edilmişler. Fakat melekûtiyet ve
hakikat cânibinde herşey şeffaftır, güzeldir, kudretin bizzat
mübaşeretine münasiptir, izzetine münâfi değildir. Onun için, esbab sırf
zahirîdir; melekûtiyette ve hakikatte tesir-i hakikîleri
yoktur.
Hem esbab-ı zahiriyenin diğer bir
hikmeti şudur ki: Haksız şekvâları ve bâtıl itirazları Âdil-i Mutlaka
tevcih etmemek için, o şekvâlara, o itirazlara hedef olacak esbab vaz
edilmiştir. Çünkü kusur onlardan çıkıyor, onların kabiliyetsizliğinden
ileri geliyor. Bu sırra bir misal-i lâtif suretinde bir temsil-i mânevî
rivayet ediliyor ki:
Hazret-i Azrail Aleyhisselâm, Cenâb-ı
Hakka demiş ki: "Kabz-ı ervah vazifesinde Senin ibâdın benden şekvâ
edecekler, benden küsecekler."
Cenâb-ı Hak, lisan-ı hikmetle ona
demiş ki: "Seninle ibâdımın ortasında musibetler, hastalıklar perdesini
bırakacağım-tâ şekvâları onlara gidip senden küsmesinler."
İşte, bak: Nasıl hastalıklar perdedir;
ecelde tevehhüm olunan fenalıklara mercidirler. Ve kabz-ı ervahta
hakikat olarak olan güzellik, Azrail Aleyhisselâmın vazifesine
mütealliktir. Öyle de, Hazret-i Azrail dahi bir perdedir. Kabz-ı ervahta
zahiren merhametsiz görünen ve rahmetin kemâline münasip düşmeyen bazı
hâlâta merci olmak için, o memuriyete bir nâzır ve kudret-i İlâhiyeye
bir perdedir.
Evet, izzet ve azamet ister ki, esbab,
perdedâr-ı dest-i kudret ola aklın nazarında. Tevhid ve ce lâl ister ki,
esbab ellerini çeksinler tesir-i hakikîden…
(22.Söz, 2.Makam)
------ o
------
Kastamonu'da lise talebelerinden bir
kısmı yanıma geldiler. "Bize Hâlıkımızı tanıttır; muallimlerimiz
Allah'tan bahsetmiyorlar" dediler.
Ben dedim: Sizin okuduğunuz fenlerden
her fen, kendi lisan-ı mahsusuyla mütemadiyen Allah'tan bahsedip Hâlıkı
tanıttırıyorlar. Muallimleri değil, onları dinleyiniz.
Meselâ, nasıl ki mükemmel bir eczahane
ki, her kavanozunda harika ve hassas mizanlarla alınmış hayattar
macunlar ve tiryaklar var; şüphesiz gayet maharetli ve kimyager ve hakîm
bir eczacıyı gösterir. Öyle de, küre-i arz eczahanesinde bulunan dört
yüz bin çeşit nebatat ve hayvanat kavanozlarındaki zîhayat macunlar ve
tiryaklar cihetiyle bu çarşıdaki eczahaneden ne derece ziyade mükemmel
ve büyük olması nisbetinde, okuduğunuz fenn-i tıb mikyasıyla, küre-i arz
eczahane-i kübrasının eczacısı olan Hakîm-i Zülcelâli, hatta kör gözlere
de gösterir, tanıttırır.
Hem, meselâ, nasıl bir harika fabrika
ki, binler çeşit çeşit kumaşları basit bir maddeden dokuyor; şeksiz, bir
fabrikatörü ve maharetli bir makinisti tanıttırır. Öyle de, küre-i arz
denilen yüz binler başlı, her başında yüz binler mükemmel fabrika
bulunan bu seyyar makine-i Rabbâniye ne derece bu insan fabrikasından
büyükse, mükemmelse, o derecede, okuduğunuz fenn-i makine mikyasıyla,
küre-i arzın Ustasını ve Sahibini bildirir ve tanıttırır.
Hem meselâ, nasıl ki, gayet mükemmel
bin bir çeşit erzak etrafından celb edip içinde muntazaman istif ve
ihzar edilmiş depo ve iaşe ambarı ve dükkân şeksiz, bir fevkalâde iaşe
ve erzak mâlikini ve sahibini ve memurunu bildirir. Öyle de, bir senede
yirmi dört bin senelik bir dairede muntazaman seyahat eden ve yüz binler
ve ayrı ayrı erzak isteyen taifeleri içine alan ve seyahatiyle
mevsimlere uğrayıp, baharı bir büyük vagon gibi, binler ayrı ayrı
taamlarla doldurarak, kışta erzakı tükenen biçare zîhayatlara getiren ve
küre-i arz denilen bu Rahmânî iaşe ambarı ve bu sefine-i Sübhâniye ve
bin bir çeşit cihazatı ve malları ve konserve paketleri taşıyan bu depo
ve dükkân-ı Rabbânî, ne derece o fabrikadan büyük ve mükemmel ise,
okuduğunuz veya okuyacağınız fenn-i iaşe mikyasıyla, o kat'iyette ve o
derecede küre-i arz deposunun Sahibini, Mutasarrıfını, Müdebbirini
bildirir, tanıttırır, sevdirir.
Hem nasıl ki dört yüz bin millet
içinde bulunan ve her milletin istediği erzakı ayrı ve istimal ettiği
silâhı ayrı ve giydiği elbisesi ayrı ve talimatı ayrı ve terhisatı ayrı
olan bir ordunun mucizekâr bir kumandanı, tek başıyla bütün o ayrı ayrı
milletlerin ayrı ayrı erzakların ve çeşit çeşit eslihalarını ve
elbiselerini ve cihazatlarını, hiçbirini unutmayarak ve şaşırmayarak
verdiği o acip ordu ve ordugâh, şüphesiz, bedahetle o harika kumandanı
gösterir, takdirkârâne sevdirir. Aynen öyle de, zemin yüzünün
ordugâhında ve her baharda yeniden silâh altına alınmış bir yeni ordu-yu
Sübhânîde nebatat ve hayvanat milletlerinden dört yüz bin nev'in çeşit
çeşit elbise, erzak, esliha, talim, terhisleri gayet mükemmel ve
muntazam ve hiçbirini unutmayarak ve şaşırmayarak, birtek kumandan-ı
âzam tarafından verilen küre-i arzın bahar ordugâhı, ne derece mezkûr
insan ordu ve ordugâhından büyük ve mükemmel ise, sizin okuyacağınız
fenn-i askerî mikyasıyla dikkatli ve aklı başında olanlara o derece
küre-i arzın Hâkimini ve Rabbini ve Müdebbirini ve Kumandan-ı Akdesini
hayretler ve takdislerle bildirir ve tahmid ve tesbihle
sevdirir.
Hem nasılki bir harika şehirde
milyonlar elektrik lâmbaları hareket ederek her yeri gezerler. Yanmak
maddeleri tükenmiyor bir tarzdaki elektrik lâmbaları ve fabrikası,
şeksiz, bedahetle elektriği idare eden ve seyyar lâmbaları yapan ve
fabrikayı kuran ve iştial maddelerini getiren bir mucizekâr ustayı ve
fevkalâde kudretli bir elektrikçiyi hayretler ve tebriklerle tanıttırır,
yaşasınlar ile sevdirir. Aynen öyle de, bu âlem şehrinde, dünya
sarayının damındaki yıldız lâmbaları, bir kısmı-kozmoğrafyanın dediğine
bakılsa-küre-i arzdan bin defa büyük ve top güllesinden yetmiş defa
sür'atli hareket ettikleri halde, intizamını bozmuyor, birbirine
çarpmıyor, sönmüyor, yanmak maddeleri tükenmiyor. Okuduğunuz
kozmoğrafyanın dediğine göre, küre-i arzdan bir milyon defadan ziyade
büyük ve bir milyon seneden ziyade yaşayan ve bir misafirhane-i
Rahmâniyede bir lâmba ve soba olan güneşimizin yanmasının devamı için,
her gün küre-i arzın denizleri kadar gazyağı ve dağları kadar kömür veya
bin arz kadar odun yığınları lâzımdır ki sönmesin. Ve onu ve onun gibi
ulvî yıldızları gazyağsız, odunsuz, kömürsüz yandıran ve söndürmeyen ve
beraber ve çabuk gezdiren ve birbirine çarptırmayan bir nihayetsiz
kudreti ve saltanatı, ışık parmaklarıyla gösteren bu kâinat şehr-i
muhteşemindeki dünya sarayının elektrik lâmbaları ve idareleri ne derece
o misâlden daha büyük, daha mükemmeldir; o derecede, sizin okuduğunuz
veya okuyacağınız, fenn-i elektrik mikyasıyla, bu meşher-i âzam-ı
kâinatın Sultanını, Münevvirini, Müdebbirini, Sâniini, o nuranî
yıldızları şahit göstererek tanıttırır, tesbihatla, takdisatla sevdirir,
perestiş ettirir.
Hem meselâ, nasıl ki bir kitap bulunsa
ki, bir satırında bir kitap ince yazılmış ve herbir kelimesinde ince
kalemle bir sûre-i Kur'âniye yazılmış. Gayet mânidar ve bütün meseleleri
birbirini teyid eder ve kâtibini ve müellifini fevkalâde maharetli ve
iktidarlı gösteren bir acîp mecmua, şeksiz, gündüz gibi kâtip ve
musannifini kemâlâtıyla, hünerleriyle bildirir, tanıttırır. Mâşâallah,
bârekâllah cümleleriyle takdir ettirir. Aynen öylede, bu kâinat kitab-ı
kebîri ki, birtek sayfası olan zemin yüzünde ve birtek forması olan
baharda, üçyüz bin ayrı ayrı kitaplar hükmündeki üç yüz bin nebatî ve
hayvanî taifeleri beraber, birbiri içinde, yanlışsız, hatasız,
karıştırmayarak, şaşırmayarak, mükemmel, muntazam ve bazan ağaç gibi bir
kelimede bir kasideyi ve çekirdek gibi bir noktada bir kitabın tamam bir
fihristesini yazan bir kalem işlediğini gözümüzle gördüğümüz bu
nihayetsiz mânidar ve her kelimesinde çok hikmetler bulunan şu mecmua-i
kâinat ve bu mücessem Kur'ân-ı ekber-i âlem, mezkûr misaldeki kitaptan
ne derece büyük ve mükemmel ve mânidar ise, o derecede-sizin okuduğunuz
fenn-i hikmetü'l-eşya ve mektepte bilfiil mübaşeret ettiğiniz fenn-i
kıraat ve fenn-i kitabet geniş mikyaslarıyla ve dürbün gözleriyle-bu
kitab-ı kâinatın Nakkaşını, Kâtibini hadsiz kemâlâtıyla tanıttırır,
Allahu Ekber cümlesiyle bildirir, Sübhânallah takdisiyle tarif eder,
Elhamdülillâh senâlarıyla sevdirir.
