Bilime Doğru

Düşünme kabiliyetini geliştirmeye başladığından beri, insanın yapmak veya elde etmek istediği şeylerin, gittikçe artan bir çeşitlilikle, sınır tanımaz bir şekilde çoğaldığı görülür. Gerçekten başarabildikleri insan için yetersiz; çünkü hepsi doğanın değişmez kurallarıyla sınırlı. Halbuki insan düşünürken, düşünmesini sağlayan biyolojik yapının da aynı kurallara uyduğunun farkında değildir; düşüncede hiçbir sınır tanımaz. Geleceğini bilmek ve düzenlemek, doğanın işleyişinde söz sahibi olmak, hattâ geçmişi değiştirmek, onun için mümkün olmalıdır. Yaşama içgüdüsü o kadar kuvvetlidir ki, bunları istemek

ve olacağına inanmak zorundadır. Ama, tarihinde pek çok yanılgılar tattıktan sonra bir zaman geldi, gelecekteki yanılgılarını azaltabilmek için, sonradan bilim diyeceği bir sistemi de düşünebileceğinin farkına vardı, ve onu geliştirmeye başladı. Sonra da gördü ki, bu sistem artık önleyemeyeceği bir şekilde gittikçe hızlanarak, inanılmaz bir güvenilirliğe, bir çeşit kristalleşmeye doğru yol alıyor. Ne gariptir ki, bilimin getirdiklerine ve getireceklerine ayak uydurabilmek için, genetik yapısının değişimi yeterince hızlı görünmüyor.

(A) Yıldız haritanızda Mars ikinci evde ve Koç burcunda… Güçlü ve ya-ratıcı davranışlarınız için, Mars’ın Koç burcuna 60 derece ve bunun katları kadar açı yapan mesafelerde bulundu-ğu zamanları kollayın. 45 derece ve katları açılarda ise, davranışlarınız ters, güçsüz, sert ve hatâlı olacaktır. Ayrıca, para evi olan ikinci ev hiç umulmadık masraflara neden olur. Yani bu parayı harcamak kaderinizde vardır; bu tesir geldiği anda, satınalma hırsı ve arzusu ortaya çıkar, ve bu har-camayı yaparsınız… Sağlık evinde sert bir yıldız varsa, güçlü yıldız transitleri etkisiyle bir hastalık ortaya çı-kar… Böyle bir durum yoksa sağlıklı bir yaşam sürecektir… Bilebildiğimiz kadarıyla, yıldız haritamızdaki veriler alınyazımızdır. (İnternet’ten özet.)

(B) -Genç görünümlü, pürüzsüz bir yüzünüz var; bu biyoenerjinizden mi kaynaklanıyor?

-Bende biyoenerji yoğunluğu çok fazla. Bu enerjinin yeterli olmadığı kimselerdeki yüz kırışıklıklarını, masajla enerjimi vererek gideriyorum. Ciddî sağlık sorunlarına (kanser!) devâ bulamayanlar da bana geliyor. İğ-nesiz akupunkturla ve kendi yaptığım doğal ilâçlarla tedavi ediyorum. Telepati de var bende.

-Doğada biyoenerji gibi, telepati gibi henüz açıklayamadığımız bazı gizlerin olduğunu biliyoruz. Programı-mızda her zaman gücünü savunduğu-muz, herşeyin önünde saydığımız bilimin, böyle sırlara da eğilmesi gerekti-ğini düşünüyoruz; açıklık getireceğini umuyoruz. (TRT 2, bir akşam progra-mından özet.)

(C) Satürn’ü 18 uydusu ve halkala-rıyla birlikte 4 yıl incelemek amacıyla, uzay aracı Cassini 15 Ekim 1997’de fırlatıldı. 30 Nisan 1998’de Venüs’ün yakınından geçerken, onun çekim kuvvetinden yararlanarak hız kazandı. Aynı şeyi 29 Haziran’da bir kere daha yaptıktan sonra, şimdi Dünya’ya yak-laşıyor. Önümüzdeki 25 Ağustos’ta 800 km açığımızdan geçerken Dün-

Bilim ve Teknik

ya’nın, 8 Ocak 2001’de de Jüpi-İnandırıcı mı ter’in yakın kütleçekim alanla-rında son kez hızlandıktan son-Kandırıcı mı? ra, 10 Temmuz 2004’te Satürn Sizce bu üç örnekten hangisi çevresinde izleyeceği 70 farklı daha inandırıcı? Daha güvenilir? yörüngenin ilkine girmeye baş-Bahse girmeniz istenseydi, hanlayacak. 6 Aralık 2004’te, birlik-gi ifadenin vücut bulduğu, şe-te götürdüğü Huygens sondası-killendiği mecrada yapılan ke-nı, Satürn’ün en büyük uydusu hanetlere oynardınız? Veya, ha-Titan’a indirecek. (Ç. Sunay; yatınızın, hattâ sağlığınızla ilgili Bilim ve Teknik, Kasım 1997, basit bir kaygınızın, yapılan ke-Aralık 1998 sayılarından özet.) hanetin doğruluğuna-yanlışlığı-