İşte bu fenlere kıyasen, yüzer
fünûndan her bir fen, geniş mikyasıyla ve hususi aynasıyla ve dürbünlü
gözüyle ve ibretli nazarıyla bu kâinatın Hâlık-ı Zülcelâlini esmâsıyla
bildirir, sıfâtını, kemâlâtını tanıttırır…
(11.Şua, 6.Mes’ele)
------ o
------
[Kur'an-ı Hakîm'in hikmet-i kudsiyesi
ile felsefe hikmetinin icmâlen müvazenesi... Hem hikmet-i Kur'aniyenin
insanın hayat-ı şahsiyesine ve hayat-ı içtimâiyesine verdiği ders-i
terbiyenin gâyet kısa bir fezlekesi... Hem Kur'anın sâir Kelimât-ı
İlahiyeye ve bütün kelâmlara cihet-i rüchaniyetine bir işarettir. İşte
bu sözde "Dört Esâs" vardır.]
BİRİNCİ ESAS: Hikmet-i Kur'aniye ile
hikmet-i fenniyenin farklarına şu gelecek hikâye-i temsiliye dürbünüyle
bak:
Bir zaman, hem dindar, hem gâyet
san'atkâr bir Hâkim-i Namdar istedi ki: Kur'an-ı Hakîm'i, maânîsindeki
kudsiyetine ve kelimâtındaki i’câza şâyeste bir yazı ile yazsın. O
mu'ciz-nümâ kamete, hârika bir libas giydirilsin. İşte o Nakkaş Zât,
Kur'anı pek acib bir tarzda yazdı. Bütün kıymettar cevherleri, yazısında
istimal etti. Hakaikının tenevvüüne işaret için Bâzı mücessem hurufâtını
elmas ve zümrüt ile: ve bir kısmını lü'lü ve akik ile ve bir taifesini
pırlanta ve mercanla: ve bir nev'ini altun ve gümüş ile yazdı. Hem öyle
bir tarzda süslendirip münakkaş etti ki, okumayı bilen ve bilmeyen
herkes temaşasından hayran olup istihsan ederdi. Bâhusus ehl-i hakikatın
nazarına o sûrî güzellik, mânâsındaki gâyet parlak güzelliğin ve gâyet
şirin tezyinatın îşâratı olduğundan, pek kıymettar bir antika
olmuştur...
Sonra o Hâkim, şu Mûsannâ ve murassa
Kur'anı, bir ecnebi feylesofa ve bir müslüman âlime gösterdi. Hem
tecrübe, hem mükâfat için emretti ki: "Herbiriniz, bunun hikmetine dair
bir eser yazınız." Evvelâ o feylesof, sonra o âlim, Ona dair birer kitab
te'lif ettiler. Fakat feylesofun kitabı, yalnız harflerin nakışlarından
ve münasebetlerinden ve vaziyetlerinden ve cevherlerinin hâsiyetlerinden
ve târifatından bahseder. Mânâsına hiç ilişmez. Çünki o ecnebî adam,
arabî hattı okumayı hiç bilmez. Hattâ o müzeyyen Kur'anı, bilmiyor ki
bir kitabdır ve mânâyı ifade eden yazıdır. Belki Ona münakkaş bir antika
nazarıyla bakıyor. Lâkin çendan arabî bilmiyor fakat çok iyi bir
mühendistir, güzel bir tasvircidir, mâhir bir kimyagerdir, sarraf bir
cevhercidir. İşte o adam, bu san'atlara göre eserini yazdı.
Amma müslüman âlim ise, Ona baktığı
vakit anladı ki: «O, Kitab-ı Mübin'dir, Kur'an-ı Hakîm'dir.» İşte bu
hakperest zât, ne tezyinat-ı zâhiriyesine ehemmiyet verdi ve ne de
hurûfun nukuşuyla iştigal etti. Belki öyle bir şeyle meşgul oldu ki,
milyon mertebe öteki adamın iştigal ettiği mes'elelerinden daha âlî,
daha galî, daha lâtif, daha şerif, daha nâfi, daha câmi... Çünki,
Nukuşun perdesi altında olan hakaik-i kudsiyesinden ve envar-ı
esrârından bahsederek gâyet güzel bir tefsir-i şerif yazdı. Sonra ikisi,
eserlerini götürüp o Hâkim-i Zîşan'a takdim ettiler. O Hâkim, evvelâ
feylesofun eserini aldı. Baktı gördü ki: O hodpesend ve tabiatperest
adam çok çalışmış, fakat hiç hakikî hikmetini yazmamış. Hiçbir mânâsını
anlamamış, belki karıştırmış. Ona karşı hürmetsizlik, belki edebsizlik
etmiş. Çünki: O menba-ı hakaik olan Kur'anı, mânâsız nukuş zannederek,
mânâ cihetinde kıymetsizlik ile tahkir etmiş olduğundan, o Hâkim-i Hakîm
dahi onun eserini başına vurdu, huzurundan çıkardı...
Sonra öteki hakperest, müdakkik âlimin
eserine baktı gördü ki: Gâyet güzel ve nâfi' bir tefsir ve gâyet
hakîmane, mürşidane bir te'liftir. "Âferin, bârekâllah" dedi. İşte
hikmet budur ve âlim ve hakîm, bunun sahibine derler. Öteki adam ise,
haddinden tecavüz etmiş bir san'atkârdır. Sonra onun eserine bir mükâfat
olarak; herbir harfine mukabil, tükenmez hazinesinden "On altun
verilsin" irade etti.
Eğer temsili fehmettin ise bak,
hakikatın yüzünü de gör:
Amma o müzeyyen Kur'an ise, şu Mûsannâ
kâinattır. O hâkim ise, Hakîm-i Ezelî'dir. Ve o iki adam ise, birisi
yâni ecnebisi; ilm-i felsefe ve hükemâsıdır. Diğeri, Kur'an ve
şâkirdleridir. Evet Kur'an-ı Hakîm, şu Kur'an-ı Azîm-i Kâinatın en âlî
bir müfessiridir ve en belîğ bir tercümânıdır. Evet o Furkan'dır ki: Şu
kâinatın sahifelerinde ve zamanların yapraklarında kalem-i kudretle
yazılan âyât-ı tekviniyyeyi cin ve inse ders verir. Hem herbiri birer
harf-i mânidar olan mevcûdata «Mânâ-yı Harfî» nazarıyla, yâni onlara
Sâni hesabına bakar, «Ne kadar güzel yapılmış, ne kadar güzel bir
Sûrette Sâniinin cemâline delâlet ediyor» der. Ve bununla kâinatın
hakikî güzelliğini gösteriyor. Amma ilm-i hikmet dedikleri felsefe ise;
hurûf-u mevcûdâtın tezyînâtında ve münâsebâtında dalmış ve sersemleşmiş,
hakikatın yolunu şaşırmış... Şu kitab-ı kebîrin hurûfâtına «Mânâ-yı
Harfî» ile, yâni Allah hesabına bakmak lâzım gelirken; öyle etmeyip
«Mânâ-yı İsmî» ile, yâni mevcûdâta mevcûdât hesabına bakar, öyle
bahseder. "Ne güzel yapılmış"a bedel, "Ne güzeldir" der, çirkinleştirir.
Bununla kâinatı tahkir edip, kendisine müştekî eder. Evet dinsiz
felsefe, hakikatsiz bir safsatadır ve kâinata bir
tahkirdir...
(12.Söz)
------ o
------
YİRMİÜÇÜNCÜ LEM'A
(Tabîat Risalesi)
(Onyedinci Lem'anın Onaltıncı Notası
iken, ehemmiyetine binaen Yirmiüçüncü Lem'a olmuştur. Tabîattan gelen
fikr-i küfrîyi dirilmiyecek bir surette öldürüyor; küfrün temel taşını
zîr ü zeber ediyor.)
İhtar
Şu notada, Tabîiyyunun münkir kısmının
gittikleri yolun iç yüzü ne kadar akıldan uzak ve ne kadar çirkin ve ne
derece hurafe olduğu, lâakal doksan muhali tazammun eden dokuz muhal ile
beyan edilmiş. Sair Risalelerde o muhaller kısmen izah edildiğinden;
burada gâyet muhtasar olmak haysiyetiyle, bazı basamaklar
tayyedilmiştir. Onun için, birdenbire, bu kadar zâhir ve aşikâre bir
hurafeyi nasıl bu meşhur âkıl feylesoflar kabul etmişler, o yolda
gidiyorlar, hatıra geliyor. Evet onlar, mesleklerinin iç yüzünü
görememişler. Hem hakikat-ı meslekleri ve mesleklerinin lâzımı ve
muktezası odur ki; yazılmış herbir muhalin ucunda beyan edilen o çirkin
ve müstekreh ve gayr-ı makul (Haşiye) hülâsa-i mezhebleri, mesleklerinin
lâzımı ve zarurî muktezası olduğunu gâyet bedihî ve kat'î bürhanlarla
şübhesi olanlara tafsilen beyan ve isbat etmeye hazırım.
Şu âyet-i kerime, istifham-ı inkârî
ile "Cenab-ı Hak hakkında şek olmaz ve olmamalı" demekle; vücud ve
vahdaniyet-i İlahiye, bedahet derecesinde olduğunu
gösteriyor.
________________________________
(Haşiye): Bu Risalenin sebeb-i
te'lifi; gâyet mütecavizane ve gâyet çirkin bir tarz ile hakaik-i
îmaniyeyi tezyif edip, bozulmuş aklı yetişmediği şeye hurafe deyip,
dinsizliği tabîata bağlayarak, Kur'ana hücum edilmesidir. O hücum ise,
şiddetli bir hiddeti (kalbe) kaleme verdi ki, şiddetli ve galiz
tokatları o mülhidlere ve haktan yüz çeviren bâtıl mezheblilere yedirdi.
Yoksa Risale-i Nur'un mesleği, nezihane ve nazikane ve kavl-i
leyyindir.
Şu sırrı izahtan evvel bir
ihtar:
1338'de Ankara'ya gittim. İslâm
ordusunun Yunan'a galebesinden neş'e alan ehl-i îmanın kuvvetli efkârı
içinde, gâyet müdhiş bir zındıka fikri, içine girmek ve bozmak ve
zehirlendirmek için dessasane çalıştığını gördüm. Eyvah dedim, bu
ejderha îmanın erkânına ilişecek! O vakit, şu âyet-i kerime bedahet
derecesinde vücud ve vahdaniyeti ifham ettiği cihetle ondan istimdad
edip, o zındıkanın başını dağıtacak derecede Kur'an-ı Hakîm'den alınan
kuvvetli bir bürhanı, Arabî Risalesinde yazdım. Ankara'da, Yeni Gün
Matbaası'nda tab'ettirmiştim. Fakat maatteessüf Arabî bilen az ve
ehemmiyetle bakanlar da nadir olmakla beraber, gâyet muhtasar ve mücmel
bir surette o kuvvetli bürhan tesirini göstermedi. Maatteessüf, o
dinsizlik fikri hem inkişaf etti, hem kuvvet buldu. Bilmecburiye, o
bürhanı Türkçe olarak bir derece beyan edeceğim. O bürhanın bazı
parçaları, bazı Risalelerde tam izah edildiğinden; burada icmalen
yazılacaktır. Sair Risalelerde inkısam etmiş olan müteaddid bürhanlar,
bu bürhanda kısmen ittihad ediyor; herbiri bunun bir cüz'ü hükmüne
geçiyor.