Yukarıdaki paragraflardan na bağlılığı söz konusu olsaydı, ilk ikisi, her gün karşılaştığımız, hangi tür kehanet size daha cidilgimizi çeken, hattâ âdeta tir-dî, inanılır gelirdi? Cevaplarını-yakisi olduğumuz

zın kişisel sosyal, kültürel, ve medya sağanağı

psikolojik yapınızın bütününe arasından, üçüncü-

bağlı olacağı açık. Benzer sorusü ise, okumak için

larla hangi bağlamda, hangi ornedense pek vakit

tamda karşılaştığınız da verece-ayıramadığımız,

ğiniz cevabı etkileyebilir. modern bilim ve

facıların!) neler ya-İnanmak genellikle güvenmeyi de teknoloji ile ilgili

pabileceğini anlat-beraberinde getirir. Bazen de güvenhaberlerden seçil

maya çalışıyorlar. me ihtiyacı inanmaya zorlayabilir insa-miş örnekler. Se-Bilime de göz kırp-nı. Sizin için çok önemli bir olumsuz

çimlerindeki amaç, inandırıcılık, güvenilirlik, ve etki açılarından bu tür haberler arasında olabilecek farkları belirginleştirmek. Bu amaca belki da-ha iyi hizmet edebilecek başka pek çok örnek bulabilirsiniz. Üç ifadenin ortak denilebilecek yanı, herbirinin, bazı ön bilgiler verdikten sonra, ileriye dönük tahminlerde bulunmaları; yani bir tür falcılık yapmaları. (A), do-ğumunuza ilişkin bilgilerden yararlanarak size, genel olarak nasıl bir

kaçınmanız gerektiğini, nelerin elinizde olma-dığını söylüyor. Bazı çelişkiler taşıyor olsa da, alınyazısı, gibi çarpıcı kelimeler kullanarak, lik, inandırıcılık sağ-lama gayretinde. (B)’de iki ağızbirliğiyle ve görüntülerinin deste-ğiyle, diye adlandırdıkla-rı bir "güç"ün (ve telepatinin) gerçekliğine bizi inandı-rarak, bu güce sahip kişilerin (şi-

Temmuz 1999

mayı ihmâl etmedikleri için, söylediklerinin inandırıcılığından emin görünüyorlar. (C)’de ise, çoğu kişiye soğuk ve sıkıcı gelse de, uzayın keşfi çaba-sında başarılabilmiş olan bazı gerçeklerden söz ediliyor, ve beş yıl ileriye kadar uzanan bazı kehanetlerde bulunuluyor. Bilimi ne kadar kuru, duygu ve şiirsellikten yoksun bulursanız bu-lun, ona dayanarak geçmiş ve gelecek için bütün söylenenler, bilimin ve onun peşini asla bırakma-

durumu önleyecek, değiştirecek bir çâre yoksa, veya olduğuna dair bir belirti görünmüyorsa, önerilen herhangi bir yolun çâre olabileceğine sıcak bakmaya başlar, belki daha da ileri giderek, inancınızın kuvvetiyle önerilen yolun işe yarama olasılığının artacağı-na da inanırsınız. İnancın insanın ruhsal sağlığı, dolayısiyle bedensel sağlığı ile olan içsel etkileşimini yok saymak, önemsememek mümkün değil. Fakat çoğu zaman bu etkileşim alanının,

gi çeken haber konuları olagel-

miştir. Bu alanda rastlanabi

lecek çok zengin, çarpıcı

Carl Sagan’ın

TÜBİTAK Popüler Bilim

Kitapları serisinde yayım-

lanan son kita-

bında bulmak

mümkün.

Verilen üç örneği, bilimsel bir temele dayalı olup olmama açısın-dan karşılaştı-rırsak, ifadeleri ne kadar

bilimsel olma izlenimi verirse

bilimdışı sözler sarfedebileceği-

versin, ilk ikisi ile sonuncu ara

ni kabul etmemek, bilimi bili-

sında çok büyük fark var. Ne

madamı ile karıştırıp, adetâ öz-

yıldızlara bağlı kehanetlerin, ne

deşleştirmektir. Bilimadamları

de vaadedilen biyoenerjili te-

da, herkes gibi, içinde yetiştik-

davinin gerçekleşme ümidi, ba

leri, ait oldukları topluluğun,

zı "talihli" rastlantıların biraraya

onun kültürünün izlerini taşır-

gelme olasılığından daha fazla

lar; ve zaman zaman bunun be

gerçekçi bir temele dayandırı-

lirtilerini gösterirler.

lamaz. Ne var ki, rastlantılar ba-

Bu tür bilimsel olmayan ina-

şarıyı sağladığı zaman, iddia sa-

nışların, artık bilime güvenme

hibince bu talihlilik değil, bir

ye başlayan bir toplumda hâlâ

ispat olarak kullanılır; ama ba

görülüyor olması şaşırtıcı gele-

şarısız denemelerin sözü dahi

bilir. Ama bugün, bilim ve tek

edilmez. Halbuki, Cassini ör

nolojide ileri olanlar da dahil ol-

neğinde olacağı söylenen bu

mak üzere, dünyadaki bütün

luşma ve operasyonların ger

toplumlarda hâlâ pek çok insan,

çekleşme ihtimali, olabilecek

tek veya gruplar hâlinde, bilim

"talihsiz" rastlantıların üstüste

dışı vaadlerin konu ve kurban

gelme ihtimalleri hesaba katıl-

ları olmaya devam ediyor. Belki

sa bile, gine de ötekilerden çok

inanma derecesi eskiden oldu

yüksek. Projeye milyonlarca

ğundan daha düşük; fakat, he

dolar harcanmasına izin verilir

men hepimizin, öğrenim ve eği-

ken, çok hassas, ayrıntılı bilim

tim düzeyimize bakmaksızın,

sel teori ve hesaplara değil de,

bazı tutkularımız, alışkanlıkları-

"denenmiş" bazı falcıların sözü-

mız hâlâ sürüyor. Kahve falını

ne dayanılmış olmasını düşünebilir miyiz? Mümkün değil! Aracın milyarlarca kilometre uzağa, içinde insan olmadan nasıl gidebildiğini, bu kadar uzaktayken bile nasıl kontrol edilebil-diğini, nasıl olup da Jüpiter’e kazara düşmek yerine, onun çekimiyle hızla-nabileceğini bilmiyor, anlatılsa da an-lamıyor olabiliriz. Hattâ bunlar bazı inançlarımızla çelişkili görünebilir. Ama buna benzer pek çok kehanetin, bazı talihsiz yanılma ve kazalar olmuş olsa da, eninde sonunda doğru çıktığı-nı gördük. Neil Armstrong’un Ay ara-cının son basamağındaki sözlerinin bir Spielberg senaryosu olmadığından eminsek, Cassini’nin Aralık 2004’te Huygens’i Titan’a indireceği üzerine de bugünden bahse tutuşabiliriz.

İlk iki örneğin her ikisinin de, gerek açıklamaları, gerekse vaadettikleri sonuçlar bilimin dışında. Yalnız, arala-rında, önerdikleri neden-sonuç ilişki-sinin alışkanlıklarımıza yatkınlığı ve nedenle sonucun birbirine yakınlık derecesi bakımından fark var: Biyoenerji daha etkileyici görünüyor. Astrolojik tahminler ve diğer fallar bize biraz fazla belirsiz, dolaylı gibi görünebilir; çoğu zaman onların vakit geçirme ve fantazi hammaddesi olarak değeri ağır basar. Ama ekranda canlı olarak gördüğümüz kişi, karizması, kendine güvenli görünüşü, ve tatlı diliyle daha dolaysız, inandırıcı etki yapar. Kendisinde yoğun olarak bulunduğunu iddia ettiği biyoenerjinin, pekâlâ elektrik enerjisi, manyetik enerji, biyokütle (kimyasal) enerjisi gibi, temelini anlamasak da varolduğunu bildiğimiz enerji çeşitlerinden biri olabileceğini düşünürüz. Üstelik bu enerjiyi, dokunarak hemen kullanabildiğini, başka-larına verebildiğini söylemektedir. Her nedense zaten zaman zaman raha-tımızı kaçıran bilimin, bir kez daha, böyle egzotik, yüksek anlamlı, olağa-nüstü bir gücü açıklamaktan âciz kal-dığı fikri bize haz verir. Bilimadamları-nın, kendi icadettiklerinden başka şeylere inanmayan, dar kafalı yaratık-lar olduğunu düşünürüz. Böyle düşün-memizi haklı gösterecek deneyimler de, ne yazık ki, pek seyrek değildir. Burada içine düşülen hatâ, bilimada-mının da yanılabileceğini, hattâ bazen eğlenceli, hele doktora tezimizin kabul edileceğini müjdeliyorsa, rahatlatı-cı buluyoruz. Burcumuza ek olarak, çoğumuzun bir şans sayımız, uğurlu günümüz, arabamızda (süs olduğunu iddia etsek de) nazar boncuğumuz, maskotumuz, uğur paramız, belki iç cebimizde bir muskamız olabiliyor. Sabahleyin gelen ilk müşterimizin veresiyeci olmasına, dün aldığı malı geri verip bedelini istemesine bozuluyoruz. Bütün bunlar zararsız, eğlendirici, hattâ huzur verici alışkanlıklar olarak hoşgörülebilir. Ama hepsi bilim dışı.