Mukaddime
Ey insan! Bil ki, insanların ağzından
çıkan ve dinsizliği işmam eden dehşetli kelimeler var. Ehl-i îman,
bilmiyerek istimal ediyorlar. Mühimlerinden üç tanesini beyan
edeceğiz:
Birincisi: "Evcedethü-l esbab" Yâni,
"esbab bu şey'i îcad ediyor."
İkincisi: "Teşekkele binefsihi" Yâni,
"kendi kendine teşekkül ediyor, oluyor, bitiyor."
Üçüncüsü: "İktezathü-t tabîat" Yâni,
"tabîîdir, tabîat iktiza edip îcad ediyor."
Evet madem mevcudat var ve inkâr
edilmez. Hem her mevcud san'atlı ve hikmetli vücuda geliyor. Hem madem
kadîm değil, yeniden oluyor. Herhalde ey mülhid! Bu mevcudu, meselâ bu
hayvanı ya diyeceksin ki, esbab-ı âlem onu îcad ediyor; yâni esbabın
içtimaında o mevcud vücud buluyor.. veyahud o kendi kendine teşekkül
ediyor.. veyahud tabîat muktezası olarak, tabîatın tesiriyle vücuda
geliyor.. veyahud bir Kadîr-i Zülcelâl'in kudretiyle îcad edilir. Madem
aklen bu dört yoldan başka yol yoktur, evvelki üç yol muhal, battal,
mümteni', gayr-ı kabil oldukları kat'î isbat edilse; bizzarure ve
bilbedahe dördüncü yol olan tarîk-i vahdaniyet, şeksiz şübhesiz sabit
olur.
AMMA BİRİNCİ YOL Kİ: Esbab-ı âlemin
içtimaiyle teşkil-i eşya ve vücud-u mahlûkattır. Pek çok muhalatından
yalnız üç tanesini zikrediyoruz.
BİRİNCİSİ: Bir eczahanede, gâyet
muhtelif maddelerle dolu, yüzer kavanoz şişeler bulunuyor. O
edviyelerden, zîhayat bir macun istenildi. Hem hayatdar harika bir
tiryak onlardan yapılmak îcab etti. Geldik, o eczahanede, o zîhayat
macunun ve hayatdar tiryakın çoklukla efradını gördük. O macunlardan
herbirisini tedkik ettik. Görüyoruz ki: O kavanoz şişelerden
herbirisinden, bir mizan-ı mahsusla, bir iki dirhem bundan, üç dört
dirhem ötekinden, altı yedi dirhem başkasından ve hakeza.. muhtelif
mikdarlarda eczalar alınmış. Eğer birinden, bir dirhem ya noksan veya
fazla alınsa o macun zîhayat olamaz, hasiyetini gösteremez. Hem o
hayatdar tiryakı da tedkik ettik. Herbir kavanozdan bir mizan-ı mahsus
ile bir madde alınmış ki, zerre mikdarı noksan veya ziyade olsa, tiryak
hassasını kaybeder. O kavanozlar elliden ziyade iken, herbirisinden ayrı
bir mizan ile alınmış gibi, ayrı ayrı mikdarda eczaları alınmış. Acaba
hiçbir cihette imkân ve ihtimal var mı ki, o şişelerden alınan muhtelif
mikdarlar, şişelerin garib bir tesadüf veya fırtınalı bir havanın
çarpmasiyle devrilmesinden, herbirisinden alınan mikdar kadar yalnız o
mikdar aksın, beraber gitsinler ve toplanıp o macunu teşkil etsinler?
Acaba bundan daha hurafe, muhal, bâtıl birşey var mı? Eşek muzaaf bir
eşekliğe girse, sonra insan olsa, "Bu fikri kabul etmem" diye
kaçacaktır.
İşte bu misal gibi; herbir zîhayat,
elbette zîhayat bir macundur ve herbir nebat, hayatdar bir tiryak
gibidir ki; çok müteaddid eczalardan, çok muhtelif maddelerden, gâyet
hassas bir ölçü ile alınan maddelerden terkib edilmiştir. Eğer esbaba,
anasıra isnad edilse ve "esbab îcad etti" denilse; aynen eczahanedeki
macunun, şişelerin devrilmesinden vücud bulması gibi, yüz derece akıldan
uzak, muhal ve bâtıldır.
Elhasıl: Şu eczahane-i kübra-yı
âlemde, Hakîm-i Ezelî'nin mizan-ı kaza ve kaderiyle alınan mevadd-ı
hayatiye, hadsiz bir hikmet ve nihayetsiz bir ilim ve herşeye şamil bir
irade ile vücud bulabilir. "Kör, sağır, hududsuz, sel gibi akan küllî
anasır ve tabayi' ve esbabın işidir" diyen bedbaht, "O tiryak-ı acib,
kendi kendine şişelerin devrilmesinden çıkıp olmuştur" diyen divane bir
hezeyancı, sarhoş bulunan bir ahmaktan daha ziyade ahmaktır. Evet o
küfür; ahmakane, sarhoşane, divanece bir hezeyandır.
İKİNCİ MUHAL: Eğer herşey, Vâhid-i
Ehad olan Kadîr-i Zülcelâl'e verilmezse, belki esbaba isnad edilse lâzım
gelir ki; âlemin pek çok anasır ve esbabı, herbir zîhayatın vücudunda
müdahâlesi bulunsun. Halbuki sinek gibi bir küçük mahlukun vücudunda,
kemal-i intizam ile gâyet hassas bir mizan ve tamam bir ittifak ile,
muhtelif ve birbirine zıd, mübayin esbabın içtimaı, o kadar zâhir bir
muhaldir ki, sinek kanadı kadar şuuru bulunan, "Bu muhaldir, olamaz!"
diyecektir. Evet bir sineğin küçücük cismi, kâinatın ekser anâsır ve
esbabı ile alâkadardır; belki bir hülâsasıdır. Eğer Kadîr-i Ezelî'ye
verilmezse, o esbab-ı maddiye onun vücudu yanında bizzat hazır bulunmak
lâzım; belki onun küçücük cismine girmek gerektir. Belki cisminin küçük
bir nümunesi olan gözündeki bir hüceyresine girmeleri îcab ediyor. Çünki
sebeb maddî ise, müsebbebin yanında ve içinde bulunması lâzım geliyor.
Şu halde, iki sineğin iğne ucu gibi parmakları yerleşmeyen o
hüceyrecikte erkân-ı âlem ve anasır ve tabayiin, maddeten içinde
bulunup, usta gibi içinde çalıştıklarını kabul etmek lâzım geliyor.
İşte, Sofestaînin en eblehleri dahi, böyle bir meslekten
utanıyorlar.
ÜÇÜNCÜ MUHAL: اَلْوَاحِدُ لاَ يَصْدُرُ
اِلاَّ عَنِ الْوَاحِدِ kaide-i mukarreresiyle: "Bir mevcudun vahdeti
varsa, elbette bir vâhidden, bir elden sudûr edebilir." Hususan o
mevcud, gâyet mükemmel bir intizam ve hassas bir mizan içinde ve câmi
bir hayata mazhar ise, bilbedahe sebeb-i ihtilâf ve keşmekeş olan
müteaddid ellerden çıkmadığını; belki gâyet Kadîr, Hakîm olan bir tek
elden çıktığını gösterdiği halde; hadsiz ve câmid ve cahil, mütecaviz,
şuursuz, karmakarışıklık içinde, kör, sağır esbab-ı tabîiyenin
karmakarışık ellerine, hadsiz imkânat yolları içinde ve içtima ve
ihtilat ile, o esbabın körlüğü, sağırlığı ziyadeleştiği halde; o
muntazam ve mevzun ve vâhid bir mevcudu onlara isnad etmek, yüz muhali
birden kabul etmek gibi akıldan uzaktır. Haydi bu muhalden kat-ı nazar,
esbab-ı maddiyenin elbette tesirleri, mübaşeretle ve temasla olur.
Halbuki o esbab-ı tabîiyenin temasları, zîhayat mevcudların
zâhirleriyledir. Halbuki görüyoruz ki; o esbab-ı maddiyenin elleri
yetişmediği ve temas edemedikleri o zîhayatın bâtını, on defa zâhirinden
daha muntazam, daha lâtif, san'atça daha mükemmeldir. Esbab-ı maddiyenin
elleri ve âletleriyle hiçbir cihetle yerleşemedikleri, belki tam
zâhirine de temas edemedikleri küçücük zîhayat, küçücük hayvancıklar, en
büyük mahluklardan daha ziyade san'atça acib, hilkatça bedi' bir surette
oldukları halde, o câmid, cahil, kaba, uzak, büyük ve birbirine zıd olan
sağır, kör esbaba isnad etmek, yüz derece kör, bin derece sağır olmakla
olur!...
AMMA İKİNCİ MES'ELE: "Teşekkele
binefsihi"dir. Yâni: Kendi kendine teşekkül ediyor. İşte bu cümlenin
dahi çok muhalatı var. Çok cihetle bâtıldır, muhaldir. Nümune için
muhalâtından üç tanesini beyan ederiz.
BİRİNCİSİ: Ey muannid münkir! Senin
enaniyetin seni o kadar ahmaklaştırmış ki, yüz muhali birden kabul
etmeyi, bir derece hükmediyorsun. Çünki sen mevcudsun. Ve basit bir
madde ve câmid ve tegayyürsüz değilsin. Belki, daima teceddüdde olarak,
gâyet muntazam bir makine ve harika ve daima tahavvülde bir saray
gibisin. Senin vücudunda her vakit zerreler çalışıyorlar. Senin vücudun
kâinatla, hususan rızık münasebetiyle, hususan beka-i nev'i itibariyle
alâkadar ve alış-verişi vardır. Senin vücudunda çalışan zerreler, o
münasebatı bozmamak ve o alâkadarlığı kırmamak için dikkat ediyorlar.
Öylece ihtiyatla ayaklarını atıyorlar. Güya bütün kâinata bakıyorlar.
Senin münasebatını kâinatta görüp öyle vaziyet alıyorlar. Sen zâhirî ve
bâtınî duygularınla, o zerrelerin, o harika vaziyetine göre istifade
edersin. Eğer sen vücudundaki zerreleri, Kadîr-i Ezelî'nin kanunuyla
hareket eden küçücük memurları veya bir ordusu veya kalem-i kaderin
uçları, herbir zerre bir kalem ucu veya kalem-i kudretin noktaları,
herbir zerre bir nokta olduğunu kabul etmezsen; o vakit senin gözünde
çalışan herbir zerreye öyle bir göz lâzım ki, senin mecmu-u cesedinin
her tarafını görmekle beraber, münasebetdar olduğun bütün kâinatı dahi
görecek bir gözü ve bütün senin mazi ve müstakbel ve nesil ve aslın ve
anasırının menbalarını ve rızkının madenlerini bilecek, tanıyacak yüz
dâhî kadar bir akıl vermek lâzım geliyor. Senin gibi bu mes'elelerde
zerre kadar aklı olmayanın bir zerresine bin Eflatun kadar bir ilim ve
şuur vermek, bin derece divanece bir hurafeciliktir!..