Bilim ve "Bilimsi"

Bilimin dışında kalan teorilere, açıklamalara, iddialara yöneltilebilecek bütün itirazlara karşı bu çevrelerce takınılan tavır ve oluşturulan tipik savunma şekilleri, daima bilimsel izlenimi veren, hattâ bilimin henüz bilinme-yen ama ileride keşfedilecek hayâlî teorilerine dayalıymış gibi satılan ifadelerle dile getirilir: Madem ki bilim henüz son sözünü söylememiştir, o halde böyle bir ihtimal olmadığını kim iddia edebilir? Bilimdışının savunucuları, inanılır, tarafsız şekilde tekrarlanabilir deneyler, gerçek ve tekrarlanabilir gözlemler konusunda da hazırlıklıdır-lar: Amaçlarına gönüllü olarak destek verenler dışında, kendi araştırıcıları, yayın organları, medyaları, senaristleri, organizatörleri vardır. Bilimsel yerine "bilimsi" olmanın, yani bilimsel gibi görünme ve sunulmanın sayısız yolları bulunmuştur; ve bunlar kitlelere şaşı-lacak derecede inandırıcı gelmekte, peşlerinde fanatik gruplar oluşturma gücü taşıyabilmektedir. Sosyal ağırlık-lı ifadelerde sıklıkla başvurulan "…dü-şünülemez.", "Herkesçe bilinmektedir ki…", "…açıktır." türünden kalıplar as-lında, rasyonel olma makyajı altında, konunun inandırıcılığında eksikliği duyulan otorite ihtiyacını dile getirir. Matematikçinin "Kolayca gösterilebilir ki…" diye başlayan ifadesi ile, sosyal düşünürün "Geçmişte daima oldu-ğu gibi burada da…" sözlerine dayalı iddiaları arasındaki sağlamlık farkını algılayabilmek pek kolay değildir. Birincisinde, üzerinizde hiçbir otorite hissetmeden, isterseniz siz de "kolayca" görebilirsiniz söylenenin doğru olup olmadığını. İkincisindeyse, önce tarih, sonra sözün sahibi önünde, iddi-ayı kabul etmeye borçluluk duyarsı-nız, duymanız beklenir; ne siz tersini ispat edebilirsiniz, ne de sahibi iddi-asının doğruluğunu.

Gerçekten bilimsel olmanın ise bir tek amacı var: gerçeği söyleyebilmek; ve bir tek yolu var: gerçek bilimsel yöntemi kullanmak. Bu bakımdan bilim, en ortodoks, en otoriter, en katı dinden çok daha ortodoks, otoriter, ve acımasız görünebilir. Ama bilim, iradesini kişiler üzerinde değil, daima ken-di üzerinde gösterir, uygular. Kişiyi otoritesi altında tutan bilim veya bili-madamı değil, nasıl çalıştığını anlamaya uğraştığı doğa, ve onun değişmez olduğuna inandığı kanunlarıdır. Nasreddin Hoca’yı kestiği dalla birlikte düşüren, kehaneti yapan komşusu de-ğil, yerçekimiydi. Bilim, sistemine uymayan teorileri, modelleri reddederken, bilimsel yöntemlere uygun olarak yapılan yeni saldırılara kucak açmaktan da çekinmiyor; eğer saldırı bugünkü sistemine uygun bir değer taşıyor, yeni bir açıklama getiriyorsa kabul ediyor. Böylece, "yarınki" sistemi daima bugünkünden farklı olacak; ama daha fazla gerçeği daha doğru, daha hassas, daha anlaşılır şekilde açıklayabilecek. Tabii bu inanca sahip olabilmek için insanın, doğa kanunlarının değişme-yeceğine de inanması gerekir.

Bilim Kristali

Benzetmeler fikirleri açıklamada yararlı olabilir; zorlanmamak şartıyla. Aksi hâlde talihsiz yanılgılara da sürükleyebilir. Bunu unutmadan, bilimin, bir kristalin oluşup büyümesine benzer şekilde geliştiğini düşünmek pek de yanlış olmaz. Eğer elinizde çamurlu, bulanık bir tuzlu su varsa, sofralık kalitede, hattâ çok daha saf tuz elde etmeniz mümkün. Önce suyun fazlasını buharlaştırarak, karışı-mı tuza doymuş hâle getirirsiniz; sonra içine birkaç küçük tuz kristali atıp sa-bırla beklersiniz. Ektiğiniz "tohum" kristallerin, ve bu arada kendiliğinden oluşan yeni kristallerin, yavaş yavaş büyüyerek birleştiklerini, kristal yapılı bir tuz kitlesi meydana geldiğini göreceksiniz. Yeni saf yapı, suyu, çamuru, bulanıklığa neden olan canlı, cansız maddeleri dışlayacak, ancak tuzu, ve

onu da çok belirgin kristal geometrisine uygun olarak, kabul edecektir. Baş-langıçta ekilenlerle daha sonra kendi-liğinden oluşan, ayrık kristal tohumla-rı, büyüdükçe yakınlaşarak, birbirleriyle temasa geçmek zorundadır. Bun-ların hepsinin kristal yapıları tıpatıp aynıdır; ancak, bu yapıların referans konumları ve yöneltileri farklı olduğu, ve aralarına bazen bulanıklığı yaratan yabancı maddeler girdiği için, toplam bileşik kristalin yapısını oluşturan dokuda kaymalar, uyuşmazlıklar ve yön değiştirmeler görülür. Ortaya çıkan kristal tuz kitlesi saydam olmayan, heterojen bir cisimdir; optik bir değer taşımaz. Ama isterseniz, doğanın sa-bırlılığını taklitle, çok titiz, hassas, yavaş bir yol izleyerek, yön ve boyutları bir ucundan ötekine hiç değişme-yen tek bir kristal, optik olarak mükemmel, saydam bir monokristal elde edebi

lirsiniz.

Ortaya çıkma ve gelişme

süreçlerinde, bilimle kristal arasında bazı benzerlikler kolayca kurulabilir. İlkel insanın düşüncesindeki karışık yapıda - bir kısmı zamanla yavaş yavaş bilimi oluşturacak olsa da - ilkel, saflı-ğı bozan, bulanıklığa neden olan şey-ler çok zengin: İnsanın düşünmeye ve konuşmaya başladığından beri öğren-diği, kurup icadettiği, geliştirdiği; doğ-ru ve yanlış bütün bilgiler, yöntemler, saf veya bâtıl inançlar, rivâyetler, masallar, mitler… Aralarında tuz, yani bilim molekülleri de var. Ama, suyun buharlaşmasının gerektiği gibi, "akıl"ın gelişmesi gerekli. Akıl geliş-tikçe, doğru bilgi (bilim?) moleküllerinin sayısı da hızla artacak (burada kris-tal deneyindeki toplam tuz miktarının sabit kalmasıyla bir paralellik yok; ama "akıllı" iseniz, verimi artırmak üzere, su buharlaşırken bir yandan da karışı-ma biraz daha az kirli, çok tuzlu su ka-tıldığını düşünerek, benzerliği sürdürebilirsiniz). Doğru bilgi (tuz) derişik-liği kritik bir düzeye erişirken, Euclid, Archimedes, Galilei, Newton… gibi "tohum ekiciler"in ortaya çıktığını dü-şünün; ve pek çok da, kendiliğinden oluşan irili-ufaklı yeni bilgi tohumları-nın ve ekicilerinin… Önce ayrık olan kristaller büyüyerek birbirlerine do-kundukları zaman ortaya çıkan "arake-sit"lerde, cansız tuz kristalleri önemli bir tepki veremezken, bilim kristallerinde bu böyle olmuyor. Benzerliği burada da zorlayan insan aklı, bu sefer de farklı kristalleri birbirine ayarlayıp uydurarak, bir monokristal ele geçirmeyi kendine yeni amaç ediniyor. Elindeki pek de kötü olmayan

çoğu zaman onları ciddî şekilde ilham kaynağı olarak kullanmış, kullanıyor olsa da -temizleyip, düzeltemiyor? Onlardan kurtulamıyor? Kristal benzetmesinde bu sorunun karşılığı, yani tuzlu karışımdaki canlı, cansız, bula-nık, berrak bütün öteki maddelerden kurtulma, ya hepsinin sofra tuzuna dö-nüşmesi veya yokolması gibi simyacı bir hayâl. Tersi de sorulabilir: Ni

kristal, yani heterojen bilim

çin bilim çevreleri herşeyi, an-

yapısı, henüz mükemmel de

cak kendilerinin inandığı, ge-

ğil. Ama asıl amacı, onun

çerli saydığı yollarla açıkla-

içinden bakarak Evren’i an

maktan vazgeçip, onun yeri-

layıp kavrayabilmek. Bunun

ne, bulanık da olsa, bir inanç

içinse, "optik mükemmellik

lar, mitler kompostosuna, daha

te" , üniter yapıda, monolitik

iyisi evrensel bir inanç sistemi

bir bilim sistemine gerek olduğu inan-cında. Bunun mümkün olup olamaya-cağını henüz bilmese de, sâdece eriş-me ihtimali peşine düşmek için ona yetiyor.

Suyu Bulandıran

Şimdi biraz da karışımın bulanık içeriğine dönelim. Her ne kadar bilim kristali büyüyüp gelişiyor olsa da, ya-pısına giremeyen, dışlanan öteki bile-şen varlığını korumaya devam ediyor. Tuz örneğinde bunu, madde miktarı-nın korunumu sağlıyor, ama bilim ör-neğinde böyle bir zorunluluk yok. Yal-nız Türkiye’de değil, bilimi üretmenin ve kullanmanın ön saflarında yol alan ülkelerde de, bilim cahilliği ciddî kaygılar doğuran ölçülerde sürüp gitmekte. Öte yandan her ülkede, bilim dışı propagandalar üzerinde

ne sığınmıyorlar? Bunun da karşılığı, tuzun kristalleşmekten vazgeçip eriyerek bulanık karışıma geri dönmesi (bulanıklığın da evrensel bir berraklı-ğa kavuşması dileğiyle!); yani bir ters süreç…