İKİNCİ MUHAL: Senin vücudun bin
kubbeli harika bir saraya benzer ki; her kubbesinde taşlar, direksiz
birbirine başbaşa verip, muallakta durdurulmuş. Belki senin vücudun, bin
defa bu saraydan daha acibdir. Çünki o saray-ı vücudun, daima kemal-i
intizamla tazelenmektedir. Gâyet harika olan ruh, kalb ve mânevî
letaiften kat-ı nazar, yalnız cesedindeki herbir âza, bir kubbeli menzil
hükmündedir. Zerreler, o kubbedeki taşlar gibi birbirleriyle kemal-i
müvazene ve intizam ile başbaşa verip, harika bir bina, fevkalâde bir
san'at, göz ve dil gibi acib birer mu'cize-i kudret gösteriyorlar. Eğer
bu zerreler, şu âlemin ustasının emrine tâbi' birer memur olmasalar; o
vakit herbir zerre, umum o ceseddeki zerrelere hem hâkim-i mutlak hem
herbirisine mahkûm-u mutlak, hem her birisine misil hem hâkimiyet
noktasında zıd, hem yalnız Vâcib-ül Vücud'a mahsus olan ekser sıfâtın
masdarı, menbaı, hem gâyet mukayyed hem gâyet mutlak bir surette olmakla
beraber, sırr-ı vahdetle yalnız bir Vâhid-i Ehad'in eseri olabilen gâyet
muntazam bir masnu-u vâhidi o hadsiz zerrata isnad etmek; zerre kadar
şuuru olan, bunun pek zâhir bir muhal belki yüz muhal olduğunu
derkeder.
ÜÇÜNCÜ MUHAL: Eğer senin vücudun,
Vâhid-i Ehad olan Kadîr-i Ezelî'nin kalemiyle mektub olmazsa ve tabîata,
esbaba mensub matbu' ise, o vakit senin vücudundaki bir hüceyre-i
bedenden tut, birbiri içinde daireler misillü, binler mürekkebler
adedince tabîat kalıblarının bulunması lâzım gelir. Çünki meselâ bu
elimizdeki kitab eğer mektub olsa, bir tek kalem, kâtibinin ilmine
istinad edip, bütün onları yazar. Eğer o, mektub olmazsa ve onun
kalemine verilmezse, kendi kendine olmuş denilse veya tabîata verilse, o
vakit matbu' kitab gibi, herbir harfi için ayrı bir demir kalem lâzımdır
ki tab'edilsin. Nasılki matbaada hurufat adedince demir harfler bulunur,
sonra o harfler vücud bulur; o vakit bir tek kaleme bedel, o hurufat
adedince kalemler bulunması lâzım gelir. Belki o hurufat içinde bazen
olduğu gibi, küçük kalem ile bir büyük harfte bir sahife -ince hatla-
yazılmış ise, binler kalem bir tek harf için lâzım geliyor. Belki
birbirinin içine girip muntazam bir vaziyetle, senin cesedin gibi bir
şekil alıyorsa, o vakit herbir dairede, herbir cüz' için, o mürekkebat
adedince kalıplar lâzım geliyor. Haydi, yüz muhal içinde bulunan bu
tarzı, mümkün desen dahi, bu muntazam san'atlı demir harfleri ve
mükemmel kalıpları ve kalemleri yapmak için, yine bir tek kaleme
verilmezse, o kalemler, o kalıplar, o demir harflerin yapılması için,
onların adedlerince yine kalemler, kalıplar ve harfler lâzım. Çünki
onlar da yapılmışlar ve onlar da muntazam san'atlıdırlar. Ve hakeza
müteselsilen gittikçe gidecek...
İşte sen de anla! Bu öyle bir fikirdir
ki; senin zerratın adedince muhalat ve hurafeler, içinde bulunuyor. Ey
muannid muattıl! Sen de utan, bu dalâletten vazgeç!
ÜÇÜNCÜ KELİME: "İktezathü-t tabîat"
Yâni; tabîat iktiza ediyor, tabîat yapıyor. İşte bu hükmün çok muhalatı
var. Nümune için üçünü zikrediyoruz.
BİRİNCİSİ: Eğer mevcudatta, hususan
zîhayatta görünen basîrane, hakîmane olan san'at ve îcad, Şems-i
Ezelî'nin kalem-i kader ve kudretine verilmezse, belki kör, sağır,
düşüncesiz olan tabîata ve kuvvete isnad edilse lâzım gelir ki; tabîat,
îcad için herşeyde hadsiz mânevî makine ve matbaaları bulundursun;
veyahud herşeyde, kâinatı halk ve idare edecek bir kudret ve hikmet
dercetsin. Çünki nasıl şemsin cilveleri ve akisleri, zemin yüzündeki
zerrecik cam parçalarında ve katrelerde görünüyor. Eğer o misalî ve aksî
güneşçikler, semadaki tek güneşe isnad edilmese, lâzım gelir ki; bir
kibrit başı yerleşmeyen bir zerrecik cam parçasında tabîî, fıtrî ve
güneşin hasiyetlerine mâlik, zâhiren küçük, manen çok derin bir güneşin
haricî vücudunu kabul ederek, zerrat-ı zücaciye adedince tabîî güneşleri
kabul etmek lâzım geldiği gibi.. -aynen bu misal gibi- mevcudat ve
zîhayat doğrudan doğruya Şems-i Ezelî'nin cilve-i Esmâsına verilmezse,
herbir mevcudda, hususan herbir zîhayatta hadsiz bir kudret ve irade ve
nihayetsiz bir ilim ve hikmet taşıyacak bir tabîatı, bir kuvveti, âdeta
bir ilahı içinde kabul etmek lâzım gelir. Bu tarz-ı fikir ise,
kâinattaki muhalatın en bâtılı, en hurafesidir. Hâlık-ı Kâinat'ın
san'atını, mevhum, ehemmiyetsiz, şuursuz bir tabîata veren insan,
elbette yüz defa hayvandan daha hayvan, daha şuursuz olduğunu
gösterir.
İKİNCİ MUHAL: Eğer gâyet intizamlı,
mizanlı, san'atlı, hikmetli şu mevcudat; nihayetsiz Kadîr, Hakîm bir
zata verilmezse, belki tabîata isnad edilse, lâzım gelir ki; tabîat,
herbir parça toprakta, Avrupa'nın umum matbaaları ve fabrikaları
adedince makineleri, matbaaları bulundursun.. tâ, o parça toprak, menşe'
ve tezgâh olduğu hadsiz çiçekler ve meyvelerin yetişmelerine ve
teşkillerine medâr olabilsin. Çünki çiçekler için saksılık vazifesini
gören bir kâse toprak içine tohumları nöbetle atılan umum çiçeklerin
birbirinden çok ayrı olan şekil ve heyetlerini teşkil ve tasvir edebilir
bir kabiliyeti, bilfiil görülüyor. Eğer Kadîr-i Zülcelâl'e verilmezse; o
vakit, o kâsedeki toprakta, herbir çiçek için mânevî, ayrı, tabîî bir
makinesi bulunmazsa, bu hal vücuda gelemez. Çünki tohumlar ise nutfeler
ve yumurtalar gibi, maddeleri birdir. Yâni müvellid-ül ma, müvellid-ül
humuza, karbon, azotun intizamsız, şekilsiz, hamur gibi halitasından
ibaret olmakla beraber, hava, su, hararet, ziya dahi, herbiri basit ve
şuursuz ve herşeye karşı sel gibi bir tarzda gittiğinden, o hadsiz
çiçeklerin teşkilleri ayrı ayrı ve gâyet muntazam ve san'atlı olarak o
topraktan çıkması, bilbedahe ve bizzarure iktiza ediyor ki; o kâsede
bulunan toprakta, manen Avrupa kadar, mânevî ve küçük mikyasta
matbaaları ve fabrikaları bulunsun. Tâ ki, bu kadar hayatdar kumaşları
ve binler ayrı ayrı nakışlı mensucatları dokuyabilsin.
İşte tabîiyyunların fikr-i küfrîleri,
ne derece daire-i akıldan hariç saptığını kıyas et. Ve tabîatı mûcid
zanneden insan suretindeki ahmak sarhoşlar "mütefennin ve akıllıyız"
diye dâvâ ettikleri halde, akıl ve fenden ne kadar uzak düştüklerini ve
mümteni' ve hiçbir cihetle mümkün olmayan bir hurafeyi kendilerine
meslek ittihaz ettiklerini gör, gül ve tükür!
Eğer desen: Mevcudat, tabîata isnad
edilse böyle acib muhaller olur, imtina' derecesinde müşkilât olur;
acaba Zat-ı Ehad ve Samed'e verildiği vakit, o müşkilât nasıl kalkıyor?
Ve o suubetli imtina, o sühuletli vücuba nasıl inkılab eder?
Elcevap: Birinci muhalde nasılki
güneşin cilve-i in'ikası, kemal-i sühuletle, külfetsiz en küçük zerrecik
câmidden tut, tâ en büyük bir denizin yüzüne kadar feyzini ve tesirini
misalî güneşçiklerle gâyet kolaylıkla gösterdikleri halde, eğer güneşten
nisbeti kesilse; o vakit herbir zerrecikte, tabîî ve bizzat bir güneşin
haricî vücudu imtina derecesinde bir suubetle olabilmesi, kabul edilmek
lâzım gelir. Öyle de; herbir mevcud, doğrudan doğruya Zat-ı Ehad ve
Samed'e verilse; vücub derecesinde bir sühulet, bir kolaylık ile ve bir
intisab ve cilve ile, herbir mevcuda lâzım herbir şey, ona
yetiştirilebilir. Eğer o intisab kesilse ve o memuriyet başıbozukluğa
dönse ve herbir mevcud kendi başına ve tabîata bırakılsa, o vakit
imtina' derecesinde yüzbin müşkilât ve suubetle sinek gibi bir
zîhayatın, kâinatın küçük bir fihristesi olan gâyet harika makine-i
vücudunu îcad eden, içindeki kör tabîatın, kâinatı halk ve idare edecek
bir kudret ve hikmet sahibi olduğunu farzetmek lâzım gelir. Bu ise bir
muhal değil, belki binler muhaldir.
Elhasıl: Nasılki Zat-ı Vâcib-ül
Vücud'un şerik ve nazîri mümteni' ve muhaldir. Öyle de: Rubûbiyetinde ve
îcad-ı eşyada başkalarının müdahâlesi, şerik-i zatî gibi mümteni' ve
muhaldir.
Amma ikinci muhaldeki müşkilât ise
müteaddid Risalelerde isbat edildiği gibi, eğer bütün eşya Vâhid-i
Ehad'e verilse; bütün eşya, bir tek şey gibi sühuletli ve kolay olur.