Fiziksel olarak simyacı hayâlin gerçekleşmesi mümkün değil. Ama, lar, genellikle, otoritelerinin zayıfla-makta olduğunu düşünen (böyle dü-şünmekte de haklı olan) bilim dışı güç odakları ve ona tâbi olan çevrelerce başlatılmıştır. Hayli geniş kapsamlı olan yeni bir teorinin, hıristiyan inan-cıyla arakesiti üzerindeki bir tek nok-ta, maymun-insan çekişmesini ateşle-meye yetmekle kalmamış, bugün da-hi yakıt sağlamayı sürdürmektedir. Tartışılan ne olursa olsun, tartışmala-rın her iki yanı da kendince haklıdır: "Bilim kutsal kitabı veya inancı inkâr etmektedir; bu onun haddi değildir. Üstelik, yapılan açıklamalar da yanlış-tır ve kabuller kutsal kitaba dayandı-rılmamıştır." Veya: "Hazret-i İsa’nın varoluşunu anlayabiliyoruz; ama Haz-ret-i Âdem’i de açıklamamız gerekiyor."

Nasıl Bir Diyalog?

Aslında her iki tarafın da inandık-ları sistemler tuz kristali ve onu çevre-

kristalleşme sürecini tersine çevirmek mümkün. Benzer şekil-de, insanın evriminin, zekâ ve aklını Homo erectus düzeyi

leyen sıvı karışım kadar birbirinden ayrı, örtüşmez olduğu halde, bunların aynı şey oldu-

ğuna karşı tarafı ikna etmekne geri götürecek yönde ge-

ten vazgeçemedikleri belli. lişmesi gibi, hiç beklenme-

Ciddî bilim çevresinin çekiryen, ama belki de mümkün değini oluşturan azınlık, zorla

olabilecek birşey. Eğer bunu bekleyebiliyorsak, yeni Homo erec-tus’un, şartlar elverdiği takdirde tekrar bir önceki Newton ve Einstein’la-rın eşdeğerlerini doğuracağını da bekleyebiliriz. O zaman ne olurdu dersiniz? Benzerliğimiz hâlâ geçerliyse,

maya devam Geniş kitleleri kandırabi-len toplu intihar, şifa, büyü, cin, banker senaryoları, bütün geçmiş acı deneyimlere rağmen, hâlâ pazar gücünü koruyor. Gerçek bilime karşı duyulan, bazan düşmanlık derecesine varan azaldığı mez. Neden?

Nasıl oluyor da bilim, insanların düşünce ve inançlarının bilime uymayan yanlarını

tanecikleri ektiği-mizde ne olacaksa o tabii: Kristal yapısı oluşmakta aynı, yeni bir saydam, monobilim… Ve onu çevreleyen, bulanık, ama başka bir bilim

dışı.

Bilimin, onun dışındaki ortamına do

birbirlerini gülünç, acıklı, bazan da ciddî şekilde hırpaladıkları görülen

ve uyuşmazlık-

ikna etmenin çözüm getireme-yeceğini daha önce anlamış olmalı ki, bu konularda umursamaz görünüyor. Yeni sataşmaları artık üstüne alınmı-yor. UFO, parapsikoloji, telekinezi, Van Gölü Canavarı, biyoenerjik tedâvi gibi, medyanın büyük ilgi ve yakınlık gösterdiği, sosyal çoğunluğu heyecan-landıran terim, konu ve açıklamalar çoktanberi ilgisini çekmiyor. Görsel medyada belli nedenlerle kolayca kendine yer yaratabilen yeni bir tartış-ma, yeni bir açık oturum ise, beklene-ceği gibi, demagojiye, sağırlar diyalo-ğuna dönüşüveriyor. Her iki taraf da, ortak bir iletişim diline, kuralına, anla-yışına sahip olmadıklarının, olamaya-caklarının farkında değiller.

Çok kısa bir ifadeyle; inanç sâdece vardır; inancı sorgulamaya, ispata ihtiyaç duyulmaz, duyulmamalıdır. İnanç kendini inkâr edemez, etmemelidir. İspat ihtiyacı, ister kendini, ister baş-kasını ikna için olsun, ihtiyacı duyan kişide inancın zayıflamaya, sarsılmaya başladığına işarettir. Tabiî burada bilimsel ispatı kastediyoruz. Yoksa, her inancın, mitolojide sıkça görüldüğü gi-bi, kendi sistemini oluştururken kul-landığı mantığa dayalı ispat ve çıka-rımlar yeterince doyurucudur. Bilime rağbet etmeyi de bir inanç, bilim inan-cı, olarak tanımlarsak, bu inançta ispat temel ihtiyaçtır. Bilim zaten doğal olarak kendi kendini sürekli sorgulamakla yükümlüdür. Bilim inancı, bilim kendini ispat edebildiği için vardır; sarsılamaz şekilde vardır.