Eğer esbaba ve tabîata verilse, bir tek şey, umum eşya kadar müşkilâtlı
olduğu, müteaddid ve kat'î bürhanlarla isbat edilmiş. Bir bürhanın
hülâsası şudur ki: Nasılki bir adam, bir padişaha askerlik veya
memuriyet cihetiyle intisab etse, o memur ve o asker o intisab
kuvvetiyle, yüzbin defa kuvvet-i şahsiyesinden fazla işlere medâr
olabilir. Ve padişahı namına bazen bir şahı esir eder. Çünki gördüğü
işlerin ve yaptığı eserlerin cihazatını ve kuvvetini kendi taşımıyor ve
taşımaya mecbur olmuyor. O intisab münasebetiyle, padişahın hazineleri
ve arkasındaki nokta-i istinadı olan ordu; o kuvveti, o cihazatı
taşıyor. Demek gördüğü işler, şahane olarak bir padişahın işi gibi; ve
gösterdiği eserler, bir ordu eseri misillü harika olabilir. Nasılki
karınca, o memuriyet cihetiyle Firavun'un sarayını harab ediyor. Sinek o
intisab ile, Nemrud'u gebertiyor. Ve o intisab ile, buğday tanesi gibi
bir çam çekirdeği, koca çam ağacının bütün cihazatını yetiştiriyor.
(Haşiye) Eğer o intisab kesilse, o memuriyetten terhis edilse, yapacağı
işlerin cihazatını ve kuvvetini, belinde ve bileğinde taşımağa
mecburdur. O vakit, o küçücük bileğindeki kuvvet mikdarınca ve belindeki
cephane adedince iş görebilir. Evvelki vaziyette gâyet kolaylıkla
gördüğü işleri bu vaziyette ondan istenilse, elbette bileğinde bir ordu
kuvvetini ve belinde bir padişahın cihazat-ı harbiye fabrikasını
yüklemek lâzım gelir ki; güldürmek için acib hurafeleri ve masalları
hikâye eden maskaralar dahi bu hayalden utanıyorlar!..
Elhasıl: Vâcib-ül Vücud'a her mevcudu
vermek, vücub derecesinde bir sühuleti var. Ve tabîata îcad cihetinde
vermek, imtina' derecesinde müşkil ve haric-i daire-i
akliyedir.
_______________________________
(Haşiye): Evet, eğer intisab olsa; o
çekirdek, kader-i İlahîden bir emir alır, o harika işlere mazhar olur.
Eğer o intisab kesilse; o çekirdeğin hilkati, koca çam ağacının
hilkatinden daha ziyade cihazat ve iktidar ve san'atı iktiza eder. Çünki
dağdaki -kudret eseri olan- mücessem çam ağacının bütün âzaları ve
cihazatıyla, o çekirdekteki kader eseri olan mânevî ağaçta mevcud
bulunması lâzım gelir. Çünki o koca ağacın fabrikası, o çekirdektir.
İçindeki kaderî ağaç, kudretle hariçte tezahür eder, cismanî çam ağacı
olur.
ÜÇÜNCÜ MUHAL: Bu muhali izah edecek
bazı Risalelerde beyan edilen iki misal:
Birinci Misal: Bütün âsâr-ı
medeniyetle tekmil ve tezyin edilmiş, hâlî bir sahrada kurulmuş,
yapılmış bir saraya; gâyet vahşi bir adam girmiş, içine bakmış. Binlerle
muntazam san'atlı eşyayı görmüş. Vahşetinden, ahmaklığından, hariçten
kimse müdahâle etmeyip, o saray içinde o eşyadan birisi, o sarayı
müştemilatıyla beraber yapmıştır diye taharriye başlıyor. Hangi şeye
bakıyor; o vahşetli aklı dahi kabil görmüyor ki, o şey bunları yapsın.
Sonra o sarayın teşkilat proğramını ve mevcudat fihristesini ve idare
kanunları içinde yazılı olan bir defteri görür. Çendan elsiz ve gözsüz
ve çekiçsiz olan o defter dahi, sair içindeki şeyler gibi, hiçbir
kabiliyeti yoktur ki o sarayı teşkil ve tezyin etsin. Fakat muztar
kalarak, bilmecburiye, eşya-yı âhere nisbeten, kavanin-i ilmiyenin bir
ünvanı olmak cihetiyle, o sarayın mecmuuna bu defteri münasebetdar
gördüğünden, "İşte bu defterdir ki, o sarayı teşkil, tanzim ve tezyin
edip bu eşyayı yapmış, takmış, yerleştirmiş." diyerek vahşetini;
ahmakların, sarhoşların hezeyanına çevirmiş.
İşte aynen bu misal gibi; hadsiz
derecede misaldeki saraydan daha muntazam, daha mükemmel ve bütün etrafı
mu'cizane hikmetle dolu şu saray-ı âlemin içine, inkâr-ı uluhiyete giden
tabîiyyun fikrini taşıyan vahşi bir insan girer. Daire-i mümkinat
haricinde olan Zat-ı Vâcib-ül Vücud'un eser-i san'atı olduğunu
düşünmeyerek ve ondan i'raz ederek, daire-i mümkinat içinde kader-i
İlahînin yazar bozar bir levhası hükmünde ve kudret-i İlahiyenin
kavanin-i icraatına tebeddül ve tegayyür eden bir defteri olabilen ve
pek yanlış ve hata olarak "tabîat" namı verilen bir mecmûa-i kavanin-i
âdât-ı İlahiye ve bir fihriste-i san'at-ı Rabbaniyeyi görür. Ve der ki:
"Madem bu eşya bir sebeb ister, hiçbir şeyin bu defter gibi münasebeti
görünmüyor. Çendan hiçbir cihetle akıl kabul etmez ki; gözsüz, şuursuz,
kudretsiz bu defter, Rubûbiyet-i mutlakanın işi olan ve hadsiz bir
kudreti iktiza eden îcadı yapamaz. Fakat madem Sâni-i Kadîm'i kabul
etmiyorum; öyle ise en münasibi, bu defter bunu yapmış ve yapar
diyeceğim" der. Biz de deriz:
Ey ahmak-ul humakadan tahammuk etmiş
sarhoş ahmak! Başını tabîat bataklığından çıkar, arkana bak; zerrattan,
seyyarata kadar bütün mevcudat, ayrı ayrı lisanlarla şEhadet ettikleri
ve parmaklarıyla işaret ettikleri bir Sâni-i Zülcelâl'i gör.. ve o
sarayı yapan ve o defterde sarayın proğramını yazan Nakkaş-ı Ezelî'nin
cilvesini gör, fermanına bak, Kur'anını dinle.. o hezeyanlardan
kurtul!..
İkinci Misal: Gâyet vahşi bir adam
muhteşem bir kışla dairesine girer. Gâyet muntazam bir ordunun umumî
beraber talimlerini, muntazam hareketlerini görür. Bir neferin
hareketiyle; bir tabur, bir alay, bir fırka kalkar, oturur, gider; bir
ateş emriyle ateş ettiklerini müşahede eder. Onun kaba, vahşi aklı, bir
kumandanın, devletin nizamatıyla ve kanun-u padişahî ile kumandasını
anlamayıp, inkâr ettiğinden, o askerlerin iplerle birbiriyle bağlı
olduklarını tahayyül eder. O hayalî ip, ne kadar harikalı bir ip
olduğunu düşünür; hayrette kalır. Sonra gider.. Ayasofya gibi gâyet
muazzam bir câmie, Cuma gününde dâhil olur. O cemaat-ı müslimînin, bir
adamın sesiyle kalkar, eğilir, secde ederek oturduklarını müşahede eder.
Mânevî ve semavî kanunların mecmuundan ibaret olan şeriatı ve şeriat
sahibinin emirlerinden gelen mânevî düsturlarını anlamadığından, o
cemaatın maddî iplerle bağlandığını ve o acib ipler onları esir edip
oynattığını tahayyül ederek en vahşi insan suretindeki canavar
hayvanları dahi güldürecek derecede maskaralı bir fikirle çıkar,
gider.
İşte aynı bu misal gibi: Sultan-ı Ezel
ve Ebed'in hadsiz cünudunun muhteşem bir kışlası olan şu âleme ve o
Mabud-u Ezelî'nin muntazam bir mescidi olan şu kâinata; mahz-ı vahşet
olan, inkârlı fikr-i tabîatı taşıyan bir münkir giriyor. O Sultan-ı
Ezelî'nin hikmetinden gelen nizamat-ı kâinatın mânevî kanunlarını, birer
maddî madde tasavvur ederek ve saltanat-ı Rubûbiyetin kavanin-i
itibariyesi ve o Mabud-u Ezelî'nin şeriat-ı fıtriye-i kübrasının, mânevî
ve yalnız vücud-u ilmîsi bulunan ahkâmlarını ve düsturlarını birer
mevcud-u haricî ve maddî birer madde tahayyül ederek, kudret-i
İlahiyenin yerine, o ilim ve kelâmdan gelen ve yalnız vücud-u ilmîsi
bulunan o kanunları ikame etmek ve ellerine îcad vermek, sonra da onlara
"tabîat" namını takmak ve yalnız bir cilve-i kudret-i Rabbaniye olan
kuvveti, bir zîkudret ve müstakil bir kadîr telakki etmek; misaldeki
vahşiden bin defa aşağı bir vahşettir!..
Elhasıl: Tabîiyyunların, mevhum ve
hakikatsız tabîat dedikleri şey, olsa olsa ve hakikat-ı hariciye sahibi
ise; ancak bir san'at olabilir, Sâni olamaz. Bir nakıştır, Nakkaş
olamaz. Ahkâmdır, hâkim olamaz. Bir şeriat-ı fıtriyedir, Şâri' olamaz.
Mahluk bir perde-i izzettir, Hâlık olamaz. Münfail bir fıtrattır, Fâtır
bir fâil olamaz. Kanundur, kudret değildir; kâdir olamaz. Mistardır,
masdar olamaz.
Elhasıl: Madem mevcudat var. Madem
Onaltıncı Nota'nın başında denildiği gibi; mevcudun vücuduna, taksim-i
aklî ile dört yoldan başka yol tahayyül edilmez. O dört cihetten üçünün
-herbirinin üç zâhir muhaller ile butlanı, kat'î bir surette isbat
edildi. Elbette bizzarure ve bilbedahe dördüncü yol olan vahdet yolu,
kat'î bir surette isbat olunuyor. O dördüncü yol ise; baştaki اَفِى
اللّهِ شَكٌّ فَاطِرِ السَّموَاتِ وَاْلاَرْضِ âyeti, şeksiz ve şüphesiz
bedahet derecesinde Zat-ı Vâcib-ül Vücud'un uluhiyetini ve her şey
doğrudan doğruya dest-i kudretinden çıktığını ve Semavat ve Arz kabza-i
tasarrufunda bulunduğunu gösteriyor.