Temelde uyuşmayan değişik inançların aynı kişide birbirlerini dışla-maları beklenirse de, çok katı olarak yaşadığı bir dinî inançla çatışmadığı sürece, bir insanın birden fazla inanca sahip olabildiğini gösteren örnekler çoktur. Bir bilim adamı Budist de olabilir, aynı zamanda fala da inanabilir, uğurlu sayısı da vardır. Belki de bazı başka inançları onu ilâç almaktan, et yemekten, kürtaj olmaktan alakoy-maktadır. Bütün bunları normal karşı-lamamak mümkün mü? Toplumda pek çok ve değişik yönlü olarak, hem bilim yanlısı hem de karşıtı insan bulunuyor olması, aynı kişide hem bilime hem de bilim dışına inanmanın görülebilmesi çelişki mi?

İçimizdeki Homo Erectus

Bunu anlayabilmek için, insanlığın tarihinde bir milyon yıl geriye gidelim. Bu tarihte Homo erectus Afrika’dan dışarıya daha yeni adım atmıştı. Hay-vansı seslerini modüle ederek ilk kelimelerini ağzından dökebilmesi için 900 binyıl kadar geçmiş. Ondan 60-70 binyıl daha sonra , yani günümüzden 30 000-40 000 yıl önce, gördüklerini kayalara, mağara duvarlarına çizmeyi başarmış; neredeyse bir o kadar zaman daha geçtikten sonra, 5000 yıl kadar önce, çizdiği resimlerin iletişime de yarayabileceğini düşünüp, onları yazı-ya dönüştürmüş; bu arada tekerleği icadetmiş. İlk bilim kristalciklerinin ve tek tanrı düşüncesinin yaşı 30-40 yüzyıl kadar; yani bir milyon yılın sâdece binde üçü-dördü. Galilei’yi, Newton’u bunlardan çok daha sonra, ancak dün denebilecek birkaç yüzyıl önce doğurmuş; sancılı endüstri-top-lum ve dünya savaşı dertlerini daha yeni tanımış. Bir bireyin kısacık ömrü içine, ne olduğunu anlayamadan, rad-

Temmuz 1999

Sulumeli kurban ettiği boğaların kanını Gök Tanrısı’na sunuyor. Aslantepe Kent

Duvarı Kabartmaları.

yoyu, atom bombasını, bilgisayarı, ve Cassini’yi peşpeşe sığdırmak zorunda kalmış.

Son yüzyılı, bilimdışının hâlâ geniş çevrelerde revaçta olmasına rağmen, geçmiş onbin yüzyıldan ayrı tutsak bile, geride bıraktığımız dokuzyüzdoksandokuz bin dokuzyüz yıllık sürede (% 99.99) doğa üstü güçler, hayaletler, kötü ve iyi ruhlar, tanrılar, putlarla uğ-raşmak zorunda kalmışız; bazılarının gazabına karşı çâreler aramış, adak adamış, kurbanlar vermiş, büyüler yapmışız. Hâlâ da yapmaktayız. Bilim-sel-bilimdışı ayrımının bile ne olduğu-nu bilmezken, bütün bunlar, biraz da-ha uzun vâdeli huzur sağlamak ümidiyle başvurabileceğimiz sığınak ve araçlar olarak, inançlar dünyamızı oluşturmuş. Görüp, duyup, etkisi al-tında olduğumuz halde anlayamamak, kavrayamamak; ama korktuğumuz, hayranlık duyduğumuz "güç"e boyun eğerek, kendimizi ona beğendirerek gazabından kurtulma yolları icadetmek… Bütün bunları hayatta kalabilmek için yapmışız; bilim kristallerinin oluşmasını, gelişmesini bekleyemezdik. Hemen ve kolayca sonuç verecek çârelere, inançlara ihtiyacımız vardı, ve onları yeri geldikçe icadettik. Bizi ne gibi gerçek belâların, felâketlerin, ve güzelliklerin beklediğini, bekleye-bileceğini, fala, "kitap"lara başvurma-dan kestirmeye daha yeni başladık. Karşı önlemleri, adak harcamadan, rasyonel düşünceyle bulmayı ve bunları uygulamayı yeni yeni becerebiliyoruz. Başardıklarımızın sarhoşluğuyla düş-tüğümüz hâtâlar bize sınırlarımızı öğ-retiyor; ama teknolojimiz hâlâ bulanık beyinlerin yönetiminden (daha doğru-su, yönetim bulanık beyinlerden) kur-tulmayı başaramadı.

İnançlar sistemi gen haritamızda neredeyse bir milyon yıl boyunca ya-vaş yavaş oluşup belli bir yapıya eriş-miş. İyi-kötü başarılı olduğu da ortada; aksi halde bugün varolmazdık. Böyle bir bilim dışı inançlar olgusunun, bilimin emeklemeye başladığı birkaç yüz-yıl öncesinden bugüne -hele hele bilim çağı diyebileceğimiz son yarım veya bir yüzyıl içerisinde- doğal bir evrimle geniş çapta başkalaşmasını beklemek, bilimin öğrettiklerine inanmamak olurdu. Geçirdiği evrimin yüzde 99’undan fazlasında, bilimdışının hâkim olduğu inançlar karmaşasına ihtiyaç duymuş ve onunla gelişmiş olan insanın, bunları barındırmaya direnç gösterecek, reddedecek bir doğal ya-pıya hemen kavuşabilmesi mümkün değil. Bilinmeyene hemen ve en az beyin zahmetiyle cevap bulma, çâre yaratma ihtiyacı bilimdışını câzip kıl-maya devam edecek. Bilimdışına baş-vurma ihtiyacı doğamızda var.