Ey esbabperest ve tabîata tapan bîçare
adam! Madem herşeyin tabîatı, herşey gibi mahluktur; çünki san'atlıdır
ve yeni oluyor. Hem her müsebbeb gibi, zâhirî sebebi dahi masnu'dur. Ve
madem herşeyin vücudu, pek çok cihazat ve âletlere muhtaçtır. O halde, o
tabîatı îcad eden ve o sebebi halkeden bir Kadîr-i Mutlak var. Ve o
Kadîr-i Mutlak'ın ne ihtiyacı var ki âciz vesaiti, Rubûbiyetine ve
îcadına teşrik etsin. Hâşâ! Belki doğrudan doğruya müsebbebi, sebeb ile
beraber halkederek, cilve-i Esmâsını ve hikmetini göstermek için, bir
tertib ve tanzim ile zâhirî bir sebebiyet, bir mukarenet vermekle,
eşyadaki zâhirî kusurlara, merhametsizliklere ve noksaniyetlere merci'
olmak için, esbab ve tabîatı dest-i kudretine perde etmiş; izzetini o
suretle muhafaza etmiş. Acaba bir saatçi, saatin çarklarını yapsın;
sonra saati çarklarla tertib edip tanzim etsin, daha mı kolaydır? Yoksa
harika bir makineyi, o çarklar içinde yapsın; sonra saatin yapılmasını o
makinenin câmid ellerine versin, tâ saati yapsın, daha mı kolaydır?
Acaba imkân haricinde değil midir? Haydi o insafsız aklınla sen söyle,
sen hâkim ol! Veyahud bir kâtib; mürekkeb, kalem, kâğıdı getirdi. Onunla
kendi bizzat o kitabı yazsa, daha mı kolaydır? Yoksa o kâğıd, mürekkeb,
kalem içinde o kitabdan daha san'atlı, daha zahmetli, yalnız o tek
kitaba mahsus olarak bir yazı makinesi îcad etsin; sonra o şuursuz
makineye "Haydi sen yaz" desin de kendi karışmasın, daha mı kolaydır?
Acaba yüz defa yazıdan daha müşkil değil midir?
Eğer desen: Evet bir kitabı yazan
makinenin îcadı, o kitabdan yüz defa daha müşkildir. Fakat o makine,
aynı kitabın bir çok nüshalarını yazmasına vasıta olmak cihetiyle, belki
bir kolaylık var?
Elcevap: Nakkaş-ı Ezelî, hadsiz
kudretiyle nihayetsiz cilve-i Esmâsını her vakit tazelendirmekle, ayrı
ayrı şekilde göstermek için, eşyadaki teşahhusları ve hususî sîmâları
öyle bir surette halketmiştir ki; hiçbir mektub-u Samedanî ve hiçbir
kitab-ı Rabbanî, diğer kitabların aynı aynına olamıyor. Alâküllihal,
ayrı mânâları ifade etmek için, ayrı bir sîmâsı bulunacak. Eğer gözün
varsa, insanın sîmâsına bak, gör ki; zaman-ı Âdem'den şimdiye kadar,
belki ebede kadar, bu küçük sîmâda, âza-yı esasîde ittifak ile beraber,
herbir sîmâ, umum sîmâlara nisbeten, herbirisine karşı birer alâmet-i
farikası var olduğu kat'iyen sabittir. Bunun için herbir sîmâ, ayrı bir
kitabdır. Yalnız san'atın tanzimi için ayrı bir yazı takımı ve ayrı bir
tertib ve te'lif ister. Ve maddelerini hem getirmek, hem yerleştirmek ve
hem de vücuda lâzım olan herşeyi dercetmek için, bütün bütün başka bir
tezgâh ister. Haydi, farz-ı muhal olarak tabîata bir matbaa nazarıyla
baktık. Fakat bir matbaaya ait olan tanzim ve basmak, yâni muayyen
intizamını kalıba sokmaktan başka, o tanzimin îcadından, îcadları yüz
derece daha müşkil bir zîhayatın cismindeki maddeleri, aktar-ı âlemden
mizan-ı mahsusla ve has bir intizamla îcad etmek ve getirmek ve matbaa
eline vermek için, yine o matbaayı îcad eden Kadîr-i Mutlak'ın kudret ve
iradesine muhtaçtır. Demek bu matbaalık ihtimali ve farzı, bütün bütün
mânâsız bir hurafedir.
İşte bu saat ve kitab misalleri gibi;
Sâni-i Zülcelâl, Kadîr-i Külli Şey', esbabı halketmiş; müsebbebatı da
halkediyor. Hikmetiyle, müsebbebatı esbaba bağlıyor. Kâinatın
harekâtının tanzimine dair kavanin-i âdetullahtan ibaret olan şeriat-ı
fıtriye-i kübra-yı İlahiyenin bir cilvesini ve eşyadaki o cilvesine,
yalnız bir âyine ve bir ma'kes olan tabîat-ı eşyayı, iradesiyle tayin
etmiştir. Ve o tabîatın vücud-u haricîye mazhar olan vechini, kudretiyle
îcad etmiş ve eşyayı o tabîat üzerinde halketmiş, birbirine mezcetmiş.
Acaba gâyet derecede makul ve hadsiz bürhanların neticesi olan bu
hakikatın kabulü mü daha kolaydır.. -acaba vücub derecesinde lâzım değil
midir?- Yoksa câmid, şuursuz, mahluk, masnu, basit olan o sebeb ve
tabîat dediğiniz maddelere, herbir şey'in vücuduna lâzım hadsiz cihazat
ve âlâtı verip hakîmane, basîrane olan işleri kendi kendilerine
yaptırmak mı daha kolaydır? Acaba imtina' derecesinde, imkân haricinde
değil midir? Senin, o insafsız aklının insafına havale
ediyoruz.
Münkir ve tabîatperest diyor ki: Madem
beni insafa davet ediyorsun. Ben de diyorum ki; şimdiye kadar yanlış
gittiğimiz yol, hem yüz derece muhal, hem gâyet zararlı ve nihayet
derecede çirkin bir meslek olduğunu itiraf ediyorum. Sâbık
tahkikatınızdan zerre mikdar şuuru bulunan anlayacak ki; esbaba, tabîata
îcad vermek mümteni'dir, muhaldir. Ve herşeyi doğrudan doğruya Vâcib-ül
Vücud'a vermek vâcibdir, zarurîdir. Elhamdülillahi ale-l îman deyip îman
ediyorum.
Yalnız bir şüphem var. Cenab-ı Hakk'ın
Hâlık olduğunu kabul ediyorum; fakat bazı cüz'î esbabın ehemmiyetsiz
şeylerde îcada müdahâleleri ve bir parça medh ü sena kazanmaları,
saltanat-ı Rubûbiyetine ne zarar verir? Saltanatına noksaniyet gelir
mi?"
Elcevap: Bazı Risalelerde gâyet kat'î
isbat ettiğimiz gibi; hâkimiyetin şe'ni, müdahâleyi reddetmektir. Hatta
en edna bir hâkim, bir memur; daire-i hâkimiyetinde oğlunun müdahâlesini
kabul etmiyor. Hatta hâkimiyetine müdahâle tevehhümüyle, bazı dindar
padişahlar -halife oldukları halde- masum evlâdlarını katletmeleri, bu
"redd-i müdahâle kanunu"nun hâkimiyette ne kadar esaslı hükmettiğini
gösteriyor. Bir nahiyede iki müdürden tut, tâ bir memlekette iki
padişaha kadar, hâkimiyetteki istiklaliyetin iktiza ettiği "men-i
iştirak kanunu" tarih-i beşerde çok acib herc ü merc ile kuvvetini
göstermiş. Acaba âciz ve muavenete muhtaç insanlardaki âmiriyet ve
hâkimiyetin bir gölgesi, bu derece müdahâleyi reddetmeyi ve başkasının
müdahâlesini men'etmeyi ve hâkimiyetinde iştirak kabul etmemeyi ve
makamında istiklaliyetini nihayet taassubla muhafazaya çalışmayı gör,
sonra hâkimiyet-i mutlaka Rubûbiyet derecesinde ve âmiriyet-i mutlaka
uluhiyet derecesinde ve istiklaliyet-i mutlaka Ehadiyet derecesinde ve
istiğna-yı mutlak kadiriyet-i mutlaka derecesinde bir Zat-ı Zülcelâl'de,
bu redd-i müdahâle ve men-i iştirak ve tard-ı şerik, ne derece o
hâkimiyetin zarurî bir lâzımı ve vâcib bir muktezası olduğunu kıyas
edebilirsen et.
Amma ikinci şık şübhen ki: Bazı esbab,
bazı cüz'iyatın bazı ubûdiyetlerine merci' olsa, o Mabud-u Mutlak olan
Zat-ı Vâcib-ül Vücud'a müteveccih zerrattan seyyarata kadar mahlûkatın
ubûdiyetlerinden ne noksan gelir?
Elcevap: Şu kâinatın Hâlık-ı Hakîm'i
kâinatı bir ağaç hükmünde halkedip, en mükemmel meyvesini zîşuur ve
zîşuurun içinde en câmi meyvesini insan yapmıştır. Ve insanın en
ehemmiyetli, belki insanın netice-i hilkati ve gaye-i fıtratı ve
semere-i hayatı olan şükür ve ibadeti; o Hâkim-i Mutlak ve Âmir-i
Müstakil, kendini sevdirmek ve tanıttırmak için kâinatı halkeden o
Vâhid-i Ehad, bütün kâinatın meyvesi olan insanı ve insanın en yüksek
meyvesi olan şükür ve ibadetini başka ellere verir mi? Bütün bütün
hikmetine zıd olarak, netice-i hilkati ve semere-i kâinatı abes eder mi?
Hâşâ ve kellâ... Hem hikmetini ve Rubûbiyetini inkâr ettirecek bir
tarzda mahlûkatın ibadetlerini başkalara vermeye rıza gösterir mi, hiç
müsaade eder mi? Ve hem hadsiz bir derecede kendini sevdirmeyi ve
tanıttırmayı ef'aliyle gösterdiği halde, en mükemmel mahlûkatının şükür
ve minnetdarlıklarını, tahabbüb ve ubûdiyetlerini başka esbaba vermekle
kendini unutturup, kâinattaki makasıd-ı âliyesini inkâr ettirir mi? Ey
tabîat-perestlikten vazgeçen arkadaş! Haydi sen söyle!
O diyor: Elhamdülillah, bu iki şübhem
hallolmakla beraber, vahdaniyet-i İlahiyeye dair ve Mabud-u Bilhak o
olduğuna ve ondan başkaları ibadete lâyık olmadığına o kadar parlak ve
kuvvetli iki delil gösterdin ki, onları inkâr etmek, Güneş'i ve gündüzü
inkâr etmek gibi bir mükâberedir.
Hâtime
Tabîat fikr-i küfrîsini terkeden ve
imânâ gelen zat diyor ki: Elhamdülillah, benim şüphelerim kalmadı;
yalnız merakımı mûcib olan birkaç sualim var.
Birinci Sual: Çok tenbellerden ve
târik-üs salâtlardan işitiyoruz; diyorlar ki: Cenab-ı Hakk'ın bizim
ibadetimize ne ihtiyacı var ki, Kur'anda çok şiddet ve ısrar ile ibadeti
terkedeni zecredip Cehennem gibi dehşetli bir ceza ile tehdid ediyor.
İtidalli ve istikametli ve adâletli olan ifade-i Kur'aniyeye nasıl
yakışıyor ki, ehemmiyetsiz bir cüz'î hataya karşı, nihayet şiddeti
gösteriyor?
Elcevap: Evet Cenab-ı Hak senin
ibadetine, belki hiçbir şeye muhtaç değil. Fakat sen ibadete muhtaçsın,
manen hastasın. İbadet ise, mânevî yaralarına tiryaklar hükmünde
olduğunu çok Risalelerde isbat etmişiz. Acaba bir hasta, o hastalık
hakkında, şefkatli bir hekimin ona nâfi' ilâçları içirmek hususunda
ettiği ısrara mukabil, hekime dese: "Senin ne ihtiyacın var, bana böyle
ısrar ediyorsun?" Ne kadar mânâsız olduğunu anlarsın.
Amma Kur'anın, terk-i ibadet hakkında
şiddetli tehdidatı ve dehşetli cezaları ise; nasılki bir padişah,
raiyetinin hukukunu muhafaza etmek için; âdi bir adamın, raiyetinin
hukukuna zarar veren bir hatasına göre, şiddetli cezaya çarpar. Öyle de;
ibadeti ve namazı terk eden adam, Sultan-ı Ezel ve Ebed'in raiyeti
hükmünde olan mevcudatın hukukuna ehemmiyetli bir tecavüz ve mânevî bir
zulüm eder. Çünki mevcudatın kemalleri, Sânia müteveccih yüzlerinde
tesbih ve ibadet ile tezahür eder. İbadeti terkeden, mevcudatın
ibadetini görmez ve göremez, belki de inkâr eder. O vakit ibadet ve
tesbih noktasında yüksek makamda bulunan ve herbiri birer mektub-u
Samedanî ve birer âyine-i Esmâ-i Rabbaniye olan mevcudatı; âlî
makamlarından tenzil ettiğinden ve ehemmiyetsiz, vazifesiz, câmid,
perişan bir vaziyette telakki ettiğinden, mevcudatı tahkir eder;
kemalâtını inkâr ve tecavüz eder. Evet herkes, kâinatı kendi âyinesiyle
görür. Cenab-ı Hak insanı kâinat için bir mikyas, bir mizan suretinde
yaratmıştır. Her insan için, bu âlemden hususî bir âlem vermiş. O âlemin
rengini, o insanın itikad-ı kalbîsine göre gösteriyor. Meselâ; gâyet
me'yus ve matemli olarak ağlayan bir insan, mevcudatı ağlar ve me'yus
suretinde görür; gâyet sürurlu ve neş'eli, müjdeli ve kemal-i
neş'esinden gülen bir adam, kâinatı neş'eli, güler gördüğü gibi;
mütefekkirane ve ciddî bir surette ibadet ve tesbih eden adam,
mevcudatın hakikaten mevcud ve muhakkak olan ibadet ve tesbihatlarını
bir derece keşfeder ve görür. Gafletle veya inkârla ibadeti terkeden
adam; mevcudatı, hakikat-ı kemalâtına tamamıyla zıd ve muhalif ve hata
bir surette tevehhüm eder ve manen onların hukukuna tecavüz eder. Hem o
târik-üs salât, kendi kendine mâlik olmadığı için, kendi mâlikinin bir
abdi olan kendi nefsine zulmeder. Onun mâliki, o abdinin hakkını, onun
nefs-i emmaresinden almak için, dehşetli tehdid eder. Hem netice-i
hilkatı ve gaye-i fıtratı olan ibadeti terkettiğinden, hikmet-i İlahiye
ve meşiet-i Rabbaniyeye karşı bir tecavüz hükmüne geçer. Onun için
cezaya çarpılır.
Elhasıl: İbadeti terkeden, hem kendi
nefsine zulmeder; -nefsi ise, Cenab-ı Hakk'ın abdi ve memlûküdür- hem
kâinatın hukuk-u kemalâtına karşı bir tecavüz, bir zulümdür. Evet
nasılki küfür, mevcudata karşı bir tahkirdir; terk-i ibadet dahi,
kâinatın kemalâtını bir inkârdır. Hem hikmet-i İlahiyeye karşı bir
tecavüz olduğundan, dehşetli tehdide, şiddetli cezaya müstehak
olur.
İşte bu istihkakı ve mezkûr hakikatı
ifade etmek için, Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan mu'cizane bir surette o
şiddetli tarz-ı ifadeyi ihtiyar ederek, tam tamına hakikat-ı belâgat
olan mutabık-ı mukteza-yı hâle mutabakat ediyor.
İkinci Sual: Tabîattan vazgeçen ve
imânâ gelen zat diyor ki:
Her mevcud, her cihette, her işinde ve
her şeyinde ve her şe'ninde meşiet-i İlahiyeye ve kudret-i Rabbaniyeye
tâbi' olması, çok azîm bir hakikattır. Azameti cihetinde dar
zihinlerimize sıkışmıyor. Halbuki gözümüzle gördüğümüz bu nihayet
derecede mebzuliyet, hem hilkat ve îcad-ı eşyadaki hadsiz sühulet, hem
sâbık bürhanlarınızla tahakkuk eden vahdet yolundaki îcad-ı eşyada
nihayet derecede kolaylık ve sühulet, hem nass-ı Kur'an ile beyan
edilen
مَا خَلْقُكُمْ وَلاَ بَعْثُكُمْ اِلاَّ
كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ * وَمَا اَمْرُ السَّاعَةِ اِلاَّ كَلَمْحِ
الْبَصَرِ اَوْ هُوَ اَقْرَبُ gibi âyetlerin sarahaten gösterdikleri
nihayet derecede kolaylık, o hakikat-ı azîmeyi, en makbul ve en makul
bir mes'ele olduğunu gösteriyorlar. Bu kolaylığın sırrı ve hikmeti
nedir?
Elcevap: Yirminci Mektub'un Onuncu
Kelimesi olan وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ beyanında, o sır gâyet
vâzıh ve kat'î ve mukni bir tarzda beyan edilmiş. Hususan o mektubun
zeylinde daha ziyade vuzuh ile isbat edilmiş ki; bütün mevcudat, Sâni-i
Vâhid'e isnad edildiği vakit, bir tek mevcud hükmünde kolaylaşır.
Eğer Vâhid-i Ehad'e verilmezse; bir tek mahlukun îcadı, bütün mevcudat
kadar müşkilleşir ve bir çekirdek, bir ağaç kadar suubetli olur. Eğer
Sâni-i Hakikîsine verilse, kâinat bir ağaç gibi ve ağaç bir çekirdek
gibi ve Cennet bir bahar gibi ve bahar bir çiçek gibi kolaylaşır,
sühulet peyda eder. Ve bilmüşahede görünen hadsiz mebzuliyet ve
ucuzluğun ve her nev'in sühuletle kesret-i efradı bulunmasının ve
kesret-i sühulet ve sür'atle muntazam, san'atlı, kıymetli mevcudatın
kolayca vücuda gelmesinin sırlarına medâr olan ve hikmetlerini gösteren
yüzer delillerinden ve başka Risalelerde tafsilen beyan edilen bir
ikisine muhtasar bir işaret ederiz. Meselâ: Nasılki yüz nefer, bir
zabitin idaresine verilse; bir neferin, yüz zabitin idarelerine
verilmesinden yüz derece daha kolay olduğu gibi, bir ordunun teçhizat-ı
askeriyesi; bir merkez, bir kanun, bir fabrika ve bir padişahın emrine
verildiği vakit, âdeta kemmiyeten bir neferin teçhizatı kadar
kolaylaştığı gibi.. bir neferin teçhizat-ı askeriyesi; müteaddid
merkezlere, müteaddid fabrikalara, müteaddid kumandanlara havalesi de,
âdeta bir ordunun teçhizatı kadar kemmiyeten müşkilâtlı oluyor. Çünki
bir tek neferin teçhizatı için, bütün orduya lâzım olan fabrikaların
bulunması gerektir.
Hem bir ağacın sırr-ı vahdet
cihetiyle, bir kökte, bir merkezde, bir kanun ile mevadd-ı hayatiyesi
verildiğinden; binler meyve veren o ağaç, bir meyve kadar sühuletli
olduğu bilmüşahede görünür. Eğer vahdetten kesrete gidilse, herbir
meyveye lâzım mevadd-ı hayatiye başka yerden verilse; herbir meyve, bir
ağaç kadar müşkilât peyda eder. Belki ağacın bir enmuzeci ve fihristesi
olan bir tek çekirdek dahi, o ağaç kadar suubetli olur. Çünki bir ağacın
hayatına lâzım olan bütün mevadd-ı hayatiye, birtek çekirdek için de
lâzım oluyor.
İşte bu misaller gibi, yüzler misaller
var gösteriyorlar ki; vahdette, nihayet derecede sühuletle vücuda gelen
binler mevcud, şirkte ve kesrette, bir tek mevcuddan daha ziyade kolay
olur. Sair Risalelerde bu hakikat iki kerre iki dört eder derecede isbat
edildiğinden, onlara havale edip, burada yalnız bu sühulet ve kolaylığın
ilim ve kader-i İlahî ve kudret-i Rabbaniye nokta-i nazarında gâyet
mühim bir sırrını beyan edeceğiz. Şöyle ki:
Sen bir mevcudsun. Eğer Kadîr-i
Ezelî'ye kendini versen; bir kibrit çakar gibi, hiçten, yoktan, bir
emirle, hadsiz kudretiyle, seni bir anda halkeder. Eğer sen kendini ona
vermezsen, belki esbab-ı maddiyeye ve tabîata isnad etsen; o vakit sen,
kâinatın muntazam bir hülâsası, meyvesi ve küçük bir fihristesi ve
listesi olduğundan; seni yapmak için, kâinatı ve anasırı ince elek ile
eleyip hassas ölçülerle aktar-ı âlemden senin vücudundaki maddeleri
toplamak lâzım gelir. Çünki esbab-ı maddiye yalnız terkib eder, toplar.
Kendilerinde bulunmayanı; hiçten, yoktan yapamadıkları, bütün ehl-i akıl
yanında musaddaktır. Öyle ise, küçük bir zîhayatın cismini aktar-ı
âlemden toplamaya mecbur olurlar.
İşte vahdette ve tevhidde ne kadar
kolaylık ve şirkte ve dalâlette ne kadar müşkilât var olduğunu
anla!
İkincisi: İlim noktasında hadsiz bir
sühulet vardır. Şöyle ki:
Kader, ilmin bir nevidir ki, herşeyin
mânevî ve mahsus kalıbı hükmünde bir mikdar tayin eder. Ve o mikdar-ı
kaderî, o şey'in vücuduna bir plân, bir model hükmüne geçer. Kudret îcad
ettiği vakit; gâyet sühuletle o kaderî mikdar üstünde îcad eder. Eğer o
şey muhit ve hadsiz ve ezelî bir ilmin sahibi olan Kadîr-i Zülcelâl'e
verilmezse; -sâbıkan geçtiği gibi- binler müşkilât değil, belki yüz
muhalat ortaya düşer. Çünki o mikdar-ı kaderî ve mikdar-ı ilmî olmazsa;
binler haricî ve maddî kalıplar, küçücük bir hayvanın cesedinde istimal
edilmek lâzım gelir.