Burada, bilimdışının sanat dünya-sındaki etkisinden sözetmemek büyük haksızlık olur. Sanat adı altında toplanabilen bütün insan ürünleri üzerinde bilimdışının oynadığı, ina-nılmaz derecede güçlü rolün, sanatçı-ya sağladığı yaratıcılık potansiyelinin, lâyık olduğu ölçüde vurgulanması gerekir. Sürrealist dünyalar, kurgular, ve bilimötesi çağrışımlar zihin ve algıla-ma sistemlerimize yatkın olmasaydı, Dali, Kafka, Cage, ve diğerleri varolabilir miydi? Şiire, bugünkü müziğe erişebilir miydik? Muhteşem katedraller, tapınaklar, kral mezarları, camiler gibi mimarlık eserlerini aynı zamanda sanat şaheserleri yapan, taşı-dıkları resim, heykel, yazı ve dekoras-yonlardır; ve bütün bunlar büyük ağır-lıkla bilim dışı ve ötesi mesajlar içerir. Modern sanat, bilimi ve onun sâyesinde gerçekleşebilen ürün ve fikirleri is-tediği ölçüde kullanabilir, kullanmak-tadır da. Ama, elde edeceği eserin sa-nat değerine erişebilmesi için, onları bilimle açıklanamayan bazı düşünce ve duygularla, inançlarla kurgular ve düzenler. Bir eserin estetik değeri, beynimize, henüz keşfedilmemişi, olağanüstüyü, doğaüstüyü keşfedebil-me imkânı tanıdığı, ve bunu başarıyla sergileyebildiği ölçüde yükselir. Bu ise, güncel bilimin dışına çıkmayı ka-

Asummpta Corpuscularina Lapislazulina, Salvador Dali, 1952,

çınılmaz kılar. Bilimin de, adım atabilmek için muhtaç olduğu esini, hayâl gücünü çoğu zaman bilimdışının zen-gin kolleksiyonundan aldığını unutmamak gerek.

Fakat, modern insan beyninin ar-tık, sanatın, estetik ve ruhsal ihtiyaçla-rın nerede bitmesi gerektiğini, nerede gerçeğe uyanmanın akılcı bir davranış olacağını kestirecek bir düzeye erişmiş olmasını beklemekteyiz. Bilimdışı inançlarını, günlük hayatının dayanıl-ması güç dalgalanmaları üzerinde bir taşıyıcı motif, gerektiğinde sığınak olarak koruyup, doğru ve kaçınılmaz yeri geldiğinde bunları temel ihtiyaç olmaktan çıkarabilmesi gerekiyor. İnançları adına bilimden hesap sormak yerine, inançları yanına bilime de inanabilmeyi yerleştirmesi mümkün olacaksa, bu ancak kalıtsal içgüdüsüne karşı aklını kullanarak, diğer bir deyiş-le, ancak bilime başvurarak olabilir. Böyle bir temel davranış değişikliğine karar verebilmek için bilime inanmak, bilime inanmak için onu anlamak, anlamak için öğrenmek, öğrenmek için çaba sarfetmek, bunun içinse yine inanmak gerekir. Bilime duyduğumuz ilginin, inançlarımıza uymadığı için bizi rahatsız etmesine gerek yok; bu ilginin inançları zayıflatacağından, veya inancın bilimi etkileyeceğinden endi-şe etmek de yersiz. İnsanın düşünce-sinde ayrık olması, ayrık tutulması gereken bu iki "evren"in, birbirini sorgu-lamasına, zedelemesine izin verilme-diği sürece, aynı beyinde yaşayabildi-ğini gösteren pek çok örnek var. Zamanla, irademiz dışında, birinin diğe-rini sorgulayarak zayıflatıp ikinci plana geriletmesi, önemsizleştirmesi de do-ğal karşılanmalı. Bunu önlemenin mümkün olduğunu sanmak, düşün-memenin mümkün olduğunu sanmakla özdeştir. Düşündükçe değişmek… Böyle bir durumun zihinsel gelişme-mizin doğal bir sonucu olduğunu, ra-hatsızlık duymadan, kolayca kabul edemez miyiz?

Kolaylık konusunda genlerimiz maalesef bize bu son durumda pek yardımcı değil. Ama, kurnazca örgü-lenmiş özel pazarların sunduğu, hazır, çekici, kandırıcı formül ve kalıpları kabul etmemize çok yatkın. Aklımızı kullanmak için emek vermeye sabrı-mız ve imkânımız, veya yeteneğimiz yoksa, bilim bize her zaman kapalı kalacak. Kapının anahtarı beynimizin gri renkte özel bir bölgesinde. Erişebile-cek miyiz acaba?

Suha Selamoğlu Resimleyen: Yiğit Özgür