İşte vahdette nihayetsiz kolaylık ve
dalâlette ve şirkte hadsiz müşkilâtın bir sırrını anla; وَمَا
اَمْرُ السَّاعَةِ اِلاَّ كَلَمْحِ الْبَصَرِ اَوْ هُوَ اَقْرَبُ âyeti, ne
kadar hakikatlı ve doğru ve yüksek bir hakikatı ifade ettiğini
bil!.
Üçüncü Sual: Eskiden düşman, şimdi
dost olan mühtedi diyor ki: Şu zamanda çok ileri giden feylesoflar
diyorlar ki: "Hiçten hiçbirşey îcad edilmiyor ve hiçbirşey idam
edilmiyor; yalnız bir terkib bir tahlildir ki, kâinat fabrikasını
işlettiriyor."
Elcevap: Nur-u Kur'an ile mevcudata
bakmayan feylesofların en ileri gidenleri bakmışlar ki, tabîat ve esbab
vasıtasiyle bu mevcudatın teşekkülât ve vücudlarını -sâbıkan isbat
ettiğimiz tarzda- imtina' derecesinde müşkilâtlı gördüklerinden, iki
kısma ayrıldılar.
Bir kısmı Sofestaî olup, insanın
hassası olan akıldan istifa ederek, ahmak hayvanlardan daha aşağı
düşerek, kâinatın vücudunu inkâr etmeyi; hatta kendilerinin vücudlarını
dahi inkâr etmesini; dalâlet mesleğinde esbab ve tabîatın îcad sahibi
olmalarından daha ziyade kolay gördüklerinden hem kendilerini, hem
kâinatı inkâr edip, cehl-i mutlaka düşmüşler.
İkinci güruh bakmışlar ki; dalâlette,
esbab ve tabîat mûcid olmak noktasında, bir sinek ve bir çekirdeğin
îcadı, hadsiz müşkilâtı var ve tavr-ı aklın haricinde bir iktidar iktiza
ediyor. Onun için bilmecburiye îcadı inkâr ediyorlar, "yoktan var olmaz"
diyorlar ve idamı da muhal görüyorlar, "var yok olmaz" hükmediyorlar.
Yalnız harekât-ı zerrat ile, tesadüf rüzgârlariyle bir terkib ve tahlil
ve dağılmak ve toplanmak suretinde bir vaziyet-i itibariye tahayyül
ediyorlar. İşte sen gel, ahmaklığın ve cehâletin en aşağı derecesinde,
en yüksek akıllı kendini zanneden adamları, gör; ve dalâlet, insanı ne
kadar maskara ve süfli ve echel yaptığını bil; ibret al! Acaba her
senede, dörtyüz bin enva'ı birden zemin yüzünde îcad eden ve semavat ve
arzı altı günde halkeden ve altı haftada, her baharda, kâinattan daha
san'atlı, hikmetli zîhayat bir kâinatı inşa eden bir kudret-i ezeliye,
bir ilm-i ezelînin dairesinde, plânları ve mikdarları taayyün eden
mevcudat-ı ilmiyeyi göze göstermeyen bir ecza ile yazılan ve görünmeyen
bir yazıyı göstermek için sürülen bir ecza misillü, gâyet kolay o
mâdûmât-ı hariciye olan mevcudat-ı ilmiyeye vücud-u haricî vermeyi o
kudret-i ezeliyeden uzak görmek ve îcadı inkâr etmek; evvelki güruh olan
Sofestaîlerden daha ziyade ahmakane ve cahilanedir. Bu bedbahtlar,
âciz-i mutlak ve yalnız bir cüz-i ihtiyarîden başka ellerinde olmayan
firavunlaşmış kendi nefisleri, hiçbir şeyi idam ve yok edemediklerinden
ve hiçbir zerreyi, bir maddeyi, hiçten, yoktan îcad edemediklerinden ve
güvendikleri esbab ve tabîatın ellerinde hiçten îcad gelmediği cihetle,
ahmaklıklarından diyorlar: "Yoktan var olmaz, var da yok olmaz" deyip,
bu bâtıl ve hata düsturu, Kadîr-i Mutlak'a teşmil etmek istiyorlar. Evet
Kadîr-i Zülcelâl'in iki tarzda îcadı var. Biri; ihtira' ve ibda' iledir.
Yâni hiçten, yoktan vücud veriyor ve ona lâzım her şeyi de hiçten îcad
edip eline veriyor. Diğeri; inşa ile, san'at iledir. Yâni kemal-i
hikmetini ve çok Esmâsının cilvelerini göstermek gibi çok dakik
hikmetler için, kâinatın anasırından bir kısım mevcudatı inşa ediyor.
Her emrine tâbi' olan zerratları ve maddeleri, rezzakıyet kanuniyle
onlara gönderir ve onlarda çalıştırır. Evet Kadir-i Mutlak'ın iki
tarzda, hem ibda' hem inşa suretinde îcadı var. Varı yok etmek ve yoğu
var etmek; en kolay en sühuletli, belki daimî, umumî bir kanunudur. Bir
baharda, üç yüz bin envâ-ı zîhayat mahlûkatın şekillerini, sıfatlarını,
belki zerratlarından başka bütün keyfiyat ve ahvallerini hiçten var eden
bir kudrete karşı, "yoğu var edemez!" diyen adam, yok
olmalı!...
(23. Lem'a)
------ o
------
… Evet, nur ve nar unsuru toprak, hava
ve mâ unsurları gibi gayet kat'î ve bedihî ve zarurî bir surette ve
nümunelerle gösteriyor ki, bütün esbap yalnız bir perdedir. Bütün
icatlar ve tesirler Zât-ı Kadîr-i Zülcelâlindir. Çünkü, nur, aynen vücut
ve hayat gibi, kudret-i İlâhiyenin perdesiz, bizzat mübaşeretine lâyık
olmasından, esbab-ı zahirî hiçbir cihette perde olmadığından, vâhidiyet
içinde ehadiyeti gösterir. Gayet cüz'î ve küçük bir vazifede, küllî ve
geniş bir delil-i ehadiyete işaret eder ki, Hüve Nüktesi haşiyeleriyle
bunu gayet kısaca ispat ediyor. İşte milyarlar nümunelerinden iki küçük
nümunesinden:
Birisi: Mânevî nurun, ilim sûretinde
beşerin kafasında cilvesinin bir cüz'îsi, tırnak kadar kuvve-i hafızaya
malik bir adamın kafasında, doksan kitabın kelimatı yazılmış. Ve üç
ayda, her günde üç saat meşgul olarak, hafızasının sayfasının yalnız o
kısmını ancak tamam edebilmiş. Aynı adam, seksen sene ömründe gördüğü ve
işittiği ve merakını tahrik eden ve ona hoş gelen mânâları ve kelimeleri
ve suretleri ve savtları, o tırnak kadar kuvve-i hafızanın sayfasında,
istediği vakitte müracaat edip bir büyük kütüphane kadar bütün
mahfuzatının aynı şeylerini orada bütün istediklerini mevcut ve muntazam
yazılmış ve dizilmiş görüyor.
İşte bu tırnak kadar kuvve-i
hafızanın, bahr-i umman gibi bir vüs'ati ve güneş gibi bir ihatalı nuru
ve bir ziya-yı mânevîsi ve zemin yüzü kadar geniş sayfaları olmazsa bu
hal olamaz. Bu ise yüz binler derece muhal muhal içinde ve imkânsız
olduğundan, elbette ve elbette bu küçücük tırnak kadar hafıza, Levh-i
Mahfuz bir sahife-i kader ve kudreti olan Alîm-i Mutlakın, ilim ve
hikmet ve kudretiyle, o Levh-i Mahfuzun bir nümunesini beşerin kafasında
halk eylemesine kudsî bir şehadet eder.
İkinci cüz'î ve küçücük bir nümunesi:
Elektriktir. Bir adam, elektrik lâmbasının acip vaziyetini tetkik etmiş.
Bakıyor ki, yüzer düğmelerdeki ve merkezlerdeki ve demir ve ip
tellerdeki zerreler ve maddeler camid, şuursuz, hareketsiz oldukları
halde, yalnız gayet cüz'î bir temas neticesinde, on kilometre yeri
dolduran karanlık derhal gider ve yerini, yarım saniyede dolduran bir
nur vücuda gelir. Bu gözle görünen karanlığın birden kaybolması ve yine
gözle görünen o zulmet kadar nurun vücuda gelmesi elbette bir hayal
değil.
Ya o temas eden camid, şuursuz
zerreler, hadsiz bir kuvveti ve bir nuru kendilerinde taşımakla beraber,
birden yüz kilometre yerlere elini uzatıp, karanlığı süpürüp, temizleyip
nurları dolduracak. Bu ise bütün şeytanlar ve dinsizler, maddiyunlar
toplansalar, bunu bir sofestaîye de kabul
ettiremezler.(HAŞİYE)
Veyahut bütün kâinata hükmü geçen ve
bütün nurlar, onun Nur isminden feyz alan ve Nuru'n-Nur ve Hâlıku'n-Nur
ve Müdebbiru'n-Nur olan Kadîr-i Zülcelâlin ve Allâmü'l-Guyûbun ve Alîm-i
Mutlakın kudretiyle ve hikmetiyle olacak. İşte bu iki nümuneye kıyasen
hadsiz nümuneler var…
_______________________________
HAŞİYE : Yalnız aldatmak için bazı
derin ve ehemmiyetli hakikatlere bir isim takip güya o hakikat
anlaşılmış gibi âdileştiriyorlar. Meselâ; "Bu elektrik kuvvetiymiş"
deyip, o ince ve derin hakikati ehemmiyetsiz yapıp âdi gösteriyorlar.
Halbuki, kudretin o mucizesinin hikmetleri iki sayfayla ancak ifade
edildiği halde, birtek isim takmakla, o hakikati ve o küllî hikmeti
gizleyip, gayet küçük ve basit bir perdesini yerine ikame ederek, o
mucizeli eseri, kör kuvvete ve serseri tesadüfe ve mevhum tabiata isnad
edip, Ebu Cehil'den daha echel bir dereceye düşüyorlar.
İşte, İrade-i İlâhiyenin nâmuslarının
ünvanları olan âdetullah kanunlarının birisine beşer, aczinden
mahiyetini bilemediği o kanunun mahiyetine "elektrik" namını verip,
tenvirdeki harika mucize-i kudreti âdileştirmekle ve malûm birşeymiş
gibi "elektrik kuvveti" diye bir isim takmakla, bunun gibi çok
harikulâde mucizât-ı Kudret-i İlâhiyeyi cahilâne
âdileştiriyorlar.
(Emirdağ Lâhikası 2, Mektup No:
83